Kapitalizm-Saffet Bilen

Modern ekonomik anlayış ve örgütlenme, tarihin belli bir döneminde ve belli bir coğrafyada ortaya çıktı. Bu oluşumun sebepleri nedir? Hangi gelişmeler bu büyük değişimi tetikledi? Batı Avrupa’yı ve dönemi dünyanın diğer bölgelerinden ve dönemlerden farklı kılan özellikler nedir? Bu özellikler nasıl ve hangi araçlarla sürece etki etmişlerdir? Neden ve nasıl egemen oldu? Bu ve benzeri sorular, yaklaşık 200 yıldan fazladır soruluyor ve ortaya atılan epeyce cevapta var. Ama sorulara tatmin edici veya kesin yargılara varmayı sağlayacak, bir cevabında henüz ortada tam olarak olmadığını söylemek de yanlış olmaz. Bunun en önemli göstergesi, sistemin henüz alternatifinin belirgin bir şekilde ortada olmayışıdır. Alternatifin ortaya çıkışının şart olmadığı da söylenebilir. Yaklaşık 1500 yıl önce bilinen dünyanın iki büyük uygarlığının, Roma ve Han imparatorluklarının ve yarattığı yapıların yıkılması sonucunda, özellikle Batı Avrupa’da uzunca bir dönem, yaklaşık 1000 yıl karanlık bir dönem yaşanmış, alternatif ortaya çıkmamıştır. Bu tartışmayı uzun soluklu bir tartışmanın ön metinlerinden biri olarak ele almakta yarar var.
Avrupalıların, daha akıllı ve zeki olmaları, Bilimsel bir kafaya sahip olmaları mı? Bilimde, kültürde, teknolojide ve enerji alanında yaptıkları atak mı? Demokrasi geleneğinin tarihsel mirasçıları olmaları mı? Ya da bütün bu özelliklerin tümü mü? Onları tarih sahnesinde öne çıkaran etkenler nedir? Bu soruların cevabını tarihsel gelişme sürecini takip ederek bulmaya çalışmak, bana en doğru yöntem gibi geliyor.
Kapitalizmin, toplumların doğal gelişmesi sonucunda ortaya çıktığı, kapitalist teorisyenlerin temel savlarıdır.
Bu böyle ise, kapitalizmin doğup geliştiği topraklardaki gelişmenin doğal seyri içinde ortaya çıkması gerekir. Ve bütün bu gelişmeler Avrupa’ya özgü olmalıdır. Böyle mi olmuştur gerçekten?
Akla ve gözleme dayalı bir akımın, salt Batıda değil, Doğuda da var olduğu biliniyor. Birçok bilimsel buluşun ve teknolojik gelişmenin Doğu da gerçekleştirildiği de biliniyor. Kültürel değerler içinde benzeri şeyler söylenebilir. Ticari yapı, ekonomi içindeki önemi ve ortaya çıkmış örgütlenmeler içinde durum değişmez. Gelişmiş ve merkezi bir devlet örgütlenmesi Doğu toplumlarında, Batıdan çok öncesinden vardır. Bütün uygarlık tarihi boyunca büyük imparatorlukların kurulup yıkıldığını biliyoruz. Roma ve Han imparatorluklarının yıkımı ile başlamış olan süreç bilinen dünyanın farklı bölgelerinde, benzer anlayışlarla yola çıkmış, ama vardıkları sonuçlar birbirinden çok farklı olmuş gelişmelerle doludur.
9.yy sonrasında Müslüman dünyasında yaşananlar ve en sonunda ortaya çıkan Osmanlı,10 yy da Song Çin’i ve sonrası, son 500 yıldır Avrupa bu sürecin farklı bölgelerde ortaya çıkan, farklı sonuçları olarak ele alınmalı, kaanatimce.
Kurulan tüm yapılar uygarlık sürecinin bütünü için söylenebilecek temel bir zaafı, toplumun bütününün menfaatlerindense bir avuç egemenin ihtiyaçlarına göre örgütlenmesi, barındırması ve sistemin kendini yenilemesine yol açacak, bir yeni açılımın ufukta görünmemesi nedeniyle, sözünü ettiğimiz sürecin sonuna geldiğimiz de söylenebilir.
Sıraladığım diğer gelişmelerle Avrupa arasında, iki konuda bir farklılıktan söz etmek mümkün. Bunlardan birincisi, parlamentoya, siyasi partilere ve genel seçimlere dayalı bir siyasal ortam, ikincisi ise Kıtalar arası bir ekonomik örgütlenme yaratmış olmalarıdır. Parlamenter bir yapının ortaya çıkışı tamamen, kapitalizmin şafağında Avrupa’daki parçalanmış yapıyla ilintilidir. Feodal beylerin birbirleri ile sürekli savaş halinde olmaları ve sistemin yıkım noktasına gelmesi, burjuvazinin söz sahibi olmasını, öne çıkmasını sağlayan en önemli etkendir. Kaldı ki sistem olarak batının bu yapıları, özellikle İkinci büyük savaştan bu yana hemen hemen dünyanın bütününde benimsenmiş durumdadır. Ayrıca, Demokrasi’nin kapitalist bir yapı için gerekli, olmazsa olmaz bir şart olmadığının kanıtları günümüz dünyasının gelişmeleri ile de tartışma içine giriyor. Hitler ve bugün ki Çin Halk Cumhuriyetini hatırlamak yeter sanırım. Önümüzde ki günler bu örneklerin daha da artacağını söylemek pek yanlış olmaz.
Bana, bu etkenden ziyade ikinci olarak saydığım kıtalar arası ekonomik bir örgütlenme yaratmış olmaları, Avrupa’nın dünya liderliğini sağlayan temel gelişme gibi gelmektedir. Bu alanda da esas birikim merkezinin sürekli yer değiştirmesi, İspanya’dan Hollanda’ya, oradan İngiltere’ye, sonrasında ABD’ye günümüzde de çok tartışmalı da olsa Doğuya kayması, gelişmelerin salt Avrupa’ya özgü olmadığının ve Avrupa zamanı diyebileceğimiz bir dönemdense, daha uzun ve tüm uygar dünyayı kapsayan bir varoluş dönemi ile karşı karşıya olduğumuzun kanıtları olarak düşünülebilir. Bu sözünü ettiğim bakışı başka bir yazının konusu yapmak en doğrusu, yeniden konumuza dönelim.
Kıtalar arası bir ekonominin ortaya çıkışı ve yarattığı gelişmeler üzerine, kapitalizmin en bilinen muhaliflerinden Marks’ın tanıklığına başvurmakta yarar var;
‘Sermayenin ilk aşamasında seyrek ve yerel olarak, eski üretim tarzlarının yanısıra ortaya çıktığı, ama bütünde onları azar azar parçalamaya başladığı ilk tarihi biçimlerden biri de manüfaktür’dür(henüz fabrika değil); manüfaktür, dışpazarlara, ihracata yönelik kitlesel üretimin yapıldığı yerlerde ortaya çıkar-dolayısıyla büyük çaplı kara ve deniz ticareti temeli üzerinde ve İtalyan kentleri, İstanbul, Felemenk ve Hollanda kentleri, Barselona gibi bazı İspanyol kentleri vb. gibi, bu tür ticaretin büyük merkezlerinde, Manüfaktür başlangıçta kent zanaati tabir edilen işleri değil, kırsal yan uğraş niteliğindeki zanaatları; özellikle en az lonca ustalığı ve teknik eğitim gerektiren emek türleri olan iplikçilik ve dokumacılığı ele geçirir. Bir dış Pazar temelinin bulunduğu ve üretimin- doğrudan doğruya gemi taşımacılığına bağlı manüfaktürler, gemi yapımı vb.gibi-adeta doğası gereği mübadele değerlerine yönelik olduğu bu ticaret merkezleri biryana bırakılırsa, manüfaktür ilk yurdunu kentlerde değil, kırlarda, loncasız köylerde vb bulur. Kent zanaatlarının fabrikalaşmaya uygun hale gelebilmeleri için üretimde büyük bir gelişmenin olması gerekirken, kırsal yan uğraşlar manüfaktür için gerekli yaygın temeli sağlarlar; örneğin, cam ve madeni eşya imalathaneleri, hızar atölyeleri gibi, daha ilk aşamada önemli bir emek-gücü yoğunlaşmasını gerektiren, doğa güçlerini daha büyük ölçüde işe koşan, yığınsal üretimi ve ayrıca çok sayıda iş aracının yoğunlaşmasını vb. gerektiren üretim dalları böyle. Keza kağıt fabrikaları vb..Öbür tarafta, toprak kiracılığının yaygınlaşması ve tarımsal nüfusun özgür gündelikçilere dönüşmesi.Her ne kadar kırsal kesim bu dönüşümün nihai sonuçlarına ve saf biçimine en son ulaştığı kesimse de, dönüşümün ilk başlangıçlarının da orada ortaya çıktığını unutmamak gerekir. Bütünüyle kentsel zanaatların ötesine hiçbir zaman geçemeyen antikite, büyük sanayiye de bu yüzden hiçbir zaman ulaşamazdı. Büyük sanayinin ilk koşulu, kırsal bölgenin baştanbaşa bütün genişliği ile kullanım değerleri üretiminden mübadele değerleri üretimine çekilebilmesidir. Cam fabrikaları, kağıt imalathaneleri, demirhaneler vb. lonca yöntemleri ile işletilemez. Bunlar kitlesel üretimi, genel bir pazarda satışı, girişimci hesabına belli bir parasal servetin varlığını gerektirir(yoksa emeğin öznel yahut nesnel koşulları yaratmasını değil).’(K.Marks-Grundrisse-s.582-583.Birikim yy,ekim 1979)
Marks’ın oldukça çıplak bir şekilde anlattığı bu gelişim seyri üzerinde birkaç başlık altında bir tartışma geliştirmek yerinde olur. Birincisi; kapitalizm, tekil ülke gelişimleri ile izah edilebilecek bir olgu değildir. DışPazar yoksa Batı kapitalizmi de yoktur. İkincisi, bizler açısından çok daha önemli olan proletaryanın ortaya çıkışının da buna bağlı oluşudur.
Marks’ın yukarıdaki pasajında sözünü ettiği şehirlerin isimlerini değiştirip, Çin ve Hindistan kentlerini yerleştirip düşünmeye başladığımızda ortaya çıkan sonuçlar tartışmaya değer. Buralar da durumun yukarıda sayılan şehirlerden, ticaretin canlılığı ve hacmi açısından çok daha elverişli olmasına rağmen, aleyhlerine gelişmesinin nedeni, ‘manüfaktür, dış pazarlara, ihracata yönelik kitlesel üretimin yapıldığı yerlerde ortaya çıkar-dolayısıyla büyük çaplı kara ve deniz ticareti temeli üzerinde’ cümlesinde gizlidir. Batının ürettiği ürünler iç pazarın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla üretilmez esasen. Dış pazarların ele geçirilmesi, üretilen malların dış pazarlara satılması ve bunun devamının sağlanması içinde akla gelebilecek her şeyin yapılması temel düsturdur. Örneğin diğer ülkelerde yapılanlara, zor kullanarak dünya ekonomisinde var olan işbölümüne dahil olma sürecine çarpıcı bir örnek olarak, Hindistan’da, İngiliz sömürge yönetiminin İngiltere’nin fabrika mamulü pamuklu kumaşlarına Pazar oluşturmak, yerli üretimi baltalamak amacıyla binlerce Hintli dokuyucu çocuğun parmaklarını hunharca kestirmesi verilebilir.(Huricihan İslamoğlu,Osmanlıimparatorluğunda devlet ve köylü s.61)
Kapitalizm,‘Belli bir parasal servetin varlığını gerektirir’. Bu parasal servetin nasıl biriktiğinin açığa çıkarılması da gereklidir. Sermayenin oluşum sürecinin detaylandırılmasına da ihtiyaç var. Kapitalizmin şafağı diyebileceğimiz dönemde ve öncesinde, Avrupa’nın durumu pek iç açıcı değildir. Bu dönemdeki Avrupa hakkında, Tarihin, görmek isteyene sunduğu, epeyce veri var.
Örneğin, Roma belli bir sınırın kuzeyine geçmemiştir. İlgi alanları daha çok Güney Avrupa ve kuzey Afrika’dır. Yine, Avrupa açısından en büyük savaşçı göçer toplulukların istila girişimlerinden biri olan Hunlar ve Atilla, yine sonrasında Cengiz Han’ın orduları orta Avrupa’dan öteye gitmemiştir. Bunun en temel sebebi oradan öte de yağmalanacak bir şeyin olmayışıdır. Tıpkı Avrupalıların Avustralya’dan başından itibaren haberdar olmalarına rağmen çok sonraları yerleşmeye başladıkları gibi. Yine, Avrupa uluslarının ayrılmaz bileşeni olan Vikinglerin en bilinen yayılma girişimleri Batıya yaptıklarıdır. Pek bilinmeyen bir başka kol da doğudan Rusya’ya girmiştir. Batıya gidenlerin öykülerini asimile olmadıkları için biliriz. Ama doğuya gidenler, Slavların arasında erimiştir. Üstelik isimlerini onlara vererek. Rus ismi doğuya giden Viking kabilesinin adıdır. Zamandaş olan iki kolun hatırlanışındaki farkın sebebi, doğuya gidenlerin kendilerinden daha gelişkin bir toplulukla karşılaşmış olmasıdır. O dönemde Batı da hiçbir şey yoktu hemen hemen. Yapılan kazılarda, erken orta çağa ait Fransız Merovenj hanedanlığı dönemi iskeletlerinin kronik açlıktan mustarip oldukları görülmektedir. Bunun sebebi kısmen, madenlerin silah yapımı için ayrılması ve taş alet yapmayı bilmeyen halkın toprağı tahta çapalar ve sabanlarla kazmak zorunda kalmasıdır.(Akt. İlerlemenin Kısa Tarihi-Ronald Wright- Georges Duby ve Robert Mandrau’dan yapılan alıntı: Akt.Jane Jacops, The Economy of Cities – Newyork: Random House,1969)
Henüz Avrupa kayda değer bir başarıya sahip değildir. Yüzlerce yıl boyunca birbirinin boğazına yapışmış ve sürekli savaş durumunda olan egemenlerin önderliğindeki savaşçı gruplardan oluşan topluluklar olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Savaşın içinde oluşlarının barutun kullanılmasını ve ateşli silahlardaki gelişimi ve buluşları tetiklediğini söylemeliyim. En büyük hayalleri ise, gezginlerin anlata anlata bitiremedikleri zengin doğuya ne yapıp edip ulaşmaktır. Ve buraya gidişin en kestirme yolu üzerinde ise, savaşçı ve güçlü bir imparatorluk vardır. Osmanlı tam bu dönemde doğu Avrupa’da kesin bir hakimiyet kurmuştur. Dolayısıyla, zengin doğuya gidiş için açık denizden başka bir seçenek kalmamış, bu zorunlulukta açık denize dayanıklı gemi teknolojisinin gelişimine yol açmıştır. Bunu da bir katkı olarak anmak gerek. Sonuçta da, açık denizlere yapılan çeşitli girişimlerin sonunda ummadıkları bir zenginliğin-Amerika-önlerine çıkması ve bu zenginliğin yağmalanması, Avrupa sermaye oluşumunun temelini oluşturmuştur. Amerikan altını ve gümüşü, zengin doğu ile ticaretin kapılarını aralamış ve daha fazla paralı asker beslemenin yolunu açmıştır. Merkezi orduların sürekli elde tutulabilmesini mümkün hale getirmiştir. O dönemde hemen hemen bütün Avrupa ordularının çoğunluğu, paralı askerlerden oluşuyordu. Ücretli asker besleyen gruplaşmalar, kıtanın her yerinde rastlanan bir olguydu.
Amerika’nın yağmalanması, Amerikan altın ve gümüşünün Avrupa’ya nakli merkezi devlet yapılarının ortaya çıkışını ve devamını da sağladı. 16.yy ve 17. yy da Batı Avrupa’da yaşanan esasen budur. Bu dönemde ekonomiye yön veren anlayış, bilindiği üzere merkantilist anlayıştır. Bu anlayış ekonominin örgütlenmesinden, siyasi ve askeri örgütlenmesine bütünlüklü bir görüştür. Kapitalist yaşam anlayışının esas mantığını, zor zamanlarda neler olacağının, neler yapabileceklerinin ipuçlarını ve örneklerini verir. Bu anlayışın temel özellikleri; Zenginlik peşinde koşmak en büyük amaçtır. Kapitalizmin emrine koşulmayan hiçbir şey kalmamalıdır. Boş arazi, çitlenmeyen arazi heba olmuş demektir. Sömürgecilik yoluyla yağmalanmanın garantilenmesi, dış ticaret ise başka temel yönelimlerdir. Dış satım esas, İthalat ise neredeyse yasaktır. Milli korumacılık esastır. Bütün bu politikaların uygulanmasının temel aracıda merkezi ve bu politikaların aksamaması için her türlü tedbiri alan ve uygulayan bir devlet örgütlenmesidir. Ülke nüfusu artmalıdır. Yine, Çocuk emeği kullanıma sokulmuş, Köle emeği ve ticareti özellikle teşvik edilmiştir. Bu politikaları benimseyen ve ısrarla uygulamaya sokan, modern milli devletler, Batı kapitalizminin temellerinin atılmasını sağlayan en büyük faktördür. Batı kapitalizmi dünya hakimiyeti peşinde koşan bir anlayışın örgütlenmiş, hayat bulmuş halidir.
Bu kısa özetin de anlattığı gibi, Avrupa sermayesinin oluşumu doğal bir sürecin sonunda ortaya çıkan, bir toplumsal örgütlenmenin gelişimi değildir. Savaşçı ve yağmacı özellikleri oldukça gelişmiş toplulukların bir anlamda şanslarının yaver gitmesi sonucu oluşmuştur, bu gelişme.
Burada Avrupa merkezci propagandanın kafamızda oluşturduğu birçok sorunun sıralanabileceğini söylemeliyim. Avrupa’nın insanlığa katkıları diye sıralanabilecek her şey de Ortadoğu’nun ve Uzakdoğu’nun etkilerinin izini sürebilecek bilgi birikimine de sahibiz. Tersi propaganda, ‘Avrupa dehasının özgünlüğü’, hala çok etkindir, ama artık dikiş tutmaz bir hale de gelmiştir. Düşünsel, bilimsel, teknolojik gelişmeler dendiği durumda da, durumun farklı olmadığını artık net söyleyebilecek durumdayız.
Batının bir ‘katkı’sından daha söz edilecekse, gerçekten Batıya özgü bir yaşam tarzı ve anlayışı yerleşti son yüzyıllarda. Batılılar, her yer de hegemonik bir egemenlik kurmayı başardılar. Ve bunu da doğal gelişim olarak kabul ettirdiler. Üstüne üstlük muhalefetinden, taklitçisine herkes bu fikrin peşine takılmış vaziyette, sorgulamaksızın. Bu sonucun ortaya çıkışını destekleyen nedenlerden biri merkezileşme eğilimleri, yoğunlaşma eğilimleri olabilir. Çalışmaktan hoşlanmayan, fazla bir emek harcamadan yaşamaya yatkın ve ilk ortaya çıkışından yakın zamanlara kadar böyle yaşamış türümüzün, bu özelliğine seslenen ve istismarı üzerine şekillendirdikleri sistemi, tehlike anında korumaya dönük her türlü donanımla da donatarak yerleştirmiş durumdalar. Avrupa’da bugün kayda değer bir üretim kalmamış durumdadır.
Burada başka bir tartışma başlığı olarak, yoğunlaşmanın nedenlerini, nereye kadar süreceği üzerine bir tartışmanın geliştirilmesinin yerinde olacağını belirtmek gerekli. Ama kapitalizmin ortaya çıkışından çok önce ortaya çıkmış bu eğilim, doğrudan kapitalizmin gelişmesinin etkeni değildir. Kapitalizm bu eğilimi körükleyen bir etki yapmaktadır. Batı tipi kapitalizmin bu temele dayandığını iddia etmek, var olan eşitsiz hiyerarşinin ilelebet devam edeceğini de söylemek anlamına gelir. Yaygın ihracata dayalı bir kapitalizmin bütün ülkelerde, üstüne üstlük merkez ülkelerinin her türlü baskı politikalarının altında gerçekleşmesi imkânsızdır.
Bu durumda kapitalizmin yıkılmasını savlayan bir akımın şansı olabilirdi. Geçtiğimiz yüzyılda denenen bu seçenektir. Ama ekonominin ana yönelimini değiştirmeden, yaşama yön veren sınıfın yerini değiştiren bir sistem kurmayı hedefleyen bir politikanın başarı şansının olmadığını da günümüz dünyasında yaşayarak görüyoruz. Bildiğimiz üzere bu sistem, kapitalizmden farklı olarak, dünya halkları arasında eşitsizliği ortadan kaldırmayı da düşünen bir sistemdir. Yani kendi halkının refahını gözeten bu sistemin, ihracata dayalı bir rota tutturması söz konusu olamazdı. İhracata dayalı üretimin yokluğu ve bütün halkların kendi sorunlarını esasen kendilerinin çözmeleri temelli bir sistemde; yaygın ve geniş çaplı üretimden de söz edilmemesi gerekirdi. Bu söylediklerim teorinin kendi mantığı içinde irdelenmesi gerekenler. Eşitlikçi ve özgürlükçü savlarla kurulan ülke pratikleri tersi gelişimler izledi. Reel sosyalist ülkelerde ki milliyetçi yönelimlerin, hem ülke içinde, hem komşu sosyalist ülkelerle çatışmaların sebebi de yaygın ve yoğun üretimci politikalardır, kanımca. Yaygın ve yoğun üretim, üretilen malın satışını da zorunlu kılar. Bu da ister istemez hegemonik ilişkilerin kurulması demektir.
Konuya dönersek; Bugün Kapitalist ülkeler sınıflamasına giren birçok ülkenin kendi iç gelişmelerinin sonucu gelişmedikleri, genellikle atlanır. Bir toplum projesine sahip kararlı bir grubun, sınıfın koşulların elvermesi ile amacına ulaşmasının kanıtları olarak sunulabilecek örnekler, bugün merkez ülkeleri olarak anılan pek çok ülkenin kuruluşu ve gelişimidir. Kapitalist blokun liderliğini yapan ABD, Kanada, Avustralya, İsrail bu ülkelere örnek olarak gösterilebilir. Sayılan ülkelerin tamamında batı Avrupalı ve ne yaptıklarını bilen örgütlü, kafalarında ve ellerinde şiddetin her türlüsü olan insan topluluklarının bilinçli girişimleri vardır. Avrupalıların ne yaptıklarının en çarpıcı örneği Avustralya’dır. Burada bırakınız feodal sınıfı ve ona karşı mücadeleyi, tarıma geçiş aşaması bile gerçekleşmemiştir. Aynı süreç ABD ve diğer örnekler için de söylenebilir. Normal ve doğal gelişim seyri fikrine destek sunma ihtiyacı, ABD iç savaşında ki kuzey/güney, Demokrat/Cumhuriyetçi çatışmasını feodalizme karşı mücadele olarak sunmaya götürmüştür. Avrupalılardan önce o topraklarda yaşayan bölge sakinleri ve istila sonrası yaşananlar kayda bile geçirilmemiştir. Ne de olsa, onlar tarih öncesi ilkel ve vahşi yaratıklardır.
Burada ele alınması gereken başka bir nokta da; bu sistematik kapitalist saldırının karşısında henüz ona karşı başarılı ve uzun vadeli bir direniş gösterebilen bir odağın henüz ortaya çıkmamış olmasıdır. Alternatif olma iddiasındaki SSCB’nin yıkılması sonrası, tarihin bittiğini bile ileri sürenlerin mutluluğu çok uzun sürmedi. Sürmeyecekte. Ama bu durum sisteme muhalif güçlerin en zayıf yönüdür, aynı zamanda. Bu zayıflığın ana nedeni de; kapitalizmi yaratan anlayışları temel alarak, onun yaşanması zorunlu bir durak olarak görülmesi, düşünülmesidir. İşe buradan başlamak gereklidir.
Ben umutluyum doğrusu, yeter ki insanlığın olumlu mirası üzerinde, mücadele hattını yeniden kurabilelim.

Saffet Bilen

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Onur Aydemir

    Değerli Saffet Bilen hocam. Yazılarınızı bir süredir ilgiyle takip ediyorum. Özellikle yerleşik Avrupa-merkezci tarih/teori anlayışlarının dışına çıkma konusunda gösterdiğiniz çaba takdire şayandır. İzniniz olursa yazınıza bir dipnot düşmek isterim. Günümüzde kapitalizmin niteliği konusunda tarihsel veriyi yoğun kullanan sosyolojik yaklaşımlar mevcuttur. Bu yaklaşımlar elbette ki yerel deneyimleri göz önünde tutarak bugüne kadar ihmal edilmiş önemli veri yığınlarıyla bizi buluşturuyorlar. Ancak bu olgu, kapitalist sistemin merkezi niteliğinin göz ardı edilmesine yol açmak gibi hatalı eğilimleri de beslemektedir. Yazınızda bu konuda azami dikkat ve özeni gösterdiğinizi görmekten mutluyum. Kapitalizm, 16-17. yy’dan itibaren Batı Avrupa merkezli bir olgu olarak ortaya çıktı, yazınızda belirttiğiniz üzere. Bunun, sermaye birikimiyle ilgisi olduğu gibi, teknolojik gelişme ve merkezi siyasal güçlerin özgün dizilişleriyle de ilgisi vardır kanımca. Ancak bir kayıt daha koymakta fayda vardır. Kapitalizmi düşünürken, başlangıç ve bitiş noktaları gibi, diyalektiğe aykırı düşünme alışkanlıklarından kendimizi arındırmalıyız, ki hiç kolay değildir. Kapitalizmde önemli olan, sermaye birikimi-ihracı döngüsü, bir başka deyişle artı değerin gerçekleşmesinin sonal niteliği değildir. Önemli olan ilişkinin kendisidir. Referans verdiğiniz Grundrisse çevirisi son derece iyidir. Orada Ekonomi-Politiğin Yöntemi üzerine gayet verimli bir bölüm vardır. Tüketim üretimin içinde örgütlenir, bu ise ilişkinin üst üste binen, diyalektik ve birbirinin içinde gerçekleşen niteliğiyle ilgilidir. Marx’ın deyişiyle “Kapitalizm kendi imgesinden bir dünya yarattı”. Bu, sözünü ettiğiniz kıtalararası ekonomik ilişkinin bizatihi kendisidir. Kapitalizmin yarattığı meta dünyası, o zaman kadarki “bilinen dünya” kavramını yerle bir etmiş, dünya bir bütün olarak meta ekonomisinin nesnesi haline getirilmiştir. Başka bir ifadeyle, kapitalizm, dünyanın envanterini çıkarmış ve doğal kaynakları, canlı emeği ve teknolojiyi sömürmenin özgün biçimlerini bulmuştur. Günümüzde dünya, bu ilişkinin yarattığı karmaşık dolayımların, yoğunlaşma sıralarına göre ekonomik, siyasal ve askerî mücadelelerinin bir arenasıdır. Marksizme ve teoriye yaptığınız atıflar bu bakımdan önemlidir. Günümüzde ne yazık ki emperyalizmi kapitalizmden soyutlayarak ulus devletler arası milliyetçi çatışmaların basit bir tezahürü şeklinde yorumlayan hatalı eğilimlere de rastlıyoruz. Hemen belirteyim, bu hatalı eğilim yeni değildir. Kautsky de, ultra emperyalizm teorisinde böyle bir ekonomik mekanizm ve siyasalın dışsallaştırılarak yok edilmesi yönündeki sapmanın batağına yuvarlanmıştı. Biz, ifade ettiğiniz gibi eskideki sağlam unsurları kullanarak yeniyi kurmak durumundayız. Emek ve çabanız için teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!