Mahir Seçim Hesaplarına Sığmaz!- Mehmet Ali Yılmaz

Abdullah Öcalan’ın Mahir Çayan’ı HDP’lilere “emanet” etmesi üzerine; tarafı ve tanığı olduğum,

yaklaşık kırk yıl önce meydana gelmiş iki olayı yazmanın anlamlı olacağını düşündüm. Bu “olay”ların ilki 1974 sonlarında, ikincisi de 1975 sonbaharında meydana geldi.
ADYÖD BASKINI SONRASI BİR TARTIŞMA
1974 senesi faşistlerin 12 Mart dönemi sonrasında silahlı saldırılarını başlattıkları yıldır. Üniversitelerin açılmasından sonra ilk büyük saldırılarını ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’ın gelişini protesto amaçlı ADYÖD’ün resmi yönetimini oluşturan arkadaşların başlattığı boykotu bahane eden ülkücüler, ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi’ne 8 Kasım 1974’de saldırdılar. Bu saldırıda ODTÜ’de 8 ODTÜ öğrencisi tabanca, bıçak ve şişle ağır olmak üzere, 20 öğrenci de hafif yaralanmıştı. Hacettepe’de ise biri tabanca ile ağır olmak üzere çok sayıda öğrenci yaralanmıştı.

1974 sonbaharında faşistler, okulları ele geçirmek ve daha da önemlisi ortaya çıkan iktidar boşluğunu, (Ecevit-Erbakan koalisyonu dağılmıştı), kurulacak sağ partiler koalisyonu tarafından doldurmasını sağlamak için var güçleriyle saldırıyorlardı. Saldırıya uğrayan okullardan biri de DTCF’siydi. Bu okuldaki devrimci-ilerici öğrencilere karşı yürütülen saldırıları teşhir etmek ve engellemek amacıyla, Aralık başlarında bir sabah DTCF önünde ve civarında ADYÖD’ün bildirisini dağıtmaya başladık. ODTÜ’den çok sayıda genç örgütlü bir şekilde bu eyleme katıldık. Önce okul civarında faşistlerle yer yer kavgalar çıktı, sonra da polisle çatışma meydana geldi. Bu olayların ardından Kızılay-Sümer Sokaktaki ADYÖD binasına gittik. Biraz sonra polisler tarafından ADYÖD basıldı ve hepimizi gözaltına aldılar. 162 kişi olan bizler Ankara emniyet Müdürlüğünün altıncı katındaki salonda 3-4 gün tutulduk.

Emniyetin salonunda kalabalıktan neredeyse adım atacak yer yoktu. Ağır bir havasızlık hüküm sürüyordu ve sağlıksız bir ortamda kalıyorduk. Bu durumu protesto etmek için açlık grevine başladık. Bu arada imkân buldukça kendi aramızda tartışmalar-sohbetler de yapıyorduk. Burada yapılan tartışmalardan biri Ertan Önal (ışıklar içinde yatsın) ile Abdullah Öcalan arasında gerçekleşti.  Taner Akçam’ın da dâhil olduğu bu tartışma sırasında onun konuşup konuşmadığını hatırlamıyorum ama ben dinlemekle yetindim. Onlar üçü salondaki bir bankta oturuyorlardı, bense önlerinde dikiliyordum. Bu konuşma esasen “ulusal sorun” etrafında yapıldı. ADYÖD yönetimine “Cepheciler”in (THKP-C taraftarlarının) adayı olarak giren Apo, Mahir Çayan’ın bazı görüşlerini eleştirmeye çalışıyordu. Mahir’in “emperyalizme karşı birlikte mücadele, birlikte örgütlenme” tezini ve “Kemalizm ve ittifaklar” politikasını eleştiriyor ama karşısında bir alternatif de ortaya koymuyordu. Bu arada Mahir’in ulusal soruna bakışının olmadığını da söylüyordu. Bu dönem, onun Mahir’in görüşlerinden koparak “Kürt sorunu”nu keşfetmeye başladığı zamanlar olsa gerek.

Sonra bizi Mamak Cezaevine götürdüler ve B Blok’a attılar. Bir-kaç gün sonra askeri mahkemeye çıkardılar ve bıraktılar. Çıkar çıkmaz Taner’le doğruca SBF’ye gittik ve daha nefes almadan karşıdaki SBF-DER’de düzenlenen toplantıya katıldık.

Bu toplantıda, biz içeride iken sıkıyönetimin kapattığı ADYÖD’den sonra ne yapacağımızı ve faşist saldırılar karşısındaki tutumuzu konuştuk. ADYÖD’ün son zamanlarında kurulan ODTÜ Komisyonu’nun çalışmasını sürdürmesinin önemi üzerinde de durduğumuzu hayal meyal hatırlıyorum. Bu komisyon iki ay sonra ODTÜ-DER’e dönüşecekti.

KURTULUŞ AYRILIĞI SÜRECİNDE SBF YURDUNDA YAPILAN TARTIŞMA
Yurttaki tartışma, görünürde AYÖD (Ankara Yüksek Öğrenim Derneği) içinde cereyan eden ama kökleri 12 Mart dönemine uzanan bir fikir ayrılığının devrimci pratik içinde giderek vücut bulması sürecinde meydana geldi. 1975 yazında THKP-C ve Dev-Genç geleneğinden gelenler arasında önemli bir ayrılık yaşandı. Sonradan adı “Kurtuluş” olan grubu oluşturan arkadaşlarla bizim aramızda bu ayrılığın meydana gelmesi üzerine gençlik içinde yoğun tartışmalar ortaya çıktı. Zaman zaman sürtüşmelere yol açan bu tartışmaların ana eksenini Mahir Çayan’ın görüşlerini “savunmak” ya da “inkâr etmek” oluşturuyordu. Biz, Mahir Çayan’ın görüşlerini ve stratejisini günün koşulları içinde savunduğumuzu, “Kurtuluşçu” arkadaşların ise bu görüş ve stratejiye eleştirilerinin olduğunu ve hatta esasına karşı olduklarını, o dönemin TKP’sine yakın bir çizgiyi benimsediklerini ileri sürüyorduk. Özellikle “ideolojik önderlik” konusunda, “emperyalizmin üçüncü bunalım dönemi” ve bununla bağlantılı olan “emperyalizmin içsel olgu olması” tezine karşı eleştiriler yapmaya çalıştıklarını düşünüyorduk. Bilhassa “öncü savaşı”, “ittifaklar sorunu ve Kemalizm” hakkındaki Mahir’in görüşlerini ilk zamanlar açıkça olmasa da esasta reddediyorlardı. Yine mücadele anlayışı ve çalışma tarzı konularında da farklı şeyler söylemeye çalışıyorlardı. Sonuçta her ne kadar “geçmişe sahip çıkıyoruz” deseler de bize göre, THKP-C’nin belirleyici görüşlerini ve eylem çizgisini benimsemiyorlardı. Kürt meselesinde de “sömürgecilik” tezini savunarak emperyalizme karşı “birlikte mücadele, birlikte örgütlenme” anlayışının karşısında yer alıyorlardı. Biz gençler olarak, bu grubun gençliğin faşizme karşı mücadelesini sekteye uğratmakta olduğunu, gençliğin Ankara’da demokratik yöntemlerle oluşturduğu merkezi örgütünü etkisizleştirmek istediklerini, daha da önemlisi Mahir’in görüşlerini benimsemediklerini, sağa kaydıklarını vb eleştiriler yöneltiyorduk. Onlar da bizi “Madem Mahir’in görüşlerini savunuyorsunuz, haydi öncü savaşı yapın” diye sıkıştırmaya çalışırlardı.

Aramızdaki mücadelenin en fazla keskinleştiği alan, dönemin koşullarının da gereği gençlik alanıydı. Ayrılığın ilk günlerinde, karşımızda yer alan bu arkadaşların temel taktikleri, AYÖD’ü ele geçirmekti. Bunu başaramazlarsa derneği fiilen etkisizleştirerek ilk adım olarak bizim önümüzü kesmeyi düşündükleri anlaşılıyordu. Önce AYÖD yönetiminde çoğunluğu ele geçirmeyi denediler. Mustafa Kaçaroğlu’nun müthiş çabalarına rağmen yönetimden ancak iki kişiyi etkileyebildiler. Okullarda da bekledikleri etkiyi yaratamadılar. Bu durum onları daha da gerginleştiriyor ve bu gerginliğin yarattığı sertlik de her kesimden gençliği rahatsız etmekle kalmıyor; faşizme karşı verilen mücadeleyi de olumsuz etkiliyordu. İşte bu ortamda herkesin katıldığı bir toplantı yapılması ve ortaya çıkan bu sorunun tartışılması önerisi geldi. Bu öneriye biz de katıldık ve SBF yurdunun yemekhanesinde geniş bir toplantı düzenlendi. Tartışmalar, ayrılık konuları ve daha da çok AYÖD ve gençlik mücadelesi etrafında cereyan ediyordu. Kaçaroğlu ve diğer muhalefet gruplarının temsilcileri AYÖD yönetimi olarak bize sert eleştiriler yöneltiyorlardı. Yönetimden Ali ile ben toplantıdaydık. Yine bizden birçok arkadaş da oradaydılar. Mustafa Kaçaroğlu, kısa konuşacağını söyleyerek söze başladı ve AYÖD’ün MAYÖD olduğunu, kendilerinin FAYÖD’ü oluşturduklarını ilan etti. Yani demek istiyordu ki; AYÖD bitti, biz fiili AYÖD’ü kurduk, herkes bu oldubittiyi kabul etsin! Konuşmasında mealen şu anlama gelecek şeyler de söylemişti: “mücadelede delikanlılık işidir, biz bu mücadeleyi fiilen veriyoruz”… Bizden de bu konuşmaya cevap verilmişti…

Bu toplantıda farklı gruplardan ve kesimlerden arkadaşlar da vardılar ve onlar da konuştular. Onlar da bu ayrılık dolayısıyla AYÖD yönetimini eleştirerek gençlik içinde mesafe almaya çalışıyorlardı. Bu toplantıda Abdullah Öcalan da konuşanlardan biriydi ve konuşmasında Mustafa Kaçaroğlu’nun söylediklerine “katıldığını” ifade etti. Böylece 1975 sonlarında hangi tarafta yer alacağını kitlenin önünde açıklamış oluyordu.

Burada iki karşı tarafın arasında cereyan eden ideolojik, politik ve tarihsel bir çatışmaya tanıklık ediyorduk. Mahir’in temsil ettiği süreç Türkiye Devrimi’ni hedeflerken; diğer süreç ise onun bu hedefinden kopuştu, onun karşısında konumlanan çizgiydi. Daha sonra oluşan Kurtuluş hareketi de, PKK de Türkiye Devrimi’nden kopuş sürecinin içinde yer almışlardır. Bu siyasi akımların temeldeki ortak noktaları Mahir’in görüşlerinin reddiyesi üzerine kurulmuş olmalarıdır.

Mahir’in tarafı Türkiye Devrimi’nin tarafıydı. Türkiye’yi emperyalizmin tahakküm ve gizli işgalinden kurtararak gerçek demokrasiye ve sosyalizme ulaştırmak onun ana stratejisiydi.

Yukarıda anlattığım tartışmalar aslında bu iki karşıt tarafın tartışmasıdır, yapılan tarihsel bir hesaplaşmaydı. Bu hesaplaşmanın günümüzde de devam ettiğini görüyoruz. Bugün de karşı taraf, devrimci çizgiyi savunanların hepsini içlerine almak, mas etmek istemektedir. Ama hala bu ideolojik ve politik taarruza karşı direnç gösterenler de bu ülkede vardır ve var olmaya devam edeceklerdir. Önderlikteki (öyle görünenler de diyebiliriz) zaaflara rağmen ana devrimci akıma yakınlık duyan geniş bir kesim hayatın birçok alanında var olmaya devam etmektedir. “Emanet”in, Türkiye Devrimi çizgisinin gerçek sahipleri de onlardır. Onlar bu ana damarın seçim hesaplarına kurban edilmesine de izin vermeyeceklerdir.

Seçimlerde kim kiminle ittifak yaparsa yapsın ama buna Mahir’i ve onun devrimci düşüncelerini karıştırmaya kalkışmasın.

Mehmet Ali Yılmaz

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!