Kaderleri emperyalizm tarafından çizilenler ABD yaptırımlarına direnemezler-Mehmet Ali Yılmaz

Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi almasını bahane eden Amerika, Obama döneminde çıkarılan CAATSA yasası çerçevesindeki yaptırımların bazılarının yürürlüğe girmesini sağladı.

Türkiye, geçmişte ABD’nin yaptırımlarından da öte ambargosuyla da kaşı karşıya kaldı. ABD’nin Türkiye’ye karşı başlattığı bu ambargonun ilk adımları, 12 Mart döneminde yürürlüğe konulan haşhaş ekimi yasağını Ecevit hükümetinin iptal etmesi nedeniyle atıldı. Haşhaş ekim yasağının kaldırılmasının hemen ardından gündeme gelen Kıbrıs Barış Harekâtını öne süren Amerika’nın silah ambargosu 5 Şubat 1975’te yürürlüğe girdi.

DP iktidarı dönemi (1950-60) Türkiye’nin Amerika’ya bağımlılık ilişkilerinin derinleştirildiği yıllardır. Bu ilişkiler 27 Mayıs İhtilali’nden sonra sorgulanmaya başlandı. Özellikle 1961 Anayasasının sağladığı kısmi demokrasi koşullarında gelişmeye başlayan ilerici-devrimci-sosyalist hareketlerin etkisiyle emperyalist devletlere ve kurumlara olan bağımlılık ilişkileri açıkça eleştirilirken bunların gizli-kapaklı yönleri de açığa çıkarılıyordu. Bu dönemde halk, Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapacaklarını ilan eden Menderes-Bayar iktidarının aslında ülkeyi emperyalizmin yeni-sömürgesi haline getirdiğini aydın ve devrimcilerin yaktığı fikri meşalelerden ve kitlesel eylemlerden öğreniyordu…

1960’lı yıllarda ABD yönetimleri Türkiye’de ekimi yapılan haşhaşı sorun yapmaya başladı. Başkan Johnson döneminden itibaren ABD’de kullanılan uyuşturucunun çoğunun Türkiye’de yetiştirilen haşhaştan üretildiği propagandası yapılıyordu. 1965 ve 69 genel seçimlerini kazanan Demirel, ABD’nin haşhaş ekiminin yasaklanması için yaptığı baskılara fazla dayanamadı ve halkın önemli bir geçim kaynağı olan bu ürünün ekimine 1970’de sınırlama getirdi. Üretim yapılan illerin sayısı önce 21’den 9’a, çok geçmeden de 7’ye indirildi. Ancak ABD Başkanı Nixon bu sınırlamayı yeterli görmüyordu ve sorun 12 Mart 1971 darbesinin nedenlerinden birini oluşturdu. Seçimle gelen bir iktidar ne kadar işbirlikçi olsa da geçimini bu ürünü ekerek sağlayan önemli miktardaki nüfusu önemsemek zorundaydı. 12 Mart faşist darbesinden sonra kurulan, seçim derdi olmayan Nihat Erim hükümeti, ABD ve darbeci generallerin istekleri yönünde Türk köylüsü için önemli olan haşhaş ekimini tümüyle yasakladı.

12 Mart darbesinin kendisine karşı yapıldığını ileri süren ve buna tepki olarak CHP Genel Sekreterliğinden istifa eden Ecevit, partinin Genel Başkanı olduktan sonra, “düzen değişikliği” önerisi temelinde “ toprak işleyenin su kullananın”, “hakça düzen” gibi “orta-sol” sloganların etrafında politika yapmaya başladı. Cuntanın faşist baskılarına rağmen yükselişe geçen ilerici-devrimci dalgadan da yararlanan Ecevit, 1973 seçimlerinden başarılı çıktı. Bu seçimde birinci parti olan CHP, Erbakan’ın MSP’si ile koalisyon hükümeti kurdu. Seçim çalışmaları sırasında haşhaş ekimini serbest bırakacağını vaat eden Ecevit başbakan olunca bu sözünü tutarak 1 Temmuz 1974’te 7 ilde haşhaş üretimini serbest bıraktı. Ecevit hükümetinin bu kararı ABD’de büyük tepkiyle karşılandı ve bu gelişme üzerine Amerikan Kongresinde doğan eğilim, silah ambargosu uygulanmasına yönelikti. Bu siyasal ortam içinde ABD Temsilciler Meclisi 16 Temmuz 1974’te Türkiye’ye gönderilen bütün askeri ekonomik ve tüm savunma amaçlı mühimmat, hizmet satışı ve silah nakliyesine ait ruhsatları iptal kararı aldı…

Ecevit Kongrede ortaya çıkan bu yasaklayıcı eğilim karşısında geri adım atmadı.

Aralık 1974’te ABD Kongresinin kabul ettiği kanunla, 5 Şubat 1975 tarihinden itibaren Türkiye’ye silah ambargosu uygulanmasına karar verildi. Bu kanuna göre, 5 Şubat 1975’e kadar Türkiye Kıbrıs’ta ateşkese uyar ve adaya yeni asker ve Amerikan silahı göndermezse ambargo uygulanmayacak, aksi halde ambargo yürürlüğe girecekti. Türkiye’nin bu kısıtlamalara uyması mümkün değildi, dolayısıyla ABD ambargosu 5 Şubat 1975’te uygulanmaya başlandı.

Amerikan Kongresi ambargo kararını aldığında CHP-MSP koalisyon hükümeti dağılmaktaydı. Erbakan ve partisinin yarattığı sorunlardan bıktığı için ve Kıbrıs harekâtı nedeniyle sağladığı prestijden yararlanmak isteyen Bülent Ecevit, erken seçimi zorlamak istiyordu. Fakat sağ partiler (AP, DP, MSP, MHP, CGP), Ecevit’in erken seçim sonucunda tek başına iktidar olmasını engellemenin peşindeydiler. Amerika’nın silah ambargosunu ilan ettiği bu dönemde Türkiye’de hükümet krizi yaşanıyordu. 17 Kasım 1974’te “bağımsız” Sadi Irmak Başbakanlığında kurulan hükümet, 31 Mart 1975’e kadar sürdü. Meclisten güvenoyu alamayan bu zayıf hükümet döneminde bile Türkiye, 5 Şubat’ta yürürlüğe giren Amerikan ambargosuna, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ilan ederek cevap veriyordu. Demek ki, Amerikan ambargosuna karşı koymak için Türkiye’nin başında bir “Dünya lideri” olması şart değilmiş!

31 Mart 1975’te Sadi Irmak hükümetinin yerine AP, MSP, MHP ve CGP tarafından Demirel’in Başbakanlığında 1. MC hükümeti kuruldu. Bu sermaye yandaşı, anti-komünist hükümet döneminde, ABD’de Başkanı G. Ford bir yandan Kıbrıs konusunda Türkiye’den taviz koparmaya çalışırken, diğer yandan da ambargonun kaldırılması yetkisini almak için Kongrede bazı çabalar içine girdi, ancak Kongreden istediği sonucu çıkaramadı. Bu gelişme üzerine Türkiye, 17 Haziran 1975’te ABD’ye verdiği bir notayla, Türkiye’de bulunan 20 civarındaki Amerikan üssünün konumuyla ilgili bir ay içinde görüşmelere bu ülkenin yanaşmaması halinde “yeni bir durum”un ortaya çıkacağını bildirdi. (Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1990, Mehmet Gönlübol, …, s.589-592, Siyasal Kitabevi, 1993)

Bu dönemlerde hükümetlerin aldığı ülke için önemli kararlarda, iki kanatlı parlamentonun, Cumhurbaşkanının, kamuoyunun, aydınların ve Ordu başta olmak üzere bazı devlet kuruluşlarının etkili olduklarını belirtmek gerekir. 1970’li yıllar, şimdiki gibi tek bir adamın her dediğinin kanun sayıldığı bir dönem değildi. 12 Mart’ın başbakanı Erim, Meclisten yasa gücünde yönetmelik çıkarma yetkisi istedi ancak o baskı koşullarında Meclis bu isteği geri çevirebiliyordu. 1961 Anayasasının koyduğu güçler ayrılığı ilkesi, belli ölçüler içinde olsa da işlemekteydi. 1975’te Kıbrıs sorunu halkın ezici çoğunluğu ve devlet kurumları tarafından sahip çıkılan bir konuydu, bu nedenle hâkim ittifakın emrindeki MC hükümetinin bile sözü geçen bu güçlere açıktan karşı durması mümkün değildi.

Türkiye’nin ABD’ye verdiği bu nota üzerine, ABD Temsilciler Meclisi 24 Temmuz’da yaptığı görüşme sonucunda ambargonun kaldırılmasını kabul etmedi. Bu gelişme karşısında Türk hükümeti, bir gün sonra ABD hükümetine verdiği notayla, 3 Temmuz 1969’da Demirel iktidarının imzaladığı Türk Amerikan Savunma İşbirliği Antlaşması’nın 26 Temmuz 1975 tarihinden sonra yürürlükten kaldırıldığını, Türkiye’deki tüm Amerikan üs ve tesislerinin bu tarihten itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “kontrol ve gözetimi” altına gireceğini iletti.

Türkiye’nin bu kararlı tavrı, ABD Temsilciler Meclisi’nin kısmen de olsa yumuşamasını sağladı. Amerikan Temsilciler Meclisi, ambargonun başlatıldığı 5 Şubat 1975’ten önce anlaşması yapılmış ve karşılığı Türkiye tarafından ödenmiş olan 185 milyon dolarlık askeri malzemenin gönderimine izin verirken, Başkan’dan 60 günde bir Kıbrıs konusunda Kongre’ye rapor vermesini istedi.

1976 başından itibaren Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde yumuşama başladı. Türkiye, Şubat 1976’da 2000 kişilik bir askeri gücü Kıbrıs’tan çektiğini açıkladı. Bu arada Kıbrıs’ta BM gözetiminde toplumlararası görüşmeler de başlatıldı. Gelişen bu koşullarda ABD ile Türkiye arasında üsler konusunda görüşmeler yapıldı ve 26 Mart 1976’da yeni bir Savunma İşbirliği Anlaşması imzalandı. Ancak bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi, ambargonun kalkmasına ve Kongre’nin onayına bağlıydı. Bu anlaşmaya ve Soğuk Savaş dönemine uyumlu MC hükümetine rağmen ambargoyu hemen kaldırmadılar.

2 Ocak 1978’de, 2’inci MC hükümetini oluşturan partilerden kopan milletvekillerinin katılımıyla kurulan Ecevit hükümeti döneminde, “milli savunma konsepti” düşüncesi gereğince yeni politikalar geliştirilmeye başlandı. ABD emperyalizminin dayatmasıyla Sovyetler Birliği’ne karşı beslenen düşmanlık siyaseti bu dönemde değiştiriliyordu. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye tehdit oluşturmadığı düşünülerek bu ülkeyle yakınlaşma politikası takip edilmeye başlandı. Başbakan Ecevit SSCB’ne yaptığı ziyaret sırasında, 23 Haziran 1978’de bu ülkeyle bir siyasi belge imzalandı. 1975 Helsinki Senedi’ne dayanan bu anlaşma bile NATO çevrelerini kaygılandırmaya yetiyordu.

Bu arada, 20 Temmuz 1978’de Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı Rauf Denktaş’ın Kıbrıs’ın Maraş bölgesine 35 000 Rum göçmenin kabul edilebileceğini ve buranın belli bir bölümünde geçici bir yönetim kurulabileceğini açıklaması önemli bir adımdı. Denktaş’ın bu tavizinin etkisi ve ABD Başkanı Carter’ın girişimleri sonucunda, 26 Temmuz 1978’de Amerikan Senatosu, 1 Ağustos’ta da Temsilciler Meclisi, ambargoyu kaldırma kararı aldılar. Bu kanun, Carter tarafından 26 Eylül 1978’de imzalanarak yürürlüğe girdi. Böylece, 5 Şubat 1975’ten beri sürdürülen ABD silah ambargosu yürürlükten kaldırıldı. (Age)

Amerika’nın koyduğu silah ambargosunun gerekçesi; haşhaş ekim yasağının kaldırılmasına kadar uzanırken, esas olarak Kıbrıs Barış Harekatı’na dayandırılmıştı. Bu iki eylem de Ecevit’in birinci Başbakanlığı döneminde (1974) gerçekleşti. Amerikan ambargosunun Ecevit’in 1978’de kurduğu hükümet döneminde kaldırılmış olması da tarihin bir cilvesi olmalıydı.

1970’li yıllarda Türkiye, Amerikan tehditlerine ve ambargosuna rağmen bu emperyalist devletin isteklerine büyük ölçüde boyun eğmedi ve savunma sanayi alanında, NATO’ya girilmesinden itibaren ilk önemli adımını attı. ASELSAN gibi “milli” kuruluşlar bu ambargo döneminde kurulmaya başlandı.

***

Bu dönemden günümüze gelince karşılaştığımız manzaranın “millilik”le hiçbir ilgisinin olmadığı çok açık. Aksine “milli” olan siyasa ve kuruluşlar, ABD’nin desteğiyle kurulan AKP’nin iktidar olmasından itibaren uyguladığı neo-liberal politikalar doğrultusunda gayrı-millileştirildiler. Yüzyıldır inşa edilen kamunun sanayi kuruluşları, fabrikaları, limanları ve toprakları yabancı sermayeye ve ortaklıklarına satıldı, satılmaya devam edilmektedir. Üreticiler, çalışanlar uluslararası sermayenin ve devlet sırtından aşırı zenginleşen AKP’lilerin insafına terk edilirken, ülkede işsizlik ve yoksulluk olağanüstü boyutlara ulaştı. Aç insanlar, çöp kutularından buldukları yiyeceklerle hayatta kalmaya çalışıyorlar. İktidar ise bu işsiz, yoksul ve aç insanlara dağıttığı sadakalarla kendine verilen desteğin daha fazla azalmasını önlemeye çalışmaktadır.

ABD emperyalizminin Asya’nın güney batısındaki devletleri bölüp parçalamak için ortaya koyduğu BOP’nin Eşbaşkanılığını yapan “Şahıs”, ülkemizde bir yandan bu neo-liberal politikaları uyguluyor, diğer yandan halkın önüne çıkıp “yerliliği ve milliği” kimseye bırakmıyor. Ancak, S-400 hava savunma sistemi nedeniyle ABD’nin koyduğu yaptırımlara karşı, bir kınama açıklamasından başka bir şey yapılamaması bu yüksek perdeden atılan nutukların içlerinin ne kadar boş olduğunu göstermektedir. S-400’leri hala aktive edememeleri de bu boş nutukları daha da anlamsızlaştırmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Erdoğan, umudunu Biden ile pazarlık yapmaya bağlamış durumda. Tarih bu tür pazarlıklardan kimin zararlı çıktığını çok kez gösterdi.

Kaderi ABD emperyalizmi tarafından çizilmiş olanların yapacakları pazarlıklar, yeni bir teslimiyet projesi yaratmaktan öteye geçemez.

Siyasal dinciler, emperyalizme karşı duramazlar, anti-emperyalist olamazlar. Bunlardan ABD emperyalizmine karşı tutarlı siyasi tavır beklemek saflıktan öte işbirlikçiliktir.

Bugün ülkemizde emperyalizme karşı olmanın en temel ifadesi, uluslararası mali sermayenin sömürü ve talanını reddetmekten, Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını, Amerikan üs ve tesislerinin kapatılmasını savunmaktan geçer. Tam bağımsızlıkçı yurtseverler-devrimciler, Türkiye’nin AB kapılarında süründürülmesini reddettikleri gibi yeni kapılar da aramazlar. Ülkemizin ekonomik-siyasal bağımsızlığa, devrimci demokrasiye ve sosyalizme ulaşmasını sağlayacak mücadeleyi savunurlar…

 

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!