“Kulturkampf” ve Sonsuz Kin-M.Tanju Akad

Türkiye’de hem sağcıları hem de solcuları kendi içlerinde bölüp parçalayan,

her türlü mücadeleye rengini veren büyük ikilem…

mtakad@anafikir.gen.tr

Sonsuz kin başlıklı yazıyı bir süredir düşünüyordum. Geçen gün yayınlanan CFR raporunda Türkiye’nin hiç bitmeyen kültür kavgasını “kulturkampf” terimiyle ifade edilmiş şekilde görünce zamanın geldiğine karar verdim ve başlıkta iki ifadeyi birleştirdim. Ortada, hem ezeli bir kültür kavgası, hem de sonsuz bir kin vardır; bunlar aynı şey değildir ama bağlantılıdır. Birbirlerini çoğaltmışlardır. II. Meşrutiyet’in İttihatçı/İtilafçı çatışması bunun mayası ve hızlandırıcısı olmuş,  bunu izleyen her siyasi dönem ve her darbe yeni mağdurlar ve kindarlar yaratmıştır. Türkiye siyasetinin yapısı bunu kaçınılmaz kılmış, Türk siyasetçisinin kültürel özellikleri ise kini hem yaygınlaştırıp hem de kişiselleştirerek sürekli kılmıştır.

Konuyu açmaya girişmeden önce kısa bir tanım yapalım. Kültür kavgası en genel hatlarıyla Türkiye’nin modernleşme ve uluslaşma mücadelesi içerisinde ortaya çıkmış çatışmaların bileşimidir. Farklı bileşenlerini göreceğimiz bu karşıtlık iki asırdır süregelmektedir. Bir yanıyla doğu batı kavgası şeklinde tezahür etmiştir ama bu ikilem durumu anlatmaz. Bağımlılaşma süreci içerisinde kapitalizm, karşıt tarafların hemen hepsini farklı şekillerde batıcı hale getirmiştir. Kimisi batıya ruhen, kimisi de hem ruhen hem de şeklen boyun eğmiştir ama bunlar partileşerek aralarına kindar bir kan davası sokmuşlardır. Batıya nasıl biat edileceği konusundaki anlaşmazlık kültür kavgasının renklerinden birisidir. Batılılar da bu efendilerin ruhlarını satma eğilimlerini sonuna kadar kullanmışlardır, kullanıyorlar. Türk solu da Türk sağı da bu ikilemler içerisinde varlık bulmuş, bunlarla birlikte gelişmiş ve bundan kopmayı başaran bazı istisnalar hariç en kötü özelliklerini alarak günümüze gelmiştir. Bunları önemsemek gerekir, çünkü, örneğin 1970’lerdeki sol hareketin ana devrimci yolu bu ikilemi en sert bir şekilde reddetmişti. Kişisel olarak benim içinde varlık bulduğum ortamda kayıtsız şartsız tam bağımsızlık en temel ilke idi. Hiç kimse herhangi bir iç veya dış odakla en ufak bir gölge taşıyan münasebet tesis etmeyi aklının ucundan bile geçirmezdi. “Geçiremezdi” demiyorum, “zaten geçirmezdi” diyorum. 1980’den sonra az da olsa bir miktar fire verilmesi yenilgi ortamının ve kişisel zaafların sonucudur.

Türkiye’nin genel ikilemleri öyle kötü bir siyasi kültür yaratmıştır ki, hukuk devletine sözde inananlar bile komplocuları, şayet bunlar kendi (varsayılmış) intikamlarını alıyorlar diye düşündükleri taktirde alkışlıyorlar. Bugün komploya kurban gidenlerin bir kısmı da zamanında komplo yapmaktan çekinmemişlerdi. Bu yapı ülkemizi hiç de iyi bir yöne götürmüyor. Kültür kavgası da sona ermiyor çünkü yabancı güçlerin karışmadığı bir hesaplaşma ya da bir olgunlaşma süreci yaşamadık. O kadar çok sözü edilen İstiklal Mahkemeleri hainlerin onda birini bile yargılamamıştı. 150’likler listesine sokulamayan binlerce işbirlikçi hiçbir şey olmamış gibi aramıza karıştı, İngiliz silahlarıyla öldürdükleri yurtseverlerin kanı yanlarına kaldı. Ama işte, o işler de sonsuz kinin bir parçasıydı. En kötüsü mahkemelerin bu kinin bir aracı haline gelmiş olmasıdır. Eskiden de böyleydi, şimdi de böyle. Ne Menderes ne de Deniz gezmiş ve arkadaşlarının asılmalarını “büyük kin”den başka bir şeyle açıklayamazsınız. Biz o günleri yaşadık, büyük kin adeta en sisli havadaki buhar zerrecikleri kadar yoğundu. Öte yandan hiçbir şey orada sona ermedi. Belki İspanya veya Yunanistan gibi bir iç savaş geçirseydik bu kini tüketir ve “ne savaş ne barış” durumunda değil, bu kadar zorlanmamış bir “barış” içinde yaşardık. Kim bilebilir? Yassıada ve Mamak mahkemelerinden Silivri’ye kadar geldik. Sis hala aynı yoğunlukta ülkemizi karartıyor, yeni kinler yaratıyor. Amerika’nın dış politikasına yön veren CFR kuruluşunun raporu bile “Ergenekon soruşturması AKP-Gülen ittifakının sosyal ve politik alanda muhaliflerini susturma operasyonudur” diyor. Bir şey eklemek gerekir mi? El hak gerekebilir. Bunun yüz yıllık İtilafçı-İttihatçı çatışmasının günümüzdeki kindar bir tezahürü olduğunu hala kavramayan varsa, düşünmesini öneririm. Düşünebilmek istiyorlarsa şayet, önce bu kinin “Taraf”ı olmaktan çıkmak gerektiğini göreceklerdir.

Bunun ne zaman başladığını tam olarak söylemek zordur. 31 Mart 1909 olayları ve Selanik’ten yola çıkan Harekât Ordusu’nun İstanbul’a vasıl olup asileri darağacına çekmesi kesinlikle önemli bir dönüm noktasıdır. Biz buradan sonrasını ele alacağız ama pekâlâ teceddüt aşığı cennetmekan padişahımız, devleti ali’nin başına nice gaileler açan Napoleon nam Frenk keferesinin çağdaşı Selim’i Salis efendimizin yenilikçi girişimleri aleyhindeki garazkar nümayişlere ve hunhar cinayetlere kadar geri götürebiliriz. Hatta istersek büyük Frederick ile mektuplaşıp ıslahat için ondan atiye hakkıyla vakıf, ilmi derin müneccimler isteyen III. Mustafa’dan da başlatabiliriz. Frederick Mustafa’ya gönderdiği yanıtta iyi bir devlet idaresinin müneccimlere değil sağlam bir maliye ile talimli bir orduya dayandığını söylemişti ki, Osmanlının uzun süredir hasretini çektiği de bunlardan başka bir şey değildi. Ama yeni ordu getirilirken eskisi kazan kaldırmakta, matbaa getirilince hattatlar ayaklanmakta, Şirket-i Hayriye’nin yandan çarklı vapurları Boğaziçinde arz-ı endam edince de kayıkçılar homurdanmaktaydı. Eskiden hiç değilse olumlu veya olumsuz tepki verenler varmış. Şimdilerde bu dahi kalmadı. Ecnebilerin gösterdiği her hedefe hevesle koşan bir millet yaratmışız(lar) iki asırda. Helal olsun onlara. Eskiden “dokunmayın bu aslana” derdik ayyıldızın önünde duran heybetli çöl yaratığına. Şimdi artık otlaktaki kuzuyla temsil edilebiliriz, neden olmasın? Üstelik şimdi bu “büyük kin” etnik ve mezhep ayırımlarıyla olabildiğince çoğaltılırken bunu solculukla bağdaştıranlar bile kol geziyor. Çünkü “o solcular” da kinin bir parçası oldular.

Türk toplumunu ebediyen ikiye bölmüş gibi görünen ve yabancıların bizden çok daha iyi izleyerek aleyhimize kullandığı yenilikçi/muhafazakar karşıtlığı bizde son derece garip biçimler alarak tezahür etmiştir. Bunun nedeni her iki kampın da bir diğerine karşı yabancı güçlerle işbirliğinden kaçınmamış, bu amaçla Türkiye’nin insanı ve toprağı dahil her şeyini feda etmekten çekinmemiş olmasıdır ki, biz biçare ve sade yurttaşlar iki menhus kampın sonsuz ufuneti arasında sıkışıp kalmışızdır. (Sade yurttaş deyimi çok ilginç. Sade kahveyi çağrıştırıyor). Yabancılar ise aramızdaki hainleri seçip beslemekte çok ustalaşmışlardır. Günümüzdeki vakıflara, STK’lara, besleme basına –ki basında her zaman yabancı parasına tamah edenler olmuştur- gelmeden, çok önceleri başlamıştı bu ihanet. Enver Almanları memnun etmek için yüzbinlerce askerimizi Sarıkamış ve Kanal bölgesinde ölüme sürmekten çekinmemiş, Menderes de Kore Tugayı’nın kanıyla aynı şeyi ABD için yapmış, bunlar birikmiş faiziyle terör olarak geri dönmüştür. Buna üzerinde –kendimi hepsinin mirasçısı hissettiğim- 43 ayrı medeniyetin yaşadığı Anadolu topraklarına yaptığımız eziyetin laneti mi diyeceğiz, yoksa imparatorluk mirascısı olmanın kadersizliği midir bu? Her iki kanat da vatanseverlik adına ülkeye ihanet etti. II. Meşrutiyet’ten sadece birkaç ay sonra İttihatçı / İtilafçı ikilemi olarak toplumu saran ikilik –ki bu kadar hızlı bir şekilde toplumu sarıp sarmalaması akıllara durgunluk verir- on yıllar birbirini izledikçe laik/dinci, padişahçı/kuvvacı, halkçı/demokrat, altıokçu/demirkıratçı, ilerici/gerici gibi sayısız biçim almış ama özü hep aynı kalmıştır. Bu kadar hızlı kutuplaşmanın, üstelik net bir sınıf temeline dayanmadan gerçekleşmesi akıllara durgunluk verir. Kurtuluş Savaşı ve hemen sonrasındaki dönem hariç, her ikisi de yabancı güçlere göbekten bağlanan bu iki kamp arasında ezilen, ama bunu aşacak şecaati bir türlü göstermeyen necip milletimiz aslanlar (şey pardon artık kuzular) gibi, gökten düşecek nimetleri, ya da “sessizliklerini” beklemektedir. Aramızda, Kıpti misali şecaat arz ederken sirkat eyleyenimiz (yiğitliğiyle övünürken hırsızlık yapanımız) de az değildir. Liste yapsak sonu gelmez. (Liste deyince aklıma geliverdi. İttihatçılar Abdülhamit’in hal’inden sonra Yıldız Sarayı’nda jurnal arşivlerini ele geçirmişlerdi. Jurnale bulaşmamış, Abdülhmit’den ihsan niyaz etmemiş kimse bulamayınca onbinlerce mektubu yaktılar. Devri sabık yaratıldığı takdirde ortada pisliğe bulaşmamış adam kalmayacaktı).

Olayın can alıcı noktası İttihatçı diktatörlüğüne karşı muhalefet eden İtilafçı kliğin İngilizler ve dincilerle işbirliğidir. İttihatçılar da buna karşı kendilerini Almanların kucağına atmışlardı. (Şimdi her iki kamp da Amerika’nın denetiminde). Mustafa Kemal bunları kısa bir süreliğine sindirmiş, ama her iki zihniyetin ölümcül hortlamasını önleyememiştir, çünkü Türkiye’de siyasetin mayası II. Meşrutiyet’in bu kanlı karmaşıklığı içerisinde atılmıştır. Ve gene bu nedenledir ki, Türkiye’de hala hemen her siyasi grup -biri hariç- bilaistisna tüm diğerleri, siyaseti komploculuk olarak ele almıştır. Yukarıda değindiğimiz gibi komplocu olmayan ve işbirlikçiliğe yatmayan bir siyasi damar ortaya çıkmıştır, gerçi şöyle bir parlayıp sönmüştür kayan bir yıldız gibi ama karanlıkta yolu göstermiştir, her ne kadar onun kimi taraftarı da yenilgiyi takiben dar grupçuluğun şerbetini içmekte ve yurttaşlarının ezici çoğunluğuna katılmakta gecikmediyse de. Bakalım önü tıkanmış görünen damar kendine bir yol açabilecek mi? Fecir-i ati midir gördüğümüz, yoksa akşamın son ışıklarıyla mı avunuyoruz?

Türk solu hiç tereddütsüz İttihat ve Terakki geleneğinden çıkmış, ama onunla bağlarını tam olarak koparmayı başaramamıştır. İşin kötüsü, bu bağı kopardığını sananların büyük çoğunluğu bunun zıt görünen ama tek yumurta ikizi olan Hürriyet ve İtilaf komplocuğunun ağına düşmüştür. İkisinin de dışında kalanlar, niçin bu kadar azınlıktayız? İttihatçılardan korkup İtilafçı olmak tavadan kaçmak için ateşe atlamaktan başka bir şey değil midir? Bağımsız olmak o kadar mı zor? Hep bir yere yaslanmak mı gerekir? Bre gafiller! nabekarlar! dalalet tellalları! istiklalin değeri aklınıza ancak daha büyük felaketlerden sonra mı dank edecek, yoksa o zaman da mı ufunetli mesleğinize devam edeceksiniz?

Solun geçmişine çok kısaca göz atmanın yeri galiba burası. Türk sosyalist hareketinin nüvelerini, tıpkı İttihatçılık gibi Selanik’te buluruz. İlk solcu kadrolar da ezici çoğunluğuyla Balkan Türklerindendir. Yurtsever özelliği güçlü olan bir damar oluşturmuşlardır. İstanbul’daki sosyalistler ise İttihatçılara daha mesafeli ve İtilafçılara daha yakın bir çizgide durmuşlardı. Şefik Hüsnü çok daha sonraları, İttihatçılara karşı sert eleştiriler getiren bir arkadaşına “o dönemde Türkiye’de İttihatçıların solunda kayda değer bir hareket yoktu, Hürriyet ve İtilafçılar ise İngiliz ve Fransız emperyalizminin adamlarıydı” diye yanıt vermişti –ki, onun İttihatçılara ne kadar karşı olduğu iyi bilinir. Ve Türk solunun içerisindeki yurtsever damar 1970’lere kadar güçlü bir şekilde gelmiş, 1980 sonrasında ise çok ağır bir saldırı altında kalmıştır. Bunun birinci nedeni emperyalizmin yurtseverler arasındaki bağı zayıflatma politikasıdır. İttihatçılığın cunta darbeleriyle ortaya çıkan “zamane biçimlerine” tepki de etkili olmuştur. 1975’en başlayarak solda İtilafçı damarın yolunu açan, hortlamasının ideolojik koşullarını hazırlayan Birikim çevresinin İstanbul’dan çıkmış olması son derece manidardır. O dönemde Ankara’dan çıkamazdı. (Şimdi çıkabilir o başka). Aynı şekilde devrimci hareketin o dönemin Ankara’sında gelişmiş olması da kaçınılmazdı. Bugün bile, iki kentin arasında belli bir husumet perdesi vardır, her ne kadar Ankara liboşların istilasına uğradıysa da. On beş yaşıma geri döndüm bu satırları yazarken. 1960’ların sonlarında, MDD etrafında yoğunlaşan ve o zaman da hissetmekle birlikte tam anlam verememiş olduğum örtülü tartışmaların, kavgaların arka plandaki temel nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. (Maşallah! Biraz geç değil mi diyen olacaktır ama o kadar da değil, çünkü doğru yerde durduk). MDD içerisindeki devrimci kanat ittihatçı/itilafçı geleneklerden kopuşunu ilan etmek istiyor ama bu tartışma gerektiği kadar açık bir şekilde yapılamadığı için anlamsız görülen konular üzerinde fırtına koparılıyordu. Diğerleri ise iç-dış hep bir yerlere yaslanmanın kavgasını veriyordu. Umarım önümüzdeki süreçte bu tartışma açık olur da gene on yılları yitirmeyiz.

İstanbul’a teslimiyetçi Bizans derdik o yıllarda, bir şekilde hissederdik oradaki ihanet havasını, ama Ankara da Rumeli göçmenlerinin ve Anadolu cumhuriyetçilerinin ağırlıkta olduğu yeni rejimin aydınlık yüzlü kenti değil artık. Her türlü istismara fazlasıyla açık bir demografik büyümeye yenik düştü. Sola gelince, içindeki (Hürriyet ve İtilafçı) teslimiyetçi kanat yabancılar tarafından fonlandıkça şişti ve emperyalizmin hizmetindeki nefretengiz misyonunu daha da ileri taşıdı. Türk solunun zaten var olan parçalanmışlığı tam anlamıyla kalıcı hale geldi. Bu arada, İtilafçı kanadın liboşlarla güç kazanması derhal bir tepki oluşturmuş ve bir nevi İttihatçılığa soyunan diğer kanat, bizim zamanımızın “eski oportünistlerin” yeni partisi etrafında karşıt bir kutup oluşturmuştur. Tabiatıyla, sınırsız dış kaynakla beslenen liboş kanat kadar etkili değildir. Türk solundaki bu parçalanma ileride de sona ermeyecek, sadece teslimiyetçi kanatlar güç yitirecektir. Bağımsız solun gelişmesi ise ancak komplocu siyaset anlayışını aşmakla, geniş kesimlere samimiyetini ispatla mümkün olabilir. İşte Halep, işte arşın… Bu çok zor bir iştir. Kötü gelenekler ve rantiyeci-yoz genel politik ortam içerisinde bu işi gerçekleştirmek ve bunu sürekli dış müdahale ortamında yürütmek büyük sebat gerekir. Ama başka bir çare var mı? İttihatçı-İtilafçı ikilemi her ne kadar bugün Türkiye siyasetine her düzeyde hakimse de, bunu kabul etmeyeceğiz.

Pekâlâ, bu ikilik Türk solunu böldü de Türk sağını bölmedi mi? Hem de nasıl. Öyle bir böldü ki, bazı parçaların esamesi bile okunmuyor artık. Emperyalizme en teslimiyetçi kesimler sürekli olarak daha az teslimiyetçi ve daha modernist görünenleri tasfiye etti. DP, AP, ANAP, DYP ve AKP’nin hepsi bir öncekini arattı. Bugünden geriye bakarsanız DP AKP’nin yanında bağımsızlıkçı bile sayılabilir. Ama o DP ve CHP’nin her ikisi de İttihatçıların içinden çıkmışlardı ve komplocu siyaset anlayışını terk etmediler. DP’den AKP’ye beş parti (küçükler hariç) sayarken CHP hep aynı kalmış gibiydi ama bu sadece dış görünüşteydi. Bu partide de bağımsızlıkçı kadrolar sürekli tasfiyeye uğramış ve nihayet günümüzdeki teslim olmuş, AKP’nin yedeğine girmiş bir CHP yapısı oluşturulmuştur. Ama buna niye şaşmalı ki? Nice solcular AKP’nin kapısında el pençe durup şakşakçılık yaparken, CHP’ye mi kalacaktı direnmek.

……….

Türkiye’nin yenilikçilerini ve muhafazakarlarını tanımlamak da kolay değildir. Yenilikçi Mustafa Reşit Paşa Tanzimat Fermanı’nı okumak üzere Gülhane Parkı’na giderken saatlerce padişah münecciminin en uygun zamanı tayin etmesini beklemişti. Mithat Paşa sürgüne gönderilirken İstanbul’da ayaklanma olacak diye korkulmuş, halbuki tek kişi bile başını pencereden dışarı çıkarmamıştı. Bizim yeniliğimiz müneccimle geldi, yenilikçimiz de sürgüne ve ölüme tek başına gitti. Yeniye yönelik her şey ya yukarıdan indirildi, ya da kriz ortamında kabul ettirildi. Meşrutiyet subayların dağa çıkmasıyla, Cumhuriyet de yurdun işgaline karşı direnişle geldi. Öte yandan muhafazakar olanların çoğu (önemli istisnalar vardır) işbirlikçiydi. Yenilikçi kanada karşı olmak için tüm değerlerini satmaktan ve sonsuz bir ikiyüzlülükten imtina etmediler. Bugün de yeni İslami burjuvazinin batıya özentisi dillere destan değil midir? Yenilikçi/muhafazakar ikilemi tecimsel çıkarlar için mevzilenme olanağı olarak da kullanıldı bu arada.

Türk insanının ezici çoğunluğu kendisini sınıf esasına göre değil, bu ikilemdeki (varsayılmış) yerine ve tutumuna göre belirliyor. Ekonomideki yeri ne olursa olsun, sınıf kavramı bizde pek benimsenmiş değildir. Emekçi sınıftan olanların çoğu, bu durumu geçici bir sıkıntı olarak algılamakta ve geleceklerini bu konumda görmemektedir. Bunu kırk yıl önce de çok iyi biliyor ve ifade ediyor, ancak zamanla durumun değişeceğini umuyorduk. Beklentimiz gerçekleşmediği gibi, tam tersi oldu. Sınıf bilinci, küçük rantların beklentisi içindeki sadaka ve cemaat kültürü karşısında daha da geriledi. Gelmiş geçmiş bütün iktidarlar Anadolu’nun ve Trakya’nın bütün kaynaklarını yağmalattırarak (ormanlar, kıyılar, kent arazileri, su havzaları, kamu varlıkları, belediye kaynakları) nispi dengeyi devam ettirdiler. Yağmaya alışmış bir toplum yarattılar. Bu rant dolaşımı dikey-yatay belli bir sosyal hareketlilik de yarattı. Dolayısıyla, solun emekçi sınıflarla zaten zayıf olan bağı giderek marjinal hale gelirken, anti-emperyalist demokrasi mücadelesi de bağımsız bir çizgide gelişmek yerine Türkiye’nin temel kültürel-siyasi ikilemine bağlı kalarak cılızlaştı. Bu durum bağımsız solun işini son derece zorlaştırmaktadır. Son nesillerdeki gençlerin çoğu İtilafçı-teslimiyetçi, bir kısmı da İttihatçı çizgiye kaydı. Aralarında iyi unsurlar tabii ki var, daha da kazanılabilir, ama genelde bunlara kayıp nesiller olarak bakabiliriz. Geleceğin büyük kavgalarında fazla yer almayacaklar.

Geleceğin büyük kavgalarından söz ediyoruz. Bu mücadelelerin alacağı öngörülemez biçimler her şeyden önce ülkenin sahip olacağı-elinde tutacağı-geliştireceği-iç ve dış talandan koruyabileceği kaynaklar ve dış müdahaleler tarafından belirlenecek. Bu arka plan içerisinde neler yapılabileceği ise gelecekteki liderliğin kalitesine, yani düşünme, üretme ve yönetme yeteneğine bağlı olacak.

     M.Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!