Katledilişinin 50. Yıldönümünde Che’nin Bolivya Harekâtı-Özgür Uyanık

Ernesto “Che” Guevara katledilişinin 50. Yıldönümünde halen canlı bir siyasal “mit” olarak varlığını sürdürüyor. Kuşkusuz bunda Che’nin ölümüyle sona ermeyen, Sovyet Bloğunun çözülüşüyle, emperyalizmin ABD öncülüğünde küresel egemenliğini ilan etmesinin de büyük etkisi var. Zira Che’nin meydan okuduğu dünya düzeninin militarist karakteri günümüzde daha baskın.

1991’de Irak’a müdahaleyle başlayan, 11 Eylül’le Afganistan’a uzayan ve Arap Baharı’yla “Geniş Orta Doğu”nun yeniden biçimlendirilmesine varan süreç yarım asır sonra bile Che’yi doğruluyor. Onun Bolivya’ya çıkışına yeni anlamlar yükleyen bu emperyalist atak devrimcilerin anti emperyalist mücadelelere öncülük etmeleri zorunluluğunu hatırlatıyor.

Belleklere kazınan “daha fazla Vietnam” sloganıyla formüle ettiği Guevara’cılık devrimciliğin ilk prensibini anti emperyalizm olarak belirliyordu. Bolivya’dan ilk Üç Dünya Konferansı’na gönderdiği mesajında Ernesto Guevara solun tüm kanatlarının aralarındaki ayrımları bir kenara bırakarak yalnızca bu hedefte birleşmelerini istiyordu. Henüz Çin-Sovyet kutuplaşmasının yeni başladığı zamanlarda yapılan bu uyarı da haklılığını kanıtladı.

Sovyetlerin çözülüşünden bu yana “solun” hızla önce siyasal, sonra ideolojik açıdan emperyalist merkezlerle kurduğu bağ ekonomik ve şimdi askeri düzeye ulaşmış durumda. Öyle ki NATO komutasında ve ABD silahıyla “devrimci savaş “ yürüttüğünü iddia edecek kadar sapkınlaşmış durumdalar. Bu nedenle günümüzde, geçmişte olduğundan çok daha fazla, devrimci olmanın kıstası emperyalist merkezlerle araya konulan mesafedir.

Che bir prensipler adamıydı. Sadece anti emperyalizm konusunda değil; halka olan sadakati ve dürüstlüğü, iktidar olgusu karşısındaki tavrı, fedakârlığı, devrime ve insana olan inancı, her durumda pragmatizmi reddedişi, özgürlüğü insanın varoluş amacı olarak ele alışıyla bir bütün olarak örnek bir devrimci liderdir.

Che Marks’ın 11. Tezini teorik temel olarak alıyordu. Bürokratik ve teorik “devrimciliği” Marksizm’e aykırı görüyordu. Önemli olan sahada bulunmaktı. Tarihsel olanla diyalog kurmanın mümkün olduğu tek yer mücadele alanıydı. Che yalnızca radikal biçimde devrimci değil aynı zamanda hümanistti de. Kendi etiğini yaratamayan, kültürel savaş vermeyen bir sosyalizmin post-kapitalist olacağını savundu. Onun hümanizmi ve yeni insan ideali Marksizm’e etik katkılarda bulundu. Onun kapitalizmin sadist karakterine ve reel sosyalizmin ekonomi politiğine yaptığı eleştiriler doğruluğunu kanıtladı. Devrimcinin yeterliliğini artırmak için çok çalışması, pratiğin eleştirisini ve yüreğindeki ateşi yitirmeden sertleşmesini savundu. Enternasyonalciliği yarım asır sonra yeniden ve Sovyetlere rağmen devrimciliğin prensipleri arasına yerleştirdi. Devrimciliğin temel refleksinin anti emperyalizm olduğunu tüm eylemiyle gösterdi. Direnişi tüm dünyaya yaymak için çabaladı. Bolivya’daki grubu Maoist, Sovyetçi ve Troçkist devrimcilerden özellikle kurmuştu. Sonuna kadar devrimcilerin iradî birliğini savundu.

KÜBA’DAN BOLİVYA’YA GİDEN YOL

24 Nisan 1965 sabaha karşı 140 Kübalı devrimciyle beraber Che Kongo’ya vardı. Bu onun Küba’ya çıkışından sonra ikinci “seferi”ydi. Devrim sonrasında Kübalılar Latin Amerika’nın her yerine benzer çıkarma girişimlerinde bulunmuşlardı. Arjantin’de 1961 ve 63’te örgütlenen gerilla hareketleri gibi bunların bir kısmını Che –Küba’dan- yönetmişti. Devrimden birkaç ay sonra Camilo Cienfuegos’un komutasında ilk olarak Dominik’e Trujillo diktatörlüğünü yıkmak için çıkılmıştı. Dominik seferini Venezuela, Nikaragua, Kolombiya, Peru ve Arjantin izledi. En kapsamlısı da Arjantin’de gerçekleşti. Buraya çıkan gerilla bir kez imha oldu. Che Arjantin’nin kuzeyinde gerillanın tutunacağı konusunda çok emindi. Bu nedenle ısrarcı oldu. Küba resmi belgelerinde “Hayalet Operasyonu” (Operacion Fantasma) adıyla geçen ikinci ve daha kapsamlı bir harekât planladı. Plan aynı anda hem Peru hem de Arjantin’e gerilla çıkarmayı hedefliyordu. Arjantin’dekine “Gölge Operasyonu” (Operacion Sombra), Peru’dakine “Matraka Operasyonu” (Operacion Matraca) dendi. Peru harekâtı daha başında yenilgiye uğratıldı. Bolivya sınır ormanlarında grup ele geçirildi. Arjantin’deki daha deneyimli olmasına rağmen burada da ordunun gücü karşısında tutunamadılar ve liderleri Ricardo Masetti dâhil tamamıyla yok edildiler. Her ne kadar Peru’da bir grup organize olarak 1965’de yeniden gerillaya çıkmayı başardıysa da aktif değillerdi.

Füze krizinden sonra (1962) Küba tam bir ablukaya alınmıştı. Kıtayla bağları kesilmiş, devrimi buraya taşımanın uzun bir sürece dayanacağı anlaşılmıştı. Che’nin Latin Amerika’da bir operasyonun başında bulunması Küba istihbaratı tarafından kesin biçimde sakıncalı görülmekteydi. Fakat Che adada daha fazla zaman kaybetmek istemiyordu. Buradaki görevinin sona erdiğine inanıyordu.

1962 Füze Krizi’nden sonra Küba tam bir ablukaya alınmıştı.

Che’nin Küba’dan ayrılmasına neden olan bir başka etken ülkenin Sovyetlere olan mecburiyetiydi. Küba’dan ayrılmadan önce Birleşmiş Milletler’de yaptığı son konuşmada kürsüden açıkça Sovyetlerin “barış içinde bir arada yaşama” politikasını eleştirmiş “bizim barıştan anladığımız şey ezen ile ezilen, sömüren ile sömürülenin bir arada yaşaması değildir” demişti. Oradan Cezayir’deki bağımsızlık konferansına geçip daha sert ifadelerle Sovyetlerin pasifizmini eleştirmişti. Bu durum Sovyetlerin Küba üzerindeki Che baskısını artırmış nihayetinde adaya dönen Ernesto Guevara resmi görevlerini bırakmıştı.

Che’nin Kongo Günlükleri oradaki karışıklık, disiplinsizlik ve politik yetersizliklerle ilgili değerlendirmelerle doludur. Sekiz ay sonra oradan ayrılırken günlüğüne “Bu bir başarısızlık hikayesi” diye not alsa da gerçekte geleceğe dönük çok önemli bir savaşın tohumlarını atmıştı. Kongo’daki gerilla tecrübesi hem bu ülkede hem de gelecekte Angola’da gerçekleşecek zaferlerin ilk adımıydı.

Kongo’dan çıkan Che altı ay kadar, o zamanki Çekoslavakya’nın başkenti, Prag’da kaldı. Prag’ın dışında Küba istihbaratına ait bir çiftlikte yeni seferi üzerine düşünüp, Latin Amerika’dan gelen ziyaretçilerden aldığı bilgilerle bir karara vardı. Peru- Bolivya sınırındaki Amazon kolunda barınan gerilla grubunu temel alarak bu iki ülkeden birinde savaşı başlatacaktı. Aynı sıralarda Küba’da bulunan bir Peruluya geri dönmesi ve Che’yi beklemesi emri verildi. Perulular hazırlıklarını yapmaya başladılar.

1966 Ocak ayından sonra Peru örgütlenmesinde önemli konumdaki bazı kadrolar birer birer öldürüldüler. İçlerinde Che’nin ilk eşinin kardeşi Ricardo Gadea’nın da olduğu birkaçı yakalandı. Perulular Küba’ya Che’yi bu şartlarda karşılayamayacaklarını bildirdiler. Artık tek seçenek Bolivya kalmıştı.

Fakat Che kararını Prag’a ziyaretine gelen Jose Maria Martinez Tamaño ile konuştuktan sonra verdi. Tamaño onun hem Arjantin operasyonlarında hem de Kongo Seferinde bulunmuştu. Mart 1967’de Che Bolivya’ya çıkılacağını Fidel’e bildirdi. Tamaño Küba üzerinden Bolivya’ya geçerek hazırlıklara başladı.

Che’nin Bolivya’ya geçerken kullandığı pasaportlardan biri.

Bu arada Bolivya’da adını hepimizin bildiği biri üç yıldır beklemekteydi: Tanya! Che’nin 1960’ta Doğu Almanya ziyareti sırasında tercümanlığını yapan Tamara Bunke’den başkası değildi bu. Bunke Doğu Almanya’ya göç etmiş Arjantin kökenli bir aileden geliyordu. Doğu Alman istihbaratı STASI’de eğitim alan Bunke kısa süre sonra Küba istihbaratı için çalışmaya başladı. Küba’da bir yıllık eğitim sonrası 1964 yılında Bolivya’ya gönderildi. Orada evlendi ve vatandaş oldu. Bolivya’yı yöneten dar elitlerin arasına girmeyi başardı. Devlet radyosunda programcı oldu ve bakanların odalarına kadar girdi. Tanya Bolivya seferinin kilit kadrolarından biri olacaktı.

1966 Mayısında Bolivya Komünist Partisi’nin (BKP) kurucusu ve Genel Sekreteri Mario Monje Küba’da Fidel Castro’yla görüştü. Fidel BKP’den dört militanını “güneyde uzun vadeli bir operasyon için” vermesini istedi. Fidel hiçbir şekilde Monje’ye harekâtın Bolivya’da gerçekleşeceğini söylemedi. Fakat Monje önceki yıllarda Arjantin’in Salta bölgesine çıkarılan gerillaya da destek verdiğinden planı tahmin etti.

Birkaç gün sonra Prag’da yakın yoldaşlarıyla toplantı yapan Che Fidel’e bir mesaj yazarak harekât için gerekli tüm olanakların sağlanmasını istedi. Bu aşamada Che’nin harekâtın politik hazırlık sürecinde bulunmaması Bolivya’da BKP Genel Sekreteriyle sorunlar yaşamasına yol açacaktı. Zira Fidel her ne kadar karar sürecine Monje’yi dâhil etmese de BKP’yi harekâta katkıda bulunan değil ana unsurlardan biri olarak görüyordu. Oysa Che bu şekilde değerlendirmemişti.

Ayrıca Che Bolivya’nın operatif şartlarını değerlendirmek için birkaç yoldaşını Haziran ortasında gönderdi. 13 Haziranda BKP Genel Sekreterine operasyon hazırlıkları için yüklü miktarda teslim edildi. 9 Temmuzda Che’ye olumlu mesaj gelince ayın 19’unda Havana’ya geri dönmek üzere yola çıktı. 23 Temmuz’da devrimin başkentine vardı.

BOLİVYA KOMÜNİST PARTİSİ İLE YAŞANAN ÇELİŞKİLER

25 Temmuz’da öncü savaşçılar harekâtın merkezi olacak Santa Cruz bölgesine ulaştı. Fakat bu ilk ulaşan grup hazırlıkların yetersizliğini, BKP ile kurulan haberleşmedeki kopukluğu ve bir güvenlik sorunu olduğunu hemen fark etmişlerdi. Bu arada Che’nin gönderdiği Jose Maria Martinez Tamaño BKP Genel Sekreteriyle planı bütün açıklığıyla paylaştı. Genel Sekreter Mario Monja halk ayaklanmasının kent merkezli olması gerektiği yönündeki stratejisini savunarak planı eleştirdi. Tartışma çıkışsız bir hal aldığında Tamaño Monja’nın genel ayaklanma planını hazırda tutarak silahlı mücadelenin acilen başlaması gerektiği söyleyerek bir orta yol buldu. Oysa bu sadece tartışmanın Che tarafından noktalanması için geleceğe ötelenmesinden ibaretti.

Gerçekten de Che BKP’nin bir genel ayaklanmayı öngöreceğini düşünmüş müydü? BKP 3 Haziran 1966 seçimlerinde %2,3 oy almıştı. Bu sonuç BKP açısından oldukça iyiydi ve Kübalıların bir gerilla savaşı düşündüğü sıralarda güç biriktirerek parlamenter siyasette daha güçlü biçimde temsil edilmek istiyordu.

Genel Sekreter Monja Bolivya’da devrimin ancak devrimci şiddet yoluyla gerçekleşebileceğini kabul ediyordu. Eğer bir şiddet hareketi olacaksa silahlı ayaklanmanın şehirlerde başlaması ve ancak yenilmesi durumunda kır savaşına geçilmesi gerektiğini söylüyordu. Yani aslında sanıldığı gibi tüm Sovyet menşeli KP’ler silahlı mücadeleye karşı değillerdi.

Che’nin Bolivya’ya gönderdiği kuryeler işleri bir düzene koymaya yetmemişti. Bunlardan biri de Régis Debray’dı. BKP’liler Debray’ı Çin’e öykünen bir Avrupalı olarak görüyorlardı. Diğer kurye Tamaño ise Che’den çok ağır azar işitmişti. Buna karşın BKP yöneticileri Mario Monje ve Jorge Kolle Havana’da gayet açıklıkla ne yapabileceklerini söylemişlerdi.

Che işleri uzaktan halledemeyeceğini anlamış ve belirlenen tarihten önce 22 Ekimde Küba’dan ayrılmıştı. Che’nin Bolivya’ya doğru yola çıktığı sırada Monje Havana’ya doğru hareket etmişti. Birbirlerinden habersizdiler. Monje bir hafta sonra Bolivya’ya döndü ve 31 Ekimde ana kampta Che ile görüştü.

BKP Genel Sekreteri partisini Che’nin emrine vermektense onun partisinin emrinde hareket etmesi gerektiğini savundu. Her ne kadar silahlı mücadelede mutabık olsalar da sonuçta bu bir KP idi. Monje, Che’ye Bolivya’nın 1952 Devriminin nasıl gerçekleştiğini anlattı. Kent işçileri ile madenciler ve askerlerin ittifak halinde silahlanıp Bolivya’nın ilk demokratik devrimini gerçekleştirmelerinin üzerinden henüz 15 sene geçmişti. Fakat Che bu hikayeyi fazla dikkate almadı. “Burası benim özgür topraklarım ve buradan ancak cesedim çıkar” dedi.

Dört ay sonra üç BKP yöneticisi Havana’da Fidel Castro’yla görüştüler. Amaçları Che ile kopan diyalogu yeniden kurmaktı. Fidel, BKP yönetimini rahatlatacak biçimde gerillanın hedefinin Bolivya değil kıtasal bir devrim olduğunu söyledi ve Che’ye “tatmin edici bir anlaşmaya varabilecekleri” haberini gönderdi. 14 Temmuzda başında Jorge Kole’nin olduğu BKP heyeti Che ile görüştüler. Fakat 23 Martta Che’nin Bolivya Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun ilk askeri saldırısını gerçekleştirmesi sürecini baltaladı. İlişkiler bu tarihten sonra tamamen kesildi.

Che’nin Bolivya günlerine ait fotoğraflardan biri

 HAREKÂTIN BAŞARISIZ OLMASI VE CHE’NİN KATLEDİLİŞİ

Ernesto Guevara, Küba’daki askeri-politik tecrübesini dünyanın herhangi bir yerinde uygulamak ve bunun bir istisna olmadığını kanıtlamak istiyordu. Oysa yanılıyordu: yalnızca dünyanın herhangi bir yeri değil Latin Amerika geneli de Küba’ya benzemiyordu. Bu Che’den sonra da Fidel’in Latin Amerika’da silahlı hareketler yoluyla kıtasal devrime ulaşma çabasıyla da tecrübe edildi. Küba tipi diktatörlükler yalnızca Orta Amerika’da bulunuyordu. Nitekim Nikaragua’da Sandinist Devrim –ki büyük oranda Küba askeri desteği ve istihbaratı sayesinde- başarıya ulaştı. El Salvador ve Guatemala’da da önemli başarılar elde edildi. Ayrıca buralarda demografik, kültürel ve coğrafi yapı da Küba’ya benziyordu. Fakat mesela Arjantin gibi oligarşinin kendi siyasal sistemini kurduğu, düzenli ve güçlü bir orduya sahip ülkelerde gerilla savaşının başarıya ulaşmasının hemen hemen imkânsız olduğu görüldü.

Che, Bolivya’nın siyasal durumunu değerlendirirken iktidarın bir avuç oligarşik, beyaz elitin elinde bulunmasını Orta Amerika’daki duruma benzetmiş olmalı. Üstelik Bolivya da Meksika gibi güçlü bir halk ayaklanması geleneğine sahipti. Nüfusa göre coğrafya oldukça büyüktü. Türkiye’den daha büyük olan bu ülkenin o sıralar beş milyon kadar nüfusu vardı. Bu hem avantaj hem de dezavantajdı. Ülkenin en devrimci dinamiği olan madenler gerillanın saklandığı ormanlardan çok uzaktaydı. Ayrıca yerleşim birimleri ve köyler de birbirinden uzakta konuşluydu.

Che, Küba’da az sayıda öncüyle başlayan bir devrime köylü kitlelerinin kendiliğinden katılmasına tanıklık etmişti. Zira Batista rejimi halkı bıktırmıştı. Fidel’in adını duymaları bile yetiyordu. Oysa Bolivya’da yerli halk kültürel ve dil olarak da gerillaya yabancıydı. Kübalılar gibi Afrika’dan getirilen köle ya da Avrupa göçmeni torunları değildi bunlar. Amerikan yerli halkı oldukça kapalı ve kendisinden olmayana asla güvenmeyen bir yapıdadır. Onların gerillayı duyunca kendiliğinden katılmaları olmayacak şeydi. Zaten açıkçası Amazon kolunda sıkışıp kalan Che’nin grubu yalnızca birkaç kere halkla temas edebilmişti. Halkın gerillayı tanıyabilmesi için daha çok uzun zamana ihtiyaç vardı.

26 Temmuz hareketi Küba’ya çıkış yapmadan önce Fidel yeterli siyasal ittifaklara sahipti. Çıkarmayla eş zamanlı ayaklanma başlatacak kadar adada silahlı kuvveti de vardı. Küba köylüsü proleterleşmiş bir halk kitlesiydi. Sadece orta sınıf değil üst sınıflar da Batista’ya karşıydılar. Öyle ki ABD Batista’yı bir geçiş hükümetine ikna etmeye çok uğraştı. Batista ise onları oyalamakla yetindi. Bu nedenle ABD Batista’ya askeri desteği kesmişti.

Bu olguların hiçbirini Che’nin Bolivya harekâtı sırasında göremiyoruz. Olabilecek tek siyasal ittifakı olan BKP ile ilişkilere de gereken önem verilmedi. Madenciler içinde tek örgütlü devrimci güç onlardı. İyi bir ittifak stratejisi izlenseydi yenilgi bu kadar kolay olmazdı. Che’nin askeri-politik önderliği BKP ile paylaşmama yaklaşımı doğruydu. Zira bunu hem Küba hem de Kongo tecrübesinden çıkarmıştı. Askeri-politik önderliğin tek bir elde toplanması gerekliydi ama doğrusu BKP ile bir orta yol bulmaya da çalışmadı.

Son olarak Che, Bolivya’nın askeri tecrübesini küçümsemekle hata etti. Bolivya ordusu halk unsurlarından oluşmaktaydı. Paraguay, Şili ve Peru ile yaptığı çok kanlı ve uzun süreli savaşlara dayalı bir tarihi vardı. Bolivya bu savaşların tümünde yenilmişti ama silahlı kuvvetler ve Bolivya ulusu savaşçı geleneğine sahip çıkıyordu. Batista’nın ordusu gibi kolaylıkla dağılmayacaklardı. Sadece Paraguay’la savaşta yüz bine yakın asker kaybeden Bolivya ordusunun dağılması için savaşta yüzbinlerce kayıp vermesi gerekirdi.

Che ele geçirilmeden bir gün önce günlüğüne “çok önemli bir kayıp vermeden bugüne geldik” diye not almıştı. Ordu çok yakınlarına gelmişti. La Higuera köyünün altında Yuro Koyağında bir haftadır bulunuyorlardı. Çok ağır hareket etmişlerdi. Bir Bolivyalı çavuş birliğini koyağa inmeye zorlayınca Che ele geçirildi. Aslında bileğinden birkaç yara almış ve grubundan ayrı düşmüştü. M-1 tüfeğinin kundağı kırılmış ve tabancasında mermi kalmamıştı. Biraz ötesinde arkadaşları sağlam bir kayayı siper alarak çatışmayı sürdürüyordu. Ama kimsenin Che’den haberi yoktu.

Her ne kadar Bolivyalılar başarsa da Che’nin ele geçirilmesinde ABD’nin baskısı etkili oldu. Zira Che’nin grubuyla Bolivya ordusu arasında yaşanan çarpışmalar o kadar büyük bir gücün bölgeye sevkini gerektirmiyordu. Devletin başındaki diktatör General Barrientos hem Che’nin varlığından hem de ABD’nin Che yüzünden Bolivya’ya yapacağı bir müdahaleden korktu. Onu ele geçirdiklerinde ise ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Kararı ABD Büyükelçisi iletti. Che öldürülüp cesedi dahi yok edilmeliydi. Çünkü dünya üzerinde Che gibi bir adamı esir tutacak güç yoktu.

ABD emperyalizminin etkili gazetelerinden The New York Times’ta Che’nin katledildiğine dair haber (sağda). Başlıkta “Bolivya Guevara’nın Ölümünü Doğruladı, Ceset Teşhir Edildi” başlığı atılmış.

Che’nin Kongo’da yardıma gittiği Patrice Lumumba’yı da Belçika istihbaratı aynı biçimde öldürttü ve cesedini sülfürik asitte eritti. Bolivyalıların Che ile bir alıp veremedikleri yoktu. Gerçekte Bolivya ordusu bile onu düşman olarak görmüyordu. Che ile muharebeye giren ve çatışmalarda esir aldığı subaylar daha sonra devrimci örgütler kurarak mücadeleye giriştiler. Che’yi cesedini sergiledikleri Valle Grande’de mezarlığının yanına açtıkları bir çukura attılar. Fakat ondan önce kanıt olarak ellerini kesip kavanozlara yerleştirdiler. O eller bedeninden Küba’ya ulaştı. Daha sonra geçen yıllar içinde Bolivya’da öldürülenlerin hepsinin naaşları bulunarak Küba’ya getirildi. Bugün Che ve Bolivya’da onunla savaşan tüm arkadaşları Küba’da Santa Clara’daki anıt mezarda hep beraber.

Bolivya, Villagrande, Günümüz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!