Küçük İnsanların Büyük Maceralarından

KÜÇÜK İNSANLARIN BÜYÜK MACERALARINDAN
KÜÇÜK İNSANLARIN OLMAYAN MACERALARINA DOĞRU

Anadolu halkı olarak horlanmaya alışkınız. En büyük meşgalemiz elalemin kapıkulluğunu yapmak olmuş. Bunu yaparken mümkün olduğunca küçük kabuklar kurmuşuz kendimize. Küçücük kabuğumuz pek korunaklı değil. Öyle olduğunu sanıyoruz ama değil. Tersine geçirgen, oynak, ilk rüzgârda sallanıp savruluverecek gibiyiz. Ama bizler de küçük insanlarız zaten. Boyumuz kısacık. Boyumuzdan bir karış yukarısına baksak göreceğiz daracık dünyamızı. Görüp korkarak çaresiz kalacağız belki de. Ama tesadüf bu ya, hep önümüze bakıyoruz. Önümüze, yere bakıp boyun büküyoruz. Boynumuz büküldükçe bükülüyor. Anamızdan hizmetkâr mı doğmuşuz ne? Hiç sesimiz çıkmıyor. Etrafımızda büyük savaşlar, felaketler, boğazlaşmalar… Ama yarın bize göre değil. Yarını düşünemeyecek kadar küçücük kaldık. Korkuyoruz. Kısıldığımız ufacık kabuktan dışarı çıkamayacak kadar ezildik. Beş paramız yok, güvencemiz yok, nefesimiz ancak en yakınımızdakileri ısıtmaya yetiyor. Bağıracak kadar soluğumuz kalmadı. Zaten susanlar hep yok sayılır. Sustukça yok sayılıyoruz. Birileri bizim yerimize konuşuyor. Aslında herkes, her devirde bizim adımıza konuştuğunu söyledi. Bu kabuktan şatafatlı sözlerin parlak huzmesi sızmıyor. Gölgeden küçük ışık zerrecikleri yağmur damlaları misali içeri süzülüyor sadece. Yorgunuz. Hizmetkârlıktan, gamdan, ezilmişlikten, konuşamamaktan yorgunuz. İnsan evladı konuşamamaktan yorgun düşer mi? Düştük. Konuşamayan bir bebek kadar çaresiziz. Ne konuşmayı ne yürümeyi öğrenebildik. Herkesin sesi kulaklarımıza doldu. Kulaklarımızda artık gürültüye yer kalmadı. Konuşamamaktan ve kulaklarımıza dolan uğultudan yorgunuz. Hep nefessiz kalmaktan soluk alamamaktan yorgunuz. Bir zamanlar, yalnızca göz açıp kapayıncaya kadar geçiveren kısacık zamanlar, kabuklarından çıkan küçücük insanlar el ele vererek güneşe çıktık. Dünyanın en güzel şarkısını en güzel seslerle söyledik. Gök kubbeyi yerinden oynattık sesimizin yankılarıyla. Ama yok. Yine bir uzun sessizlik… Sonra tekrar başlayan uğultular, yalanlar, terk edilmişlik ve çaresizlik dolu karanlık kabuklar. Bir yalanın sesiyle bir başka yalanın sesi arasında yalan tartışmalar, uğultular, bağırmalar, haykırışlar, savaşlar, ardı arkası kesilmeyen felaketler. Felaketler, felaketler, kıyımlar. Ardımızda hiç bitmeyen nal sesleri, önümüzde uzanıp giden uçsuz bucaksız çöle dönmüş topraklar, etrafımızda solan çiçekler, zehirli yağmurlar, kapanıp giden gökyüzü, dağların arkasına saklanan ay ışığı, dumanlara sislere bürünen hava. Uzun yolculuklar, büyük tarihsel olaylar, yıkımlar, ağrılar, bitmeyen didişmeler, kan davaları… Dirlik düzenlik yok mu bu halka? Korkudan kabuğuna sığınmış, onlarca defa yurt değiştirmiş, Balkan’dan Sahra’ya, Nablus’a, Fîzan’a karış karış çölün ortasından dere yataklarına bataklıklara huzur, kurtuluş, umut, gelecek aramış bu halka bir uyku arası kadar dirlik düzenlik yok mu? Bitmeyen hesaplar, kavgalar, içimizdeki karanlıklar.

Küçük insanların bir ışık çakımı kadarlık büyük maceraları olurdu. El ele kol kola türküler söyleyerek, geleceğe ve kendi özgürlük düşünün güneşine baktıkları günleri vardı. Artık küçük adamlar kabuklarında, dışarıdan uğultusunu duydukları bambaşka küçük adamlar da kendi küçük maceralarının peşindeler. Kendi küçük maceralarının peşindeki adamların kendilerine ait sesleri var mı? Oldu mu hiç? Bilmiyorum. Bir insanın kendine ait sesi olması, hiç dikkat etmediğimiz ama, aslında ne kadar önemli bir gerçekmiş meğer. Çok sevdiğiniz birinin başkasına ait bir sesle, hem de hiç tanımadığınız bambaşka bir sesle size seslendiğini düşünün. Belki bir insan sesiyle de değil, bir hırıltıyla, karanlık bir boğultu içine gizlenmiş kınsız bir hınçla. Bu kendi maceraları peşindeki küçücük adamların gırtlaklarından çıkan yabancı boğultu ne kadar da farklı özgürlüğün şarkısını söyleyen güleç yüzlü insanlardan? Hiç tanımadığımız bir nefretle, başkalarının, bambaşka şarkılarını bize söyleyip kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bu uğultuları, homurtuları, üzerimize lanetler yağdıran karanlık yıldırımları güleç yüzlü, gelecek yüzlü insanlarımıza özgürlük türküsü diye yutturmaya çalışıyorlar. Başkalarının sesiyle bu topraklarda özgürlüğün türküsünü söyleyemezsiniz. Kabuğundaki büyük maceraların küçük insanları, belki boyları bir karış, ama kendi sesleriyle, kendi gelecek düşleriyle, bir büyük gökyüzünün altında kol kola var oldular. Bir ışık çakımlık, bir nefes alışlık süreydi belki ama ayaklarını bastıkları yeri aydınlattılar. 

Ya diğerleri? Küçük maceraların küçük insanlarından söz ediyorum. Başkalarının sesiyle konuşanlardan… Kapkaranlık yıldırımlarla çınlayan sesleriyle kimin türküsünü söylüyorlar? Uğultuları dinleyin, duyacaksınız…

Onur Aydemir

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!