Kindarlık İdeolojisi ve Solun Mücadele Çizgisi Üzerine-Mehmet Ali Yılmaz

Ülke yerel seçime doğru giderken; dinci gericiliğin temsilcileri, her gün kin ve nefret tohumları saçıyorlar. Hele soymakta usta olanı eline aldığı nefret ideolojisiyle her yanı dağlıyor, yakıyor, ülkeyi kan denizine atmak istiyor. Sırf iktidarını kaybetmemek uğruna ülkeyi böldü. Ülkenin en hassas noktalarını kaşıyor, sürekli mezhepçiliği kışkırtıyor, etnikçiliği derinleştiriyor, dinli-dinsiz, laik-antilaik ayrımcılığı yapıyor. Yönetimi faşistleştirmenin aracı olarak nefreti, kamplaşmayı, düşmanlığı ve bunların dayandığı ötekileştirme stratejisini kullanıyor. Çünkü korkuyor, çok korkuyor, iktidardan düşmekten korkuyor. Ne pahasına olursa olsun iktidardan gitmek istemiyor. Açığı çok, hırsızlığı, yolsuzluğu, haksızlığı, uğursuzluğu çok. Emrindeki güçlerin işlediği cinayetler, yapılan katliamlar var. Komşu ülkelerle yarattığı düşmanlıklar var. Uluslararası suçlar işlediğine dair de ciddi iddialar var. Adaletsizlikler, adam kayırmalar, ahlak dışı davranışlar ve daha neler neler gün ışığına çıkacak. Hesap sorulacağından, yakasına yapışılacağından korkuyor. Bütün bu yolsuzlukların, hırsızlıkların, adaletsizliklerin, kumpasların hergün, daha fazla açığa çıkmasından da korkuyor. Bu yüzden halkın haberleşme özgürlüğünü yasaklarla engellemeye çalışıyor… Korku sarayları, korku hangi paralarla alındığı belli villaları sarmış… Bu sefer öyle dayanmış-döşenmiş sözde hapishanelerde kalamayacak. Girince çıkamayacak. Bunu biliyor. İşte bu yüzden de çok korkuyor. Belli ki canı da çok tatlı.


Kendini çevresindeki şakşakçılara ve müritlere “kahraman” olarak yutturmuş ama korkağın önde gideni. 14 yaşındaki çocuktan bile korkuyor. İşte bunun için herkesi, en yakınlarını bile kolayca feda eder kendi çıkarı, kendi geleceği için. Kullanır kullanır atar hiç acımadan bugünkü can ciğer kuzu sarmalarını. En yakınındaki bakanını nasıl sattığını görmedik mi kısa bir süre önce. O bakan söylemedi mi, istifa ederken “beni rahatlatacak sözler söyle” dedi diye. O da adam değilmiş, başka mesele. Bunların hangisi adam ki! Hepsi aynı… Bunların adam olmamalarının, olamamalarının nedeni her şeyden önce yüzyıllar içinde şekillenen ideolojilerinden kaynaklanıyor. Dincilik ideolojisi ile kişiliklerinin ya da kişiliksizliklerinin şekillenmesinden dolayı normal insanlar gibi olamıyorlar. Esrikli, aşağılık duygusu içinde, çağdaş normal yaşama düşman tipler olarak yetişiyorlar, yetiştiriliyorlar.

***
Ortadoğu’da dinin siyaset olarak kullanılması aslında bir kindarlık, nefret ve düşmanlık ideolojisidir. Türkiye’de de uzun bir geçmişi olan bu ideoloji yüzünden toplum sürekli olarak ikiye bölünmüştür. Dincilerin hegemonyası altındaki kesim ile özgür kesimin dünyevi ilişki kurması hep önlenmeye çalışılmıştır. Çünkü dinci oligarklar kontrolleri altındaki kesimler üzerinde kurdukları kayıtsız şartsız egemenliğin devamını sağlayabilmek için taraftarlarının, müritlerinin hayatla, gerçeklerle ilişki kurmasına engel olmuşlardır/olmaktadırlar.

Kindarlık ideolojisi, bilinçli olarak yapılan politik bir tercihtir. Bu politika sayesinde fazla sayıda dinci ve hatta dindar insan aydınlara, ilerici-demokratlara ve solculara karşı ön yargılarla şartlandırılmakta, düşmanlaştırılmaktadır. Böylece kanaat önderlerinin, aydınların, özgür düşünceli çevrelerin toplumu etkileme gücü zayıflatılmakta, toplumun çok önemli bir kesimine ilericilerin ve fikirlerinin ulaşımı engellenmekte, erişim kanalları tıkanmaktadır. Bu yolla aydınlığa, laikliğe ve bilimselliğe karşı şartlandırılan gericiliğin kontrolündeki kesimler kolaylıkla sömürülmekte, sınıfsal sorunlarından soyutlanmaktadır. Kontrol altına alınan, şeyhlerinin, egemenlerinin yarattığı gettolara kapatılan bu geniş kitlelerin hayata ve sınıfsal gerçekliklerine dair uyanabilecek duyarlılıklarının üstü örtülmektedir. Bu durum elbette ki emperyalizmin ve egemen sınıfların çok işine gelmektedir. Çünkü bu kesim böylelikle sağ ideoloji ve politikaların yayılma, taban bulma alanı haline de getirilmektedir. Bu taban temel alınarak, gerici ve faşist düşünceleri savunan işbirlikçi siyasetçiler siyaset sahnesine sürülerek iktidar yolu açılmaktadır.  

Emperyalizm çağında, dinci ideolojinin emperyalist güçler tarafından halkların tahakküm altına alınmasında kullanıla geldiğini biliyoruz. Özellikle Sünni dinci tarikatlar bu alanda başı çekmişler ve halen de bu yolda yürümeye devam etmektedirler. Emperyalizm ve içerideki uzantılarının birer politik aracı haline getirilmiş olan bu kuruluşlar halkı dincilik yoluyla uyutarak soydurmayı çok iyi becermektedirler. Emperyalizm ile işbirliği yapan bu dinci kuruluşların (son zamanlarda Ortadoğu’da yaşanılanlara, Müslüman Kardeşlerin oynadığı rollere bakın) hiçbiri gösterildiği gibi değildir, hepsi de ihanet içindedir. Bu işbirlikçiler saf, iyi niyetli halkı kandırarak, aldatarak, dinsel korkutma yöntemleriyle yanına çekmekte, siyasi amaçlarına alet etmektedirler.  Ve aldattıkları, baskı altına aldıkları gençleri ölüme göndermektedirler. Karanlıklarıyla, yalanlarıyla kuşattıkları bu bilimsel bilgiden yoksun,  bilinçsiz halkı istedikleri gibi şekillendirmekte ve çok tehlikeli, insanlık dışı yöntemlerle yönetmektedirler.

Emperyalist sermaye ile içli dışlı olan gerici politikacıların sömürü çarkını sorunsuz bir biçimde işletmek için dini nasıl kullandıklarının sayısız örneklerini gündelik hayatımızda yaşamaktayız. Büyük sermayedarların iş yerlerinde yaşanan iş kazası görünümlü cinayetlerini, tersanelerde, kömür ocaklarında aç gözlülüklerinden dolayı meydana gelen katliamları, savaşa soktukları askerlerin ya da intihar bombacısı yaptıkları zavallı müritlerin ölümlerini “takdir-i ilahi” şeklinde ifade ederek emperyalizm ile oluşturdukları soygun sistemini koruma altına aldıklarına tanık olmaktayız.

Dinci politikacının bu yaklaşımını felsefi olarak idealizm şeklinde ifade etmek doğrudur. Düzen Politikacısı da, dincisi de genellikle insanı, dünyayı ve hayatı idealist bir bakışla değerlendirirler. (Burada sözünü ettiğimiz idealizmin halk arasında, günlük dilde kullanılan idealist insan ifadesiyle bir ilgisi yoktur. Halk bu ifadeyi daha çok iyi bir amacı olan insan anlamında kullanır. Biz ise idealizmi felsefi olarak, düşüncecilik anlamında kullanmaktayız.) İdealistlere göre doğanın üstünde ve üzerinde bir Tanrı, tin, us ya da mutlak yer alır. Olan tanrısal bir planın parçasıdır ve bizim yetersiz görüşümüze göre birçok şey kötü de olsa, aslında herşey amacına uygun olarak yaratılmıştır. Bir Müslüman’ın bu konudaki inancı, her şeyin Allah’ın takdiriyle önceden tayin edildiği şeklindedir. Herşey bir tek düşüncenin, bir tek iradenin eseridir. Her şey amacına en uygun olarak yaratılmış ve dünyanın tanrısal planını incelemeye kalkışmanın ya da işleri ele almanın biz zayıf ölümlülerin işi olmadığını kabullenmek gerekir. Bu inanışa göre, adaletsizliği kim cezalandırır? Elbette ki Tanrı. Ama egemen sınıflar ve dinci işbirlikçiler halkı baskıları altında tutmak için bir adım daha atarlar, onlara göre, Tanrı adına dünyada iktidarı kullanan gölgesi vardır. Bu gölge, Tanrı’nın düzeninin baş değnekçileri, yani egemenlerdir. Bu gölge, koşullara ve zamana göre, kraldır, padişahtır ya da başbakandır. Ama değişmeyen bir kural vardır; “Sezar’ın olan şeyler Sezar’a, Tanrı’nın olan şeyler Tanrı’ya” verilecektir.

Uzlaşmaz çelişkilerin belirleyici olduğu toplumlarda dincilik, sınıfsal baskıyı, insanlar arasında eşitsizliğin kabul edilmesini, temel insan haklarının yok sayılmasını, halk kitlelerinin yoksulluğa katlanmasını normal karşılar. Hatta kitleleri bu olumsuzluklara katlanmaya, en temel hakları için mücadeleden uzak durmaya çağırmakla kalmaz, umutsuzluk ve yılgınlık ideolojisini yayar ve böylece insanların doğaüstü güçlere yönelmesini sağlar. Bu dünyanın en yaşamsal sorunlarının çözümlerini yarattığı öbür dünyaya taşıyarak insanları gerçek hayattan koparır ve egemenlerin yarattığı sorunlara ve onların düzenine karşı kitlelerin mücadele azmini kırar, insanların özgücünü ve umutlarını yok eder. İnsanlara kendinden büyük, başedilmez güçlerin varlığını benimsetir ve onlara tabi olmanın gerekliliğini dayatır. Böylece emperyalist hegemonyaya, egemen sınıfların sömürü düzenlerine karşı çıkmayı yasaklayan kurallara insanları alıştırır. Dincilere göre, Kurtuluş bu dünyadaki kurulu sömürü düzenini yıkarak gerçekleşmez, onlara göre gerçek hayat öbür dünyadadır, kurtuluş orada gerçekleşecektir, bu dünyanın düzenine baş eğilmeli ve öbür tarafa hazırlanılmalıdır. Egemenlere karşı mücadele etmeyeceksin, onların düzenine tabi olacaksın, çünkü “ayaklar baş olamaz”. Ayaklar ayaklığını bilecek, başlara tabi olacaklar. Çünkü o başlar, Tanrının bu dünyadaki gölgeleridirler ve öyle kalmaları gerekir!

Bu bölümü Engels’in ifadesiyle noktalayalım: “… egemen din ile egemen sınıf özdeşleşmiştir.” (Marx, Engels; Doğu Sorunu [Türkiye], s.19, Sol Yayınları)
***
Ülkemizde devrimci, sol içerikli politik akımların gelişebilmesi, daha geniş kitleler içinde yaygınlaşabilmesi için ilerici fikirlere kapıları kapatılan bu kesime bilimsel, hayatla ilgili gerçekliklerin bir şekilde ulaşımının sağlanması gerekli. Bu gereklilik nasıl hayat bulacak? Ne yapılırsa bu geniş kesimlere dünyanın gerçekleriyle ulaşmak mümkün olabilir? Bu sorulara cevap aramak ülkemizin geleceği için çok önemli. Dar bir çevrede siyaset oyunu oynamak yerine ya da birbirimizi giderek daralan politika yapma alanımızda zor duruma sokma manevralarına ayırdığımız zaman kadar da bu soruna kafa yorsak mutlaka daha hayırlı bir iş yapmış oluruz. Birbirimize keskin sirke satarak bir yere varamayacağımızı artık öğrenmek zorundayız. Elbette ki bu soruna yaklaşımın yöntemi ve politikanın içeriğinin devrimci olması koşuluyla çözüm yolu bulmaya çalışılmalı. Birer tane “Namaz Hocası” edinerek işe başlamayacağımıza göre, ne yapacağız da egemen çevrelerin aramıza o çağlar içinde ördüğü duvarları yıkma yolunda mesafe alabileceğiz.

Bu sorunu aşma yolunda mesafe almanın birinci şartı, hayattan üretilen doğru politikaları belirlemek ve bu politikaların doğru yöntemlerle hayata geçirilmesini sağlamaktır. Geniş kitlelere; ülkenin ve halkın çıkarlarını-geleceğini savunan politikalarla yürütülen pratik yoluyla ulaşmayı esas almak en geçerli mücadele anlayışıdır.

Geniş kitlelere ulaşma sorununu aşma konusunda bizim yıllardır üzerinde durmadığımız bir eksikliğimiz vardır. Bu eksikliğimiz, genel tarihi ve daha da önemlisi tarihimizi ve coğrafyayı yeterince bilmeyişimizden kaynaklanır. Geçmişteki devrimci mücadele dönemlerine bakınca bir gerçekle karşılaşırız. “Tarih” ve özellikle de “Türklerin Tarihi”, “Anadolu Tarihi”, “İslam Tarihi” ve bu tarihin geçtiği “coğrafyayı” çok iyi bilmediğimiz, bu konularda sol tarafından yok denecek kadar az çalışma yapıldığını görürüz. Bu alanların özellikle de tarihin neredeyse tümüyle sağcılara terk edildiğine tanık oluruz. 1960 ve 70’lerde tarihini ve yaşadığı coğrafyayı iyi bilmediğimiz bir topluma ulaşmaya ve hatta onu örgütlemeye çalıştık. Ülkenin somut durumunun tahlillerini yaparken içinde yaşadığımız toplumun sosyolojik özelliklerini ve psikolojisini de yeterince bildiğimiz söylenemez. El yordamıyla yapılan sınıfsal tahlillere göre mücadele yürüterek de ancak o kadar başarılı olabildik. Toplumun yarısından fazlasına selam bile veremedik. Toplumun tamamını örgütleyeceğiz diye bir kural yoktu ama emperyalist güçlere ve içerideki uzantılarına karşı yürütülecek mücadelede bu sömürücülerin uyguladıkları politikalardan zarar gören herkesin onlara karşı birlik içinde olması, en azından onların yanında olmaması gerekirdi. Ne yazık ki bu gerekirlik gerçek olamadı ve hala da olamıyor. İşte biz devrimciler, bir anlamda sömürgecilerin halkı bölen politikalarına karşı yeterince mücadele edemediğimiz için de yenildik. Mücadele içinde olması gereken en geniş kesimleri bu mücadelenin içine ya da yanına çekemedik. Bu bilinçle mücadele yürütmedik. İşte bu bilinç eksikliğinin temelinde sorunun önemini yeterince kavramamış olmamızın, tarih ve coğrafya bilincine sahip olmayışımızın etkisi büyüktür. Bizdeki bu eksikliği, emperyalistler ve gericiler-faşistler bize karşı çok etkili şekillerde kullandılar ve bu sayede geniş kitleleri yanlarında tutmakta daha başarılı oldular. Teorik olarak solun yanında olması gereken işçilerin ve bilhassa yoksulların, işsizlerin, köylülerin büyük kısımlarının sağın yanında yer almasını sağladılar. Hiçbir zaman aşamadığımız bu sorunun çözümü yolunda mesafe alabilmek için o kitlelerin hayatlarının gerçeklerinin; ekonomik ve sınıfsal çelişkilerin yanı sıra tarihsel, geleneksel, dini, sosyolojik, psikolojik vb. çelişkilerle yüklü olduğunu görmedik. Ne zaman ki; bütün bu sorunları, çelişkileri gözeten politikalar ve mücadele anlayışıyla bu kesimlerle temas kurmak gerektiğini öğreniriz ve bu öğrendiklerimizi hayata geçirmeye başlarız işte o dönemden itibaren kitlelere ulaşma konusunda daha başarılı sonuçlar almaya başlarız.

Sonuç
Bir kez daha vurgulayalım: Tarihsel ve coğrafi bilinç eksikliği, siyasi panoramaya bütünlüklü ve stratejik bakma yetisini sınırlayan etkenlerdir. Bu eksiklik, geçmişte, siyasal mücadelede dar pratikçiliğin öne çıkmasına ortam hazırladı. Solun bugünkü sorunlarının çok daha ağır bir seyir izlemekte olduğunu birçok kez yazdık. Bugün solun en önemli sorunu liberal ve etnikçi eğilimlerin etkisi altına girmiş olmasıdır. Bu yanlış yönelim nedeniyle halktan büyük ölçüde dışlanan sol, kitleler içinde gelişememekte ve bu durum siyasal ufuksuzluğu daha fazla körüklemektedir.  Küçük partileşmeler, küçük cepheleşmeler, yanlış ittifaklar var olanı da hırpalamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Şu dönemde ülkenin gelecek 5-10 yılını belirleyecek olan üç seçimle karşı karşıyayız. Önümüzdeki bu üç seçime de, şu ana kadar, bütünlüklü bakabilme becerisini gösterebildiğimizi söyleyemeyiz. Halkın önüne ciddiye alınacak bir alternatif konulamadı. Vaziyeti idare etmeye çalışarak, toplumsal karşılıkları olmayan zorlama ilişkilerle ve örgütlerle hiçbir sonuca gidilemeyeceğini artık görmek durumundayız.

Her zaman gerekli olan ama bu dönemde daha da fazla gerekli olan, stratejik düşünme yetisinin geliştirilmesidir. Kafaların etrafına örülen korunma duvarları yıkılmalı. Çünkü hem ülkenin hem de halkın geleceği açısından çok kritik bir döneme girdik,  kritik eşikteyiz. Dost kim, düşman kim, kimlere karşı kimlerle ittifak yapılmalı bunların çok iyi belirlenmesi gerekir. Emperyalizm bölge politikalarını yürütmek için son on-onbeş yılda kimlerle işbirliği yaptı, yakın gelecekte hangi güçlerle işbirliği içinde olacak? Kararlamaya ya da eski alışkanlıklarla yürüyerek daha büyük yanlışların kucağına doğru gidilme ihtimali çok yüksek.

Emperyalizmin bölgemizde kurmaya çalıştığı yeni hegemonyanın aracılarına karşı doğru ve gerekli tavrı alma cesareti ve kararlılığı gösterilmeden olumlu yönde adım atılamaz. Emperyalizmin bölge politikalarından yararlanarak mesafe almaya çalışan fırsatçı ve yararcı güçlerden dost olmayacağını görmeyen, görmek istemeyen sol çevrelerin halkla birleşmesinin ve gelişmesinin söz konusu olamayacağını herkes görmek zorunda. Bütün işbirlikçilere, gerici güçlere karşı çıkılırken; anti-emperyalist, demokrat güçlerin kimler olduğunun tespiti de doğru yapılmalı. Ve bu güçlerle; geniş ufuklu, ezilen halk kitleleriyle buluşmayı önüne koyan, devrimci-demokrasi temelinde yürümenin çareleri, olanakları yaratılmalıdır. Son yirmi yılda imal edilen önyargıları, yanlış kanıları yıkarak doğru güçlerle geleceğin mücadele ittifakları ve örgütleri oluşturularak geniş kitlelerle birlikte yol almanın şartları oluşturulmalıdır.

Doğru güçlerle, doğru strateji ve politika geliştirerek yola çıkılırsa başarı yönünde ilerlenecektir. Bu güçler, yüz yıldır emperyalizme ve gericiliğe karşı verilen bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin içinde, yanında yer alan bizden uzakta olmayan, elimizi uzatsak tutabileceğimiz kardeşlerimiz, komşumuz, kara gün dostlarımızdır. Yirmi-yirmibeş yıldır emperyalist güçlerin algı operasyonlarıyla yaratılan yapay farklılaşmaları ve önyargıları yıkarak nehrin ana yatağına yönelmeliyiz. Ancak ilerici-demokrat kitlelerle birlikte akarak devrimci mücadelenin örgütlenebileceğini anlamak zorundayız.

Mehmet Ali Yılmaz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!