Marksist Değer Kuramında

 

 

MARKSİST DEĞER KURAMINDA “DÜŞÜNME GÜCÜ” SORUNU

VE DİFERANSİYEL DEĞER

 

                                                                                             Mehmet UYSAL

                                                                                         

Giriş

Kapital’in başlangıcındaki “Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği,  ‘muazzam bir meta birikimi’ olarak kendini gösterir, bunun birimi tek bir metadır (vurgu bize aittir M.U).Araştırmalarımızın bu nedenle metanın tahlili ile başlaması gerekir sözleriyle, Marx, kapitalist toplumun incelenmesinde “meta”yı temel birim, yapıtaşı olarak belirlemiştir.[1] Marksizmde, metanın ve meta üzerinden kapitalist toplumun anlaşılmasında “değer kuramı” kilit bir rol oynar. Marx, kapitalist toplumun çözümlenmesinde temel birim olarak aldığı metanın içindeki değeri sergiledikten sonra, “metaları değerli kılan nedir?” sorusundan hareketle, “emek-değer kuramı”nı kurar ve buradan kapitalist üretim ilişkilerinin odak noktası olan “artı-değer sömürüsü”nü belirler.

 

Marx’ın “metayı değerli kılan nedir?” sorusundan hareketle, “değer kuramı”nı nasıl kurduğunu, ana çizgileriyle ortaya koyalım.

 

1. Marksist Değer Kuramı

 

Marx, değer kuramını kurmaya, kapitalist üretim biçiminin temel birimi, yapıtaşı olarak belirlediği  metayı çözümleyerek başlar.

 

1.1 Meta Nedir?

 

Meta, pazarda satılmak amacıyla üretilmiş maddedir. Meta her şeyden önce, insanların bir ihtiyacını gideren bir şeydir. Metanın bu özelliği onun “kullanım değeri”dir. Bir maddenin kullanım değeri yoksa, o madde meta özelliği kazanamaz, çünkü müslüman mahallesinde salyangoz satılamaz. Ekmeğin kullanım değeri, beslenme ihtiyacımızı, giysinin kullanım değeri de giyinme ihtiyacımızı gidermesidir. Kısaca bütün metalar, meta olabilmek için her şeyden önce bir kullanım değeri taşımalı, yani “faydalı” olmalıdır.

 

Meta, ikinci olarak, bir şey karşılığında değişilen bir şeydir. İki şeyin birbiriyle değişilebilmesi için, her ikisinin de bir değer taşıması ve bu değerler arasında eşdeğerlilik ilişkisi kurulabilmesi gerekir. Metaların değişimi bir vakıa olduğuna göre, bunların içinde, aralarında eşdeğerlilik ilişkileri kurulabilmesini sağlayan, hepsinde ortak bir değer var demektir. İşte bu ortak değer de metaların “değişim değeri”dir.

 

Meta, üçüncü olarak “üretilmiş bir şey”dir. Soluduğumuz hava, yolda rastladığımız pınardan içtiğimiz su meta değildir. Ancak tüplere sıkıştırılmış oksijen, pet şişelere doldurulmuş kaynak suyu metadır. Çünkü bunlar “üretilmiş şeyler”dir. Markist değer kuramında üretim, “emek-gücü” tarafından gerçekleştirilir. Marx emek-gücünü şöyle tanımlar: “Emek-gücü ya da emek kapasitesi sözünden, insanın kendisinde bulunan ve hangi türden olursa olsun bir kullanım-değeri üretirken harcadığı ussal ve fiziksel yeteneklerinin  tümü anlaşılmalıdır” [2]

 Marx’ın bu tanımdan, insanın sadece adale gücünün değil, akıl gücünün de “emek-gücü” kavramnı kapsamında olduğu anlaşılmaktadır.

 

Meta “değişim” denilen bir hareketi yapan madde ve değişim metalar arasında eşdeğerlilik ilişkileri kurularak gerçekleşebilen bir hareket olduğuna göre, metalar arasında eşdeğerlilik ilişkileri kurulmasını sağlayan nedir? Başka bir deyişle, “değişim değeri” denilen şey nereden kaynaklanır?

 

1.2 Metalar Arasında Eşdeğerlilik İlişkilerini Sağlayan Şey Nedir?

 

Acaba metalar arasındaki eşdeğerlilik ilişkileri kurularak değişim hareketini sağlayan şey, metaların hepsinde bulunması zorunlu olan kullanım değerleri, yani faydaları mıdır?

 

Fayda, meta ile tüketici arasında bir ilişki olup, metanın tüketilmesi sırasında uyanan “tatmin duygusu” olarak dışavurur. Bir metanın tüketicilerde uyandırdığı tatmin duygusu farklı farklı olabileceği gibi, aynı metanın aynı tüketicide uyandırdığı tatmin duygusu farklı zamanlarda farklı da olabilir. Bu nedenle, metaların faydaları ölçülebilir ve birbiriyle kıyaslanabilir olmadığı için, kullanım (fayda) değeri ile metalar arasında bir eşdeğerlilik ilişkisi kurulması mümkün değildir. O halde metalar arasında eşdeğerlilik ilşkileri kurulmasını sağlayan şey, onların kullanım değeri değildir.

 

Acaba metalar arasında eşdeğerlilik ilişkileri kurulmasını sağlayan şey, bütün metaların emek-gücü harcanarak üretilmiş olması olabilir mi?

 

İlk bakışta bütün metalar emek-gücü ürünü olduğu için, aralarında eşdeğerlilik ilişkileri kurulabiliyor gibi gözükse de, her bir meta türünün farklı nitelikte emek-gücü tarafından üretiliyor olması, “farklı nitelikte emek güçleri nasıl ortak bir ölçü ile ölçülebilir ve kıyaslanabilir?” sorusunu hatıra getirmektedir. Örneğin bir fırıncının, bir terzinin, bir mühendisin emek güçleri nitelikçe birbirinden farklıdır. Bunlar için birbirine dönüştürülebilir ve böylece kıyaslanabilir bir ölçü birimi ne olabilir?

 

Marx bu sorunu, “somut emek” ve “genel olarak (soyut) emek”, “basit emek”, “karmaşık emek” ve “gerekli emek müddeti” kavramları ile çözer.

 

Marx’a göre emek gücü bize belli, somut bir emek gücü olarak görünür. Örneğin biz emek-gücünü terzilik, fırıncılık, elektrik mühendisliği olarak; bunların etkinliğinin sonucunu da elbise, ekmek, elektrik olarak görürüz. Kullanım değerini üreten de belli, somut emek güçleridir. Ancak hangi türden olursa olsun, bütün emek-güçleri, etkinliğini belli bir süreyle harcanırsa gösterebilir. Fırıncı, terzi, elektrik mühendisi emek gücünü belli bir süreyle kullanıp harcamadıkça, ekmeğin, elbisenin, elektriğin ortaya çıkması mümkün değildir. Öyleyse her meta belli bir “emek müddeti” içerir. Bir metayı “belli bir emek müddeti içeren madde” olarak düşündüğümüzde, onu, kendisini meydana getiren bütün somut emek-gücü biçimlerinden arındırmış; onlar arasındaki terzi, fırıncı, mühendis vs. nitelik farklarını bir niceliğe dünüştürmüş, somut emeklerin içinden “emek”i soyutlamış, böylece genel olarak emeği yani soyut emeği elde etmiş oluruz. İşte değişim değerinin kaynağı, bütün metaların belli bir süreyle harcanmış emek-gücü ürünü olmasıdır. Marx’ı dinleyelim: “….müddetle ölçülen emek, gerçekte farklı insanların emeği olarak görünmez, tersine, çalışan farklı insanlar emeğin basit organları olarak görünürler. Başka bir deyişle, mübadele değerinde görünen emek genel insan emeği diye nitelendirilebilir.”[3]

 

Kuşkusuz bütün emek güçleri aynı nitelikte olmadıkları için, harcandıkları süre kıyaslanabilir değildir. Örneğin aynı sürede harcanmış “fırıncı” biçimindeki emek gücünün ürünü ile “elektrik mühendisi” biçimindeki emek gücünün ürünü aynı değerde olmayacaktır. Bu nedenle farklı nitelikte emek güçlerinin de niceliksel büyüklük olarak ifade edilerek kıyaslanabilir hele getirilmesi gerekir. Bu sorun da basit emek vekarmaşık emek kavramları ile aşılabilir. En basit emek-gücü, örneğin “vasıfsız işçi” birim kabul edilerek ve diğer emek güçleri bunun üst katları, örneğin 1 mühendis=10 fırıncı, 1 terzi = 4 vasıfsız işçi biçiminde niceliksel büyüklükler olarak ifade edilerek çözümlenebilir. Esasen pratikte olan ve yaşanan da budur.

 

Öte yandan, aynı türden emek güçleri çok çeşitli müddetlerde harcanarak aynı meta elde edildiğinde, hangi emek müddeti değişim değerinin belirlenmesinde esas alınacaktır? Örneğin, aynı ekmek, odun fırınında beş dakikada, elektrikli fırında üç dakikada üretiliyorsa, değişim değerine hangi emek müddeti esas alınmalıdır. Buna Marx “gerekli emek müddeti” kavramı ile cevap verir. “….metanın ihtiva etitği emek müddeti, o metanın üretimi için gerekli emek müddetidir, yani belli genel üretim şartları içinde aynı metadan yeniden üretmek için gerekli emek müddetidir.[4]

 

Demek ki “gerekli emek müddeti”, üretimin teknolojik ve insani koşulları tarafından belirlenir. Bu haliyle gerekli emek müddeti, her bir meta için ölçülebilir, yani niceliksel bir büyüklük olarak ifade edilebilir.

 

İşte metaların değişim konusu olabilmesini sağlayan şey de üretimleri için gerekli emek müddetidir. Her meta, üretimlerinin teknik ve insani koşulları tarafından belirlenen ve niceliksel bir büyüklük olarak ifade edilebilen bir “gerekli emek müddeti” içeriyorsa, bunlar arasında eşdeğerlilik ilişkileri kurulabilir, böylece değişim konusu olabilirler.

 

Kapital’in başlangıç cümlelerini kullanarak soracak olur isek; kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, “muazzam bir meta birikimi” olarak kendini gösteriyorsa, kapitalistler bu muazzam meta birikimini nasıl sağlarlar?

 

1.3 Sermayenin Hareketi ve Artı-Değer

 

Kapitalist toplumun ilk göze çarpan görüntüsü, bir “sermaye hareketi” olmasıdır. O halde muazzam meta birikiminin nasıl gerçekleştiğini, bu hareket içinde aramak gerekir.

 

 

Sermayenin hareketine baktığımız zaman, onun üç biçime bürünerek hareket ettğini görürüz. Sermaye önce “para-sermaye” olarak görünür, bunu “üretken-sermaye”, onu da “meta-sermaye” biçimi izler. Kapitalist üretim tarzındaki muazzam meta birikimi, sermayenin, bu üç biçime büründüğü, üç evreden geçerek hareket ettiği devri içinde gerçekleşir. Marx bunu (P – M – P’)  olarak formüle  etmiştir. Öyleyse sermayenin büyümesi, onun hangi evresinde ya da evrelerinde, nasıl gerçekleşir?

 

Acaba sermaye, para-sermaye evresinde büyüyor olabilir mi?

 

Kapitalist, ister paranın mülkiyetine sahip olsun isterse ödünç almış olsun, onu hareket ettirmeden herhangi bir gelir elde edemez. Hareketsiz para, sermaye değil, sadece “hazine”dir. Hazineleşerek durmuş para da durduğu yerden gelir getirmez. Para sahibi hazinesini büyütmeye niyetlendiği anda, parası, sermaye kimliğini kazanır. Ancak para para ile değiştirilmekte gelir getirmez, paranın para-sermaye kimliğini kazandıktan sonra, büyüyebilmek için, meta kimliğine bürünerek, tekrar para kimliğine -büyümüş olarak- dönmesi gerekir. O halde sermayenin büyümesi, para-sermaye evresindeyken gerçekleşmiş olamaz.

 

Acaba para sahipleri, para-sermayeleriyle meta satın alıp, onu satınalma fiyatından daha yüksek bir fiyatla satarak, sermayeyi büyütmüş olabilirler mi?

 

Bütün kapitalistlerin ucuza alıp pahalıya satabilecekleri ya da bazı kapitalistlerin karının diğerinin zararı olacağı düşünülürse, metaları ucuza alıp pahalıya satmanın, toplumsal sermayenin büyümesi, meta birikimini arttırması üzerindeki genel etkisi sıfırdır.

 

Sermayenin büyümesi, hareket devresinin para-sermaye ve meta-sermaye evrelerinde gerçekleşmediğine göre, üretken-sermaye evresinde birşeyler oluyor olmalı ki, kapitalist üretim tarzında sermaye “muazzam meta birikimi” olarak büyüyor. Acaba üretken-sermaye aşamasında neler oluyor da sermaye büyüyor?

 

Kapitalistin sahibi olduğu veya ödünç aldığı para, para-sermaye olup, bu parayla makine, araç gereç, hammadde, ara malları, enerji ve emek-gücü satın alınmasıyla, para-sermaye, üretken-sermayeye dönüşür. Para-sermaye ile satın alınan bu şeylerin hepsi (emek-gücü de dahil) metadır. Bu şeylerin kullanılmaları ve harcanmaları sonucunda yeni bir “meta” ortaya çıkar. Makine, araç ve gereçler kullanılmakla, enerji, hammadde ve ara malı tüketilmekle değerleri artmaz; bunların değeri yeni metaya aynen geçer. Bu nedenle, bunların metanın değerinin artmasına, sermayenin büyümesine etkileri nötrdür. Geriye, sermayeyi büyüten etken olarak sadece “emek-gücü” kaldığına göre, acaba emek-gücünün hareketi sermayeyi nasıl büyütür?

 

Kapitalizmde emek-gücü de bir metadır, bu nedenle diğer bütün metalar gibi onun da bir değişim değeri vardır. Diğer bütün metalar gibi  emek-gücünün de değişim değeri, onun yeniden üretimi için gerekli emek müddetidir. Emek-gücünü satıp satmamakta tamamen özgür olan, ancak kendi yeniden üretimi, yani yaşamak için onu satmak zorunda olan işçi, emek gücünü günlük, haftalık vs. belli bir ücret karşılığında, belli bir süre için, kapitaliste satar. Ücret, işçinin kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddetinin tam karşılığı olan paradır. Kapitalist, işçiye kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddetine tekabül eden parayı öder, ancak karşılığında, onun çalışabileceği tüm zamanı satın alır. İşte sermayeyi büyüten “muazzam meta birikimi”ni oluşturan da bu ilişkidir. Acaba bu ilişki, sermayeyi nasıl büyütür?

 

Marksist değer kuramına göre, emek-gücünün sermayeyi büyütmesi, işçinin kendi yeniden üretimi için gerekli süreyi aşan sürede kapitalist için çalışmasıyla gerçekleşir. Örneğin işgünü on iki saat olsun. Kapitalistin para-sermayesini yatırdığı ve değişmeyen sermaye”[5]olarak adlandırılan; üretim araçları, hammadde, diğer yardımcı madde ve malzemelerin üretimi için gerekli emek müddeti dört saat, kapitalistin işçiye ücret olarak ödediği ve “değişen sermaye” olarak adlandırılan; işçinin kendi yeniden üretimi için gerekli yaşam kalım maddeleri için gerekli emek müddeti de dört saat olsun. Bu durumda işçi dört saat üretim araçları vs. yi oluşturan değişmeyen sermayeyi yerine koymak için, dört saat değişen sermayeyi ya da kendi kendi yeniden üretimi için gerekli yaşam kalım maddelerinin üretimi için çalışıyor, kalan dört saat de kapitalist için çalışıyor demektir. Çünkü bir işgünü sonunda üretilen metanın içinde oniki saatlik emek kristalize olmuş, başka bir deyişle emek değeri on iki saat olan bir meta ortaya çıkmıştır. Bunun dört saatinde üretim araçları vs. nin değeri ürüne aktarılır. Dört saatinde işçinin emek gücünün yeniden üretimi için gerekli müddetle ölçülen değeri ürüne aktarılır. Kalan dört saat ise, işçinin kapitalist için çalıştığı müddettir. İşçinin kapitalist için çalıştığı bu müddette üretilen değer “artı-değer”dir.[6] Böylece on iki saatlik işgününde üretilen metanın piyasada satılmasıyla; mal bedelinin dört saate tekabül eden kısmıyla, üretim araçları vs için ayrılmış -değişmeyen- sermaye, mal bedelinin diğer dört saate tekabül eden kısmıyla işçiye ödenen ücretten ibaret olan –değişen– sermaye yerine konmuş, mal bedelinin kalan dört saate tekabül eden kısmıyla da işçinin kapitalist için çalıştığı sürede üretilen artı-değer kapiatalistin kasasına girmek suretiyle, gerçekleşmiş olur. Metanın içindeki emek değerinin dört saati işçiye kendisinin yeniden üretimi için ücret olarak ödenmiş, kalan dört saatlik emek de kapitaliste ait olmuştur. İşte kapitalistin zenginliğinin kaynağı, böylece üretilen artı-değerdir.  O halde sermayeyi büyüten şey artı-değerdir. Para-sermayenin geliri olan faizin, meta sermayenin geliri olan ticaret karının, üretken sermayenin geliri olan sanayi karının ve toprak sahiplerinin geliri olan toprak rantının kaynağı, sermayenin üretken sermaye evresinde üretilen artı-değerdir.

 

Şimdi burada “kapitalizm hukuken insanların bağımsızlığı ve eşitliği üzerine kurulu bir toplum biçimi olduğuna ve bu çerçevede işçi de bağımsız ve eşit bir birey olduğuna göre, acaba işçi, kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddeti olan dört saatten daha uzun süre kapitalistin zenginliğini arttırmak için çalışmak zorunda mıdır?” diye bir soru akla gelebilir. Kapitalist toplumda, işçi gerçekten hukuken bağımsız ve eşit bir bireydir. Öte yandan kapitalist toplumda işçi, yaşamak için emek-gücünden başka satacak hiçbir şeyi, Marx’ın deyimiyle “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan” bir insandır. Bu nedenle işçi emek-gücünü kapitaliste satmaya “mahkum”dur. Ancak bu hukuki bir mahkumiyet değildir. İşçi emek gücünü kapitaliste özgür iradesiyle, kapitalist ile yaptığı bir sözleşmeyle satar. Alınıp satılan şey, yani “meta”, işçinin emek-gücüdür. Bu sözleşmede işçinin yükümlülüğü, emek-gücünü, bir iş günü, bir iş haftası gibi belli bir süreyle kapitalistin emrine vermek, kapitalistin yükümlülüğü de, işçiye, işçinin kendini yeniden  üretmesi için gerekli emek müddetiyle ölçülen değerini ücret olarak ödemektir.  Kapitalist bu yükümlülüğünü tam olarak yerine getirir. Başka bir deyişle, ödenen ücret, tamı tamına işçinin kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddetiyle ölçülen değeri kadardır. Kapitalist buna karşılık, işçinin sözleşmede belirlenmiş süre boyunca vereceği işte çalışmasını ister. Kapitalistin bu isteği de sözleşmeye uygundur. Acaba işçi, bir “bağımsız ve eşit birey” olarak, emek-gücünü, kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddeti kadar bir süre için satma koşuluyla bir sözleşme yapamaz mı? Böyle bir sözleşme, kapitalist için “dostlar alış verişte görsün” anlamında olacağı için, kapitalist de “bağımsız ve eşit birey” olarak, böyle bir sözleşme yapmaya yanaşmayacaktır. Öyle ya, kapitalist para sermayesini, üretim araçlarına, hammaddeye, malzemelere ve emek-gücüne yatırıp, bunların hareketiyle meydana getirdiği metayı satıp, başlangıçtaki para sermayeyi aynen geri alacaksa, bu işe neden kalkışsın ki? Paralarını istiflediği hazinenin yerinde su mu çıkmıştı, dursaydı durduğu hazinede. Kapitalistin parasını hareket ettirmekten amaçladığı şey; işçiyi, işçinin kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddetinden daha uzun süreyle çalıştırıp, artı-değer elde ederek zenginliğini arttırmak olduğu için, işçinin emek- gücünü belli bir süreyle satın alma koşuluyla sözleşme yapmak ister. İşçi de yaşamak için emek-gücünden başka satacak bir şeyi olmadığı için böyle bir sözleşmeye razı olur. Emek-gücünü kapitalistin emrine vermiş işçinin ne süreyle çalıştırılacağı, işçinin fizik dayanıklılığına ve işçi sınıfının  ve kapitalistin siyaset güçleri arasındaki “güç dengesi”ne bağlıdır. Ancak çalışma süresinin sınırı; işçinin fiziki dayanıklılığını aşamayacağı gibi, artı-değer üretiminin yapılamayacağı bir sınırın altına da inemez. Her iki sınırın da aşılması, kapitalistin toplumsal olarak, işçi sınıfının da fiziki olarak ortadan kalkması sonucunu doğurur. 

 

Marx iki tür artı-değer tespit etmiştir. “İşgününün uzatılmasıyla üretilen artı-değere ben mutlak artı-değer diyorum. Buna karşılık gerekli emek zamanının kısaltılması ve bunun sonucu olarak işgününün iki kısmının uzunluklarından doğan artı-değere nisbi artı-değer diyorum.”  [7]

 

1.4 Mutlak ve Nispi Artı-Değer

 

Artı-değer, işçinin kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddetini aşan müdetle çalışmasından doğan değer olduğuna göre, yukarıdaki tanımla, Marx, mevcut artı-değer kitlesinin arttırılma yollarını ifade etmektedir. 

 

Bu tanıma göre, yukarıdaki örneğimizde mevcut işgünü on iki saat iken, bunun 14 saate çıkarılması halinde, işçinin uzatılmış olan iki saatte ürettiği değer “mutlak artı-değer”dir. Mutlak artı-değerde, üretimin teknik koşullarında herhangibir değişiklik olmayıp, sadece işgünü uzatılarak, işçinin kapitalist için çalıştığı süre arttırlmıştır.

 

Nispi art-değer, işçinin kendi yeniden üretimi için gerekli tüketim maddelerini üreten sektörlerdeki teknolojik ilerlemenin sonucudur. Tüketim maddelerinin üretildiği sektörlerin daha ileri teknoloji kullanmalarıyla, bunların ürettiği metaların üretimi için gerekli emek müddeti kısalır. Bu kısalma sonucunda işçinin kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddeti kısalır. Yukarıdaki örneğimizi sürdürürsek; işçinin kendini yeniden üretmek için gerekli emek müddeti dört satten üç saate düşer, on iki saatlik işgünü uzunluğunun ve üretim araçlarının değerinin değişmediği varsayımıyla, artı-emek zamanı da bir saat artarak beş saate çıkar. İşte, bu bir saatte üretilen art–değeri de Marx “nispi artı-değer” olarak adlandırmıştır.

 

Marx, Kapital’de, nispi artı-değer kavramını ortaya koyduktan sonra, “Gene de, nispi artı-değer üretiminin daha iyi anlaşılması için, yalnızca buraya kadar vardığımız sonuçlara dayanarak aşağıdaki düşünceleri ekleyebiliriz.” diyerek[8], nispi artı-değer kavramı içinde yer alan ve “artı-değer fazlası” olarak adlandırdığı kavramı açıklar.

 

1.5 Artı-Değer Fazlası

 

Artı-değer fazlasını açıklamada Marx, “metanın bireysel değeri” ve “metanın toplumsal değeri” kavramlarını kullanır.  Bu iki kavramın ayırdedici belirlenimi ise, “teknoloji”dir. Metanın bireysel değeri, bireysel kapitalist tarafından yönlendirilen bir üretim sürecinde,  belli bir teknoloji kullanılarak üretilmiş metada içerilmiş olan emek müddeti ile ölçülen değerdir. Metanın toplumsal değeri ise, kapitalistler tarafınan yaygın olarak kullanılmakta olan ve “toplumca gerekli emek müddeti”ni belirleyen bir teknoloji kulanılarak üretilmiş metada içerilmiş olan emek müddeti ile ölçülen değerdir. Bireysel kapitalist, genele göre, daha ileri teknoloji kullanıyorsa metasının bireysel değeri toplumsal değerden küçük, daha geri teknoloji kulanıyorsa büyük olacaktır.

 

 Marx, metanın bireysel ve toplumsal değeri kavramlarını kullanarak, artı-değer fazlasının nasıl oluştuğunu şöyle açıklar: “Eğer altı penide (1 şilin=12 peni.-ç.) 1 saatlik emek somutlaşmış ise, altı şilinlik bir değer, 12 saatlik bir işgününde üretilebilir. Diyeim ki, emeğin bugünkü üretkenlği ile, bu 12 saatte, 12 parça mal üretilsin. Her mal için kullanılan üretim aracının değeri yarım şilin olsun. Bu koşular altında her parça mal bir şiline malolur: bunun altı penisi üretim araçlarının değeridir, altı peni de bu araçlar ile çalışılarak eklenen yeni değerin. Diyelim ki, şimdi bir kapitalist, emeğin üretkenliğini iki katına çıkarmanın yolunu bulsun ve 12 saatlik işgününde, bu maldan 12 parça yerine 24 parça üretsin. Üretim araçlarının değeri aynı kalmışsa, her parça malın değeri dokuz peniye düşecek, bunun altı penisi üretim araçlarının değeri, üç penisi de emeğin eklediği yeni değer olacaktır. Emeğin üretkenliği iki katına çıktığı halde, bir günlük emek, gene eskisi gibi altı şilinlik yeni bir değer  yaratacak, ama bu değer, şimdi eskisinin iki katı mala dağılmış olacaktır. Şimdi her parça mal, bu değerin 1:12’si yerine 1:24’ünü, altı penilik değer yerine üç penilik bir değer taşımış olacaktır; ya da bunu şöyle de söyleyebiliriz: şimdi üretim araçlarına, bunların mal haline dönüşmeleri sırasında, tam bir saatlik emek-zamanı yerine yalnızca yarım saatlik emek-zamanı katılmıştır. Bu malların her birinin değeri, şimdi toplumsal değerin altında olur;bir başka deyişle, aynı malın ortalama toplumsal koşullar altında üretilen büyük yığınından daha az emek-zamanına mal olmuştur. Her parça mal, ortalama olarak bir şiline malolur ve iki saatlik toplumsal emeği temsil eder; ama değişen üretim tarzı altında, yalnızca dokuz peniye malolur, ya da 11/2 saatlik emeği içerir. Ama bir metanın gerçek değeri, onun bireysel değeri değil, toplumsal değeridir; yani gerçek değer, bir malın her ayrı durumda üreticiye malolduğu emek-zamanı ile değil, onun üretimi için toplumsal olarak gerekli emek-zamanı ile ölçülür. Bu nedenle, yeni yöntemi uygulayan ve ürettiği metaı bir şilinlik toplumsal değeri üzerinden satan kapitalist, bu malı bireysel değerinin üç peni fazlasına satmıştır ve böylece üç penilik bir artı-değer elde etmiştir.”[9] Marx, aynı konuda devamla şöyle der: “Ne var ki, öte yandan, bu yeni üretim yöntemi yaygınlaşıp da bu bireysel metaın ucuzlatılmış değeri ile toplumsal değeri arasındaki fark ortadan kalkar kalkmaz, artı-değer fazlası da yokolup gider.”[10]

 

Bu noktada, Marx’ın artı-değer fazlası kavramına bir sorumuz var: acaba Marx’ın ‘artı-değer fazlası’ dediği değer, bir ‘artı-değer’ midir?

 

Artı-değer, işçinin kendi yeniden üretimi için gerekli süreyi aşan sürede ürettiği değer olduğuna göre, yukarıdaki örnekte, emeğin üretkenliğinin iki katına çıkarılması, böylece metanın bireysel değerinin 9 peniye düşmesine karşılık, piyasada, toplumsal değeri olan 12 peniden (ya da 1 şilinden) satılmasıyla sağlanan “fazla”yı, artı-değer kavramı içinde ya da artı-değer kavramı ile ilintili bir olgu olarak açıklamak mümkün olamaz. Öyle ya emeğin üretkenliğinin artması sonucu, örneğimizdeki birim metanın değeri 12 peniden 9 peniye düşmüş olup, artı-değer 9 penilik yeni değerin içinde yer almıştır. Yeni teknoloji ile üretilmiş 9 penilik metanın 12 peniden satılmasıyla, sadece 9 penilik değerin içinde yer alan artı-değer gerçekleştirilmiş olur ve 12-9= 3 penilik fazlanın bu artı-değer ile hiçbir ilgisi yoktur. Başka bir deyişle, sözkonusu metanın bireysel ve toplumsal değerleri arasındaki fark olan 3 peninin kaynağı, bu metanın üretimi için harcanmış emek-gücü değildir. Öte yandan, aynı 3 peniik fazlanın kaynağı, başka metalar içindeki emek-güçleri ya da artı-değerler de olamaz. Çünkü, değişim sırasında, başka metalar içindeki artı-değere el koyabilmek için, metalardan birisinin “üretilmesi için toplumca gerekli emek müddeti”nin üstünde bir müddete tekabül eden değerden satılması gerekir. Ancak, örneğimizde böyle bir durum sözkonusu olmayıp; bireysel olarak 9 peniye malolmuş olan meta, azami olarak 12 peni fiyatla, yani toplumsal değeri üzerinden ya da bireysel değerinin üstünde ama toplumsal değerinin altında bir bedelle satılmaktadır.  Sözkonusu 3 penilik “fazla” artı-değerden kaynaklamadığına göre, bunu “artı-değer fazlası” olarak adlandırarak, artı-değer olgusunun içinde ya da artı-değer ile ilintili bir olgu olarak düşünmek gerçeklere uygun bir düşünce değildir. Bireysel ve daha ileri teknoloji ile toplumsal ve nispeten geri teknolojilerden kaynaklanan 3 penilik “fazla”nın artı-değer ile bir ilgisinin olmaması nedeniyle, sözonusu “fazla”yı, biz, artı-değerin dışında bir değer olduğunu ifade etmek üzere “diferansiyel değer” olarak adlandırdık.

 

Ortada 3 penilik bir diferansiyel değer olduğuna, bu değerin kaynağı artı-değer olmadığına göre, acaba diferansiyel değerin kaynağı nedir? Bu soruyu sormamızın nedeni ya da bizi bu soruyu sormaya yöenelten şey; Marx’ın “artı-değer fazlası” dediği şeyin artı-değer ile bir ilgisinin olmaması ve Marksiszm’in bu “fazla”nın nereden kaynaklandığını, “değer kuramı” ve bu kuramın temel kavramlarından olan “emek-gücü” kavramı çerçevesinde açıklayamamasıdır. Acaba, Marksizm, sözkonusu “fazla”nın kaynağını değer kuramı ve emek-gücü kavramı çerçevesinde neden açıklayamamaktadır?

 

Bu sorunun cevabını bulabilmek için, her şeyden önce diferansiyel değerin kaynağının ne olduğunu bulmak, bundan sonra da diferansiyel değerin kaynağı olan olgunun Marksizm tarafından nasıl ele alındığını ortaya koymak gerekmektedir.

 

1.6 Diferansiyel Değer Nereden Kaynaklanır? 

 

Diferansiyel değerin oluşumuna bakıldığında, ilk göze çarpan şey; yukarıdaki örneğimizde üç peni olan bu değerin, meta üretiminde daha ileri teknoloji kullanılarak maliyetin düşürülmesinden kaynaklandığı görülür. Öyle ya yukarıdaki örnekte, daha ileri teknoloji kulanılması sonucu, her bir metaya katılan emek 6 peniden 3 peniye, metanın değeri de 12 peniden 9 peniye düşmüştür, ancak metasının maliyeti ucuzlayan kapitalistin, metasını piyasa fiyatı olan 12 peniden satarak elde ettiği 3 penilik değer, bir artı-değerden değil, tamamen ileri teknoloji kullanmaktan kaynaklanmıştır. Başka bir deyişle, bu üç penide, sözkonusu metanın üretiminde çalışmış olan işçinin hiçbir katkısı yoktur. Çünkü, işçinin kapitaliste karşı yükümlülüğü, ileri olsun geri olsun şu veya bu teknolojiyi uygulamak değil, kapitalist önüne hangi alet ve makineyi koymuş olursa olsun, taahhüt ettiği süre boyunca kapitalistin işyerinde çalışmaktır. Bu çalışması sırasında ondan beklenen şey; kendi yeniden üretimi için gerekli süreden daha uzun süre kapitalistin işyerinde çalışıp, artı-değer üretmektir.  Örneğimizdeki; ileri teknoloji kulanılması sonucu, değeri 12 peniden 9 peniye düşmüş  metanın, 9 penilik yeni değerinin artı-değer bölümü olan 3 peniyi üretmekle, işçi kendisinden beklenen işlevi yerine getirmiştir. Bu nedenle işçinin,  kapitalistin elde ettiği 12-9=3 penilik fazla değerin yaratılması ile hiçbir ilgisi yoktur. Bizim diferansiyel değer dediğimiz bu fazlalık, tamamen teknolojik ilerlemeden kaynaklanmıştır.

 

Teknoloji, insan aklının düşünme etkinliği sonucunda elde ettiği ve üretimde kullandığı bilgi, alet ve yöntemlerdir. İleri teknoloji ise, üretimde kullanılmakta olanlara göre daha gelişmiş olan bilgi, alet ve yöntemlerdir. Teknoloji düşünme etkiliğinin ürünü ise, diferansiyel değer de daha ileri teknolojinin sonucu oluşuyorsa, diferansiyel değerin temel kaynağı, insan aklının düşünme etkinliğidir.  

 

Diferansiyel değerin kaynağının insan aklının düşünme etkinliği olduğunu böylece tespit ettikten sonra, Marksizmin, ileri  teknolojinin kapitaliste sağladığı “fazla”yı artı-değer kuramı çerçevesinde neden açıklayamadığını ortaya koyma çabalarımız kapsamında, “acaba Marksizm, düşünme etkinliğinin üretimdeki rolünü nasıl ele almaktadır?” sorusunun cevabını arayacağız.

 

Düşünme etikinliği bir iş; akıl tarafından yapılan bir iştir.  Düşünme etkinliği, insan aklının düşünme gücünden kaynaklanır. Bu nedenle, üretime düşünme etkinliği ile katılan aklı ifade etmek üzere, “düşünme gücü” kavramını kullanacağız. Marksizmin, düşünme gücünün üretimdeki rolüne ilişkin düşüncelerini ortaya koyup değerlendirmeden önce, düşünme gücünün neliğine ilişkin düşüncelerimizi ortaya koymak istiyoruz.

 

2. Düşünme Gücü

 

2.1 Düşünme Gücü Nedir?

 

Düşünme, aklın etkinliğidir. Düşünme gücü, insanın aklından kaynaklanan güçtür. Akıl, duyu organları, sinirler ve beyinden oluşan bir sistemdir. Düşünme etkinliği, aklın, ilişki ve etkileşim içinde olduğu olgulardan izlenimler alması, aldığı izlenimleri kavram yapması ve kavramlarla bilinç oluşturması, böylece evrenin soyut bir modelini kurması ve yaşamda kalmak için yapacağı hareketleri bilincinin ışığında tasarlaması biçiminde gelişen bir süreçtir. İnsan olgulardan daha kapsamlı ve derinden izlenimler alabilmek amacıyla gözlem, deney ve bilgi işleme aletleri yapmıştır. Aklın olguların derinliklerine nüfuz eden uzantıları olduğu için, gözlem, deney ve bilgi işleme aletlerini de “akıl” kavram içinde düşünmek gerekir. En basit dürbünden Hubble teleskopuna, ilkel abaküslerden saniyede milyonlarca işlem yapabilen bilgisayarlara,en en basit büyüteçten elektron mikroskopuna  kadar, bütün “düşünme aletleri” de “akıl” kavramı içindedir.

 

Başlangıçtan itibaren hep toplum halinde yaşadıkları için, insanlar, düşünme etkinliklerini, bir toplumsal ilişkiler sistemi içinde gerçekleştirirler. İnsanların düşünme etkinliğinde aralarında kurdukları ilişkiler sistemini “toplumsal akıl” olarak adlandırıyoruz. Toplumsal akıl, dil ile birbirine bağlanmış bir bireysel akıllar arası iletişim sistemidir. Toplumsal akıl, bireysel akıllar tarafından taşınıp gerçekleştirilir. İnsanların başlangıçtan itibaren toplum halinde yaşadıkları bir vakıa ise, her insan bir toplumsal akıl sisteminin içine doğar, dil aracılığı ile kendinden önceki toplumsal aklın bilinç mirasını devralır, ömrü boyunca sürdürdüğü düşünme etkinliği sırasında edindiği bilgi ve deneyimlerini de dil aracılığı ile sözler haline getirerek toplumsal aklın bilincine ekler ve gelecek kuşaklara aktarır. Dil, toplumsal aklın, hem içinde bilgilerini biriktirip muhafaza ettiği bir “hazine” hem de bu hazineyi güncelde ve kuşaktan kuşağa iletişmede kullandığı bir “araç”tır.

 

2.2 Düşünme Gücü Nasıl Hareket Eder?

 

Toplumsal aklın düşünme gücü, “felsefi”, “bilimsel”, “teknolojik” ve “tasarımsal”etkinlikler biçiminde hareket eder. Toplumsal aklın bu dört etkinliği birbirinden bağımsız değildir. Toplumsal akıl, felsefi etkinlikle; kendi kendini harekete geçirebilme, herşeyi kapsayabilme, kapsadığı herşey üzerinde düşünme etkinliğinde bulunabilme, düşünerek bilgisini edindiği şeylerin hareketine egemen olabilme yeteğine sahip, bu yeteneklerinden dolayı “mutlak özgür bir şey” olarak kendini keşfeder. Bilimsel etkinlik, toplumsal aklın felsefi etkinlikle keşfettiği mutlak özgürlüğünü, diğer şeyler üzerinde düşünme etkinliğinde bulunmak suretiyle yaşamasıdır. Teknolojik etkinlik, aklın bilimsel etkinlik sırasında edindiği bilgilerin yaşam koşullarını iyileştirmede nasıl kullanılabileceğinin düşünülmesidir. Tasarım etkinliği ise, aklın teknolojik etkinlik sırasında edindiği bilgilerin nasıl alet, makina, araç gereç haline getirilebileceğinin düşünülmesidir. Örneğin, bilincinde “ben aklımla her şeyi bilebilirim” -felsefi- düşüncesi bulunan Arşimed’in suyun hareketini incelemesi ve bu inceleme sırasında “suyun kaldırma kuvveti”ni bulması bilimsel etkinliktir. Arşimed’in suyun kaldırma kuvvetinden yüzen cisimler yapılabileceğini düşünmesi teknolojik etkinliktir. Yine Arşimed’in yüzen bir cisimin nasıl yapılabileceğini düşünmesi de tasarım etkinliğidir.  Kısacası, insan, aklının özgür olduğunu bilmeden  bilimsel etkinlikte, bilimsel etkinlikte bulunmadan teknolojik etkinlikte, teknolojik etkinlikte bulunmadan tasarım etkinliğinde bulunamaz. Bu nedenle, toplumsal aklın düşünme gücünün  dört etkinliği, birbirine bağlı, birbirinden türeyen evreler olarak gelişir.

 

Düşünme gücünün bu dört etkinliğini, “yapma etkinliği(imalat)” izler. Yapma etkinliği düşünme gücünün hareketinin son evresi olup, bu evrede düşünme gücü adele gücü ile işbirliği yaparak ürünü meydana çıkarır.

 

Üretim faaliyetinde bulunan insanlara baktığımız zaman, kimisinin faaliyetinde adale gücünün ağırlık taşıdığını, bazı işleri yapmak için yüksek düzeyde bilinç gerekmediğini; kimi işler için  adale gücü yanında  nispeten yüksek bir bilinç gerektiğini; kimi işlerin de hiç adale gücü kullanılmaksızın sadece bilinç kullanılarak yapıldığını görüyoruz. İşte hiç adale gücü kullanılmaksızın, adale işini yönlendirmekle ilgili olmaksızın,  başka bir deyişle yapma etkinliği ile birlikte etkimeksizin, sadece bilinç kullanılarak yapılan işlerde kullanılan düşünme gücünü, biz “salt düşünme gücü” olarak adlandırıyoruz.  Felsefi, bilimsel, teknolojik ve tasarımsal etkinlikler, birer salt düşünme gücü etkinliğidir. Örneğin, temel bilimlerin (fizik, kimya, biyoloji) bulguları temel alınarak yapılan teknolojik ve tasarımsal düşünme etkinlikleri, salt düşünme gücü ile gerçekleştirilen etkinlikler olup, bunların ürünleri de teknoloji ve tasarım olarak ortaya çıkar. Demek oluyor ki düşünme gücünü, “salt düşünme gücü”ve “adale gücüyle birlikte etkiyen ve/veya  adale gücünü yöneten düşünme gücü” olarak ikiye ayırmak gerekmektedir.

 

2.3 Salt Düşünme Gücü “Alet” Olarak Somutlaşır

 

İnsan, “alet yapması” ile hayvanlar aleminden ayrılarak “insan” sıfatını kazanmıştır. Alet yapmanın arkasında salt düşünme gücü ve bu gücün yaşam koşullarını iyileştirmek için kullanılması vardır. En basitinden en karmaşığına kadar bütün aletler, her şeyden önce bir “tasarım” olarak bilinçte, yani düşüncede, düşünme gücü kullanılarak “imal” edilir. Aletlerin tasarım haline getirilmesi, yani onların “zihinsel imalatı” sırasında, işin içine hiçbir adele gücü karışmaz. İşte, işin içine hiçbir adale gücünün karışmadığı bu zihinsel imalat, ya da “alet tasarımı”, salt düşünme gücünün etkinliği ile gerçekleştirilir. Bu nedeledir ki en basitinden en gelişmişine kadar bütün aletler, insanın salt düşünme gücünün elle tutulur gözle görülür,  somut biçimleridir. Alet zihinde tasarım olarak “imal” edildikten sonra, doğadan elde edilen uygun maddeler ve malzemeler, yine düşünme gücünün yönetim ve denetimindeki adele gücü kullanılarak “alet” haline getirilir. Yapılan  bu aletler de, yine düşünme gücünün yönetim ve denetiminde kullanılarak üretim yapılır.

 

2.4 Salt Düşünme Gücünün Etkinliği “Fazla Ürün” Getirmiştir

 

Alet yapması, insanın yaşamda kalmada üstün düşünme yeteneğini kullanmasının en bariz göstergesidir. Diğer hayvanlara göre üstün düşünme avantajına sahip olması ve bu avantajını alet yaparak kullanması, insanı hayvanlar aleminden ayıran ilk “insanca” eylemdir. İnsan üstün düşünme yeteneğini göstermek ya da sırf alet yapmış olmak için değil, esas olarak yaşam koşullarını iyileştirmek için alet yapar. Yeni ve daha ileri aletler yapması, insanların yaşam koşullarını çok çeşitli biçimlerde iyileştirebilir. İnsanın üstün düşünme gücünün ürünü olan ve gerek üretimde gerekse günlük yaşamında kullandığı yeni ve daha ileri aletlerin yaşamın kolaylaşmasına etkileri sayılamayacak kadar çok ve çeşitlidir.  Yeni ve daha ileri aletlerle, yepyeni bir kullanım değeri içeren yepyeni bir meta yapılabileceği gibi mevcut metaların kullanım değerleri daha etkin hale getirilebilir ya da mevcut metaların üretimi çok arttırılabilir  ve böylece çok çok ucuzlayıp bollaşarak çok geniş kitlelerce satın alaınabilecek hale gelebilir.  Ancak biz anlatımda kolaylık olsun diye, yeni ve gelişmiş bir alet yapmanın yaşamı kolaylaştıran sonuçlarından bir tanesini; “fazla ürün”ü seçerek, düşünme gücünün ekonomik hareketteki rolünü acıklamada “fazla ürün” kavramını kullanacağız.

 

Fazla ürün, göreceli bir ilişkiyi ifade eden bir kavram olup, bir ürün miktarının fazlalığı ya da azlığı, başka bir ürün miktarına göreceli olarak söylenebilir. “Fazla ürün”ü, diğer koşullar veri iken daha ileri üretim teknik ve yöntemlerinin kullanılmasıyla, önceki üretim teknik ve yöntemleriyle elde edilebilen ürün miktarına göre artmış olan ürün miktarı anlamında kullanıyoruz. Tarımda karasabandan pulluğa, pulluktan traktöre; dokumacılıkta el tezgahlarından buharlı makine tezgahlarına geçmekle sağlanan ürün artışı “fazla ürün”dür.

 

2.5 Düşünme Temel Üretim Gücüdür

 

2.5.1 Bütün İşlerimizi Düşünerek Yaparız

 

Üretim yapmak bir “iş”tir. Her iş gibi üretim de “güç” kullanılarak yapılır. Üretim işinin yapılmasında kullanılan güçlere “üretim güçleri” denir. İnsanlar üretim işini, bir “alet” aracılığıyla yaparlar. İnsanların üretim işinde kullandıkları aletlere de “üretim araçları” denir. Üretim, üretim araçlarının üretim güçleri tarafından doğaya uygulanmasıyla yapılır. Üretim güçlerinin üretim araçlarını uyguladığı doğaya da “üretim konuları” denir.

 

Hayvanlar aleminin diğer türlerinin davranışlarında içgüdüler belirleyici bir rol oynarken, insanın davranışlarında içgüdünün nisbi yeri çok çok küçük olup, insanlar geniş ölçüde toplumsal düşünme etkinliği sonucunda edindikleri bilinçlerinin ışığında davranırlar. İnsanların bilinçlerinin ışığında davranmaları, bedensel hareketlerin akıl tarafından tasarlanıp yönetiliyor olması demektir. Diğer bütün davranışlardında olduğu gibi üretim etkinliğinde de bu böyledir. İnsanlar üretim işini, baştan sona bilinçlerinin ışığında yaparlar. En basit vasıfsız işçiden, ustabaşına, mühendisten bilgisayar programcısına kadar, üretim etkinliğinde bulunan bütün insanlar, işlerini bilinçleri doğrultusunda yaparlar. İlkel atalarımızın bir kırık dal parçasından yaptıkları sırıkla daldaki elmayı düşürmeleri gibi çok basit işlerden, uzay istasyonları kurmak gibi son derece karmaşık işlere, ilkel taş baltalardan uzay mekiklerine kadar, yapılmış bütün aletlerin ve gerçekleştirmiş bütün işlerin arkasında, insanın düşünsel etkinliğinin ürünü olan “bilgi” ya da “bilinç” ve bilince dayanan “tasarım” vardır.

 

 

 

 

2.5.2 Üretim Düşünme ile Başlamıştır

 

Eğer insan, henüz alet yapmayı beceremediği “insansı” olarak nitelenen dönemde olduğu gibi, yaşamda kalması için gerekli maddeleri, sadece beden gücünü kullanarak elde etmeye devam etseydi, şimdi hala taş devri öncesi dönemi sürüyor, taş ve ağaç kovuklarında yaşıyor, kurda kuşa yem oluyor, salgın hastalıklardan kırılıyor olabilirdi. Ancak insanı “insan” yapan şey, onun üstün düşünme yeteneği ise ve alet yapmasının ve yaptığı aletleri sürekli geliştirmesinin arkasında üstün düşünme yeteneği var ise, insanlığa uygarlık yolunu açan ve ona bu yolda kendisini sürekli aşmasını sağlayan şey, üstün düşünme gücü olsa gerektir. İnsanın birey olarak diğer hayvan türlerine göre çok çok üstün olan düşünme yeteneğinin etkinliği, düşünmenin toplumsal bir eylem olarak gerçekleştirilmesiyle, kozmik ölçülerle ölçülebilir ve diğer hayvan türleriyle bu ölçülerle kıyaslanabilir boyutlara  ulaşmıştır.

 

En basitinden en karmaşığına, en ilkelinden en gelişmişine kadar, yapılan bütün aletlerin ve gerçekleştirilen bütün işlerin arkasında bir düşünsel etkinlik varsa, insanı hayvanlar aleminden ayıran özelliği alet yapması, üretim deyince akla ilk gelen şey “alet” ise, alet de insanın salt düşünme gücünün etkinliği sonucunda yaptığı buluşların somutlaşması ise, insanın üretim etkinliği düşünme ile başlamış demektir.

 

Üretim düşünme ile başlamışsa ve en basitinden en karmaşığına, en ilkelinden en gelişmişine kadar, yapılan bütün aletlerin ve gerçekleştirilen bütün işlerin arkasında bir düşünsel etkinlik varsa, düşünme gücü, temel üretim gücüdür.

 

2.6 Tarihsel Gelişme İçinde Toplumsal Aklın Salt Düşünme Gücü ile

      Toplumsal Adale Gücünden Birbirinden Ayrılmıştır

 

İnsanın, içgüdü ve refleks ile yaptıkları dışında kalan ve büyük çoğunluğunu oluşturan, en basitinden en karmaşığına kadar bütün işlerinin, “bilincini oluşturan bilgi hazinesini kullanarak yaptığı tasarımları gerçekleştirme” biçiminde olmasına bakarak, “üretim düşünme ile başlamıştır” tespitini yapmıştık. Bireysel akılların ve toplumsal aklın bilgi hazinesi, aklın düşünme etkinliği sonucunda edinilen bilgilerle ileriye doğru sürekli genişleyen bir şey olduğuna göre, bundan hareketle aynı bilgi hazinesinin bilgi içeriğinin  geriye doğru gittikçe daha dar olduğu düşünülebilir. Bu akıl yürütmeyle en ilkel toplumların bilgi hazinesini düşündüğümüzde, bu hazinenin bilgi içeriğinin çok dar olduğu, bu nedenle o zamanlar herkesin her şeyi bilebildiği sonucuna varılabilir. Esasen arkeolojik ve antropolojik bulgular da bunu göstermektedir. Zamanla toplumsal aklın bilgi hazinesi genişledikçe, toplumsal yaşamın düşünme ve yapma etkinliği birbirinden ayrılmaya başlamıştır. Kuşkusuz, toplumsal yaşamdaki bütün insanlar düşünme etkinliği içinde olmuşlardır. Ancak, bazı insanların etkinlikleri içinde düşünme diğer insanlara göre daha daha geniş bir yer işgal etmiştir. Bu farklılaşmayı toplumsal işbölümünde, “alet yapma”da uzmanlaşan “zanaatçılar”ın ortaya çıkmasında görebiliyoruz. Gerçi zanaatçılar ortaya çıktığı zaman, bir çiftçinin bitki, bir çobanın hayvan yetiştirme bilgileri de epeyce genişlemiş olmalıdır. Ancak, zanaatçılar münhasıran alet yapmada uzmanlamış bir toplum kesimi; toplumsal aklın alet yapma bilgi ve deneyiminin taşıyıcıları olarak, yaptıkları işte düşünme gücünün oranı, çiftçilere ve çobanlara göre, adale gücünden daha yüksek hale gelmiştir. Özellikle aletlerin tasarımcısı durumundaki olan ustalar, “tasarımcı” olarak neredeyse salt düşünme gücü taşıyıcısı haline gelmişlerdir.

 

Öte yandan, üretim güçlerinin gelişmesi sonucunda toplumsal üretim de genişlemiş ve toplumlar  o zamana kadarki yaşam tarzlarına göre “fazla ürün” elde edebilir olmuşlardır. Fazla ürün, toplumsal yaşamdan bazı insanların fiili üretim etkinliğinden kopma olanağını sağlamış, “köleci toplum”un oluşmasıyla, bazı insanlar fiili üretim etkinliğinden kopmuşlardır. Fiili üretim etkinliğinden kopan insanların bir kısmı felsefe ve bilimle, yani salt düşünme etkinliği ile uğraşır olmuşlardır. Antik Yunan felsefesi ile başlayan entelektüel sıçramanın arkasında, fazla ürünün bazı insanlara sağladığı salt düşünme işi yapabilme olanağı vardır.

 

Yüzyıllar boyunca, salt düşünme gücünün felsefi ve bilimsel etkinliği ile teknolojik ve tasarımsal etkinliği, aralarında herhangi bir bağ olmaksızın süregitmiştir. 18. ve 19. yüzyılla kadar, felsefi ve bilimsel etkinlik filozoflar tarafından gerçekleştirilirken, teknolojik ve tasarımsal etkinlik zanaat ustaları tarafından gerçekleştirilmiştir. 18. yüzyıldaki Aydınlanma süreci içinde, toplumsal aklın o zamana kadar elde ettiği bilgi birikiminin çok geniş kitlelere yayılması, salt düşünme etkinliğinin bütünleşmesine zemin hazırlamıştır. 19. yüzyıl sanayi devrimi sırasında süratle artan kalifiye emek-gücü ihtiyacı, teknolojik ve tasarımsal etkinliğe katılacak genç insanların zanaat ustalarının atölyeleri yerine okullarda, belli bir bilimsel bilgi  temelinde kitlesel olarak eğitilmesini  gerektirmiştir. Böylece, aklın bilimsel, teknolojik ve tasarımsal etkinliği bütünleşmiştir.

 

Bilim, teknoloji ve tasarım eğitimi alanların bir kısmı, yapma etkinliği ile birlikte, yapma etkinliğinin organizasyonu, sevk ve idaresi işinde çalışırken, bir kısmı yapma etkinliğinden  tamamen koparak, salt düşünme işi yapar olmuşlardır. Üniversitelerde bilimsel, teknolojik ve tasarımsal araştırma ve eğitim, araştırma geliştirme (Ar-Ge) kurumlarında teknolojik ve tasarımsal faaliyette bulunanlar, toplumsal aklın salt düşünme gücü taşıyıcılarıdır. Bunların yapma etkinliği ile ya da adale gücü ile hiçbir ilgileri kalmamıştır.

 

2.7 Üretimde Düşünme Gücünün Ağırlığı Artıyor Adale Gücünün Ağırlığı Azalıyor

      Artı-Değer Azalıyor Diferansiyel Değerin Önemi Artıyor

 

Düşünme gücünün etkinliği geliştikçe, üretim etkinliğinde adale gücünün yeri giderek azalmakta, düşünme gücünün somutlaşması olan alet ve makinelerin ağırlığı sürekli olarak artmaktadır. Tarihten gözlediğimiz; adale gücünün yerini alet ve makine biçimine bürünen düşünme gücünün alması doğrultusundaki eğilim, bize, gerek insanın adale gücünün gerekse adele gücüyle birlikte etkiyen düşünme gücünün, bir gün üretimden tamamen çekileceğini, üretimin tamamen “düşünen makinalar” tarafından gerçekleştirileceğini göstermektedir. Ekonomiye tekellerin egemen olarak, rekabetin 19.yüzyılda sona ermesinden sonra 1970’li yıllardan itibaren dünya çapında yeniden canlanan rekabet nedeniyle sürekli yeni teknıoloji talebi, üretimi hızla “düşünen makinalar devri”ne doğru sürüklemektedir.

 

Bu eğilimin, artı-değer ve diferansiyel değer bakımından önemli sonuçları vardır.

 

Emek-gücünün yerini makineler aldıkça, işçinin kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddetini aşan sürede kapitalist için çalışarak, ürettiği  artı-değer giderek azalacak ve üretimin tamamen düşünen makinalar tarafından gerçekleştirildiği aşamaya gelindiğinde ise artı-değer sıfırlanacaktır.  

 

Artı-değer sömürüsü azaldıkça, kapitalist, zenginlik kaynağını diferansiyel değer ile besleyecektir. Bu nedenle, üretimde makinalaşma düzeyi yükseldikçe yükselen makineleşme kendi kendini besleyecek; her yeni teknoloji artı-değeri oransal gerekse kitlesel olarak azaltacağı için, kapitalistler azalan artı-değeri diferansiyel değer ile telafi etme yoluna gidecekler ve bu amaçla sürekli yeni yeni teknolojileri talep edeceklerdir.

 

Aslında her yeni teknoloji, metaların üretimi için gerekli emek müddetini kısaltmak suretiyle, meta maliyetini ucuızlatır. Ancak, toplumsal maliyetin ileri teknolojili bireysel maliyetten yüksek olması,  ileri teknolojiyi kullanan kapitaliste bir “tekel” konumu kazandırır. Çünkü o, elde ettiği düşük maliyet avantajı sayesinde, bireysel maliyetinin üstünde ama toplumsal maliyetin altında bir fiyatı piyasaya empoze edebilecek bir konuma gelir. Tekel konumu nedeniyle, diferansiyel değeri gerçekleştirerek elde ettiği kar, bu kapitalist için bir “tekel karı” niteliğindedir. Ancak rekabet ortamında herkes yeni teknoloji kullanabileceğinden, ileri teknoloji ile elde edilen tekel konumu geçicidir. Ancak, tekel konumunun sürekliliği, sürekli yeni teknoloji kullanımı ile sağlanabilir.[11] Son bir noktaya işaret ederek, düşünme gücünün neliğine ilişkin düşüncelerimizi ortaya koyduğumuz bu bölümü tamamlamak istiyoruz. Artı-değerin öneminin sürekli azalması, buna karşılık diferansiyel değerin öneminin sürekli artması, burjuvazinin toplumsal konumunda  inişe yol açarken, salt düşünme gücü taşıyıcılarının toplumsal konumunu yükselteceketir. Salt düşünme gücü sahiplerinin konumunun yükselmesinin yol açması olası sonuçlarına ilşkin düşüncelerimizi çalışmamızın sonunda ortaya koyacağız.

 

Düşünme gücünün neliğini böylece ortaya koyduktan sonra, bu çerçevede, aşağıda,  Marksizmin düşünme gücüne ilişkin düşüncelerini değerlendireceğiz.

 

3. Marksist Değer Kuramında Düşünme Gücü Sorunu

 

“Marksist değer kuramında düşünme gücü sorunu”ndan kasdettiğimiz şey; Marksist değer ve artı-değer kuramının, “salt düşünme gücü”nü içerememesidir. Bu bölümde, Marksist değer ve artı-değer kuramının salt düşünme gücünü içermekte nasıl yetersiz kaldığını göstereceğiz.

 

3.1 Marx Emek-Güçleri Arasındaki Niteliksel Farklılıktan Niceliksel Homojenliğe

 

Kapital’deki; “Emek-gücü ya da emek kapasitesi sözünden, insanın kendisinde bulunan ve hangi türden olursa olsun bir kullanım-değeri üretirken harcadığı ussal ve fiziksel yeteneklerinin  tümü anlaşılmalıdır” biçimindeki tanımı hatırlayacak olur isek; Marx’ta, düşünme gücü, “insanın ussal yetenekleri” olarak adlandırılarak, “emek-gücü” kavramının içinde yer almıştır.

 

Emek-gücünü, “insanın ussal ve fiziksel  yeteneklerinin tümü” olarak tanımlamakla birlikte, Marx, insanın ussal ve fiziksel yetenekleri ya da adale ve düşünme gücü arasında nitel bir ayırım yapmaz; tam tersine ussal ve fiziksel yetenekleri nispeten daha ağır basan emek türleri arasında  nicel bir ilişki kurulabileceğini düşünür. Çeşitli emek-güçleri arasındaki ilişkinin nicel bir ilişkiye dönüşmesini sağlayan kavram ise, “emek-gücünün üretim için gerekli emek müddeti” kavramıdır. Marx’tan okuyalım. “Emek-gücünün değeri, öteki her metada olduğu gibi, bu özel nesnenin üretimi ve dolayısıyla yeniden üretimi için gerekli emek zamanı ile belirlenir. Emek-gücü bir değere sahip olduğuna göre, kendisinde maddeleşmiş ortalama toplumsal emeğin belirli bir niceliğinden daha fazlasını temsil etmez. Emek-gücü, yalnızca, bir kapasite, ya da canlı bireyin gücü olarak vardır. Bunun sonucu olarak, emek-gücünün üretimi, bu bireyin varlığını öngörür. Belli bir bireyin emek-gücü üretimi, onun kendisini yeniden üretmesinden ya da varlığının devamından oluşur. Bireyin varlığını sürdürebilmesi için, belli miktarda geçim araçlarına gereksinmesi vardır. Bu nedenle, emek-gücünün üretimi için gerekli emek-zamanı, kendini bu geçinme araçlarının üretimi için gerekli zamana indirgiyor; başka bir deyişle, emek-gücünün değeri, emekçinin varlığını sürdürmesi için gerekli olan geçim araçlarının değeridir…İnsan  organizmasının belli bir sanayi dalında hüner ve beceri kazanabileceği şekilde değişikliğe uğramasını ve özel türde bir emek-gücü olabilmesini sağlamak için, özel bir öğrenim ya da eğitim gereklidir; bu da az ya da çok bir meta eşdeğerine malolur. Bu miktar, emek-gücünün az ya da çok karmaşık olma niteliğine göre değişir. Bu eğitim masrafları (basit emek-gücü için pek küçüktür) üretim için harcanan toplam değerin içerisinde pro tanto ( o ölçüde) yer alır.”[12]

 

Marx’ı okumaya bir başka kitaptan devam edelim. “Mübadele değeri nasıl oluyor da emek müddeti ile belirleniyor? Bunu iyice anlamak için şu temel fikirleri gözönünde tutmak gerektir: emeğin, kaliteden yoksun basit emeğe indirgenmesi; mübadele değeri yaratan yani meta üreten emeğin, asıl özelliğinin sosyal emek oluşu; kullanım değerinde gerçekleşen emekle, mübadele değerleri yaratan emek arasındaki fark.. Metaların mübadele değerlerini, ihtiva ettikleri emek müddeti ile ölçmek için, farklı emeklerin kendilerinin farklılaşmamış, yeknesak basit emeğe, kısacası nitelik bakımından aynı olan, bundan dolayı da, sadece nicelik bakımından farklı olan emeğe indirgenmesi gerekir… İyi ama, daha sıkı çalışmayı, daha üstün bir çabayı gerektiren ve ortalama seviyeyi aşan karmaşık emek n’olacaktır? Bu emek türü, üstün bir gücü gerektiren basit emekler toplamı haline gelir. Mesela, bir günlük karmaşık emek üç günlük basit emeğe eşittir. Karmaşık emeğin basit emek haline gelişini sağlayan kanunları daha sonra inceleyeceğiz. Ama karmaşık emeğin basit emek haline geldiği şüphesizdir, çünkü, mübadele değeri olarak, en karmaşık emeğin (yarattığı) ürün, belirli oranlar içinde, ortalama basit emeğin yarattığı  ürünle eşdeğerlidir. Demek ki karmaşık emek, bu basit emeğin belirli bir miktarına eşittir.”[13]

 

Yukarıya alıntıladığımız düşüncelerinden anlaşılacağı üzere, Marx, “emek-gücü”nden, adale gücünün ağırlıkta olduğu en basit emekçiden ustabaşılık, mühendislik gibi düşünme gücünün ağırlıkta olduğu daha karmaşık emekçi türlerine kadar uzanan emek-gücü sahiplerini kasdetmiş olup, hiç adele gücü kullanılmaksızın yürütülen ve adale gücünün sevk ve idaresi ile ilşkisi olamayan ve bizim “salt düşünme  gücü” olarak adlandırdığımız üretim gücü, Marksist emek-gücü kavramı içinde yer almamaktadır.

 

Öte yandan, insan “alet” yapması ile hayvanlar aleminden ayrılmışsa ve alet yapımı da  zihinsel imalat ilel başlamışsa, insanın üretim etkinliği, bir salt düşünme gücü etkinliği olarak başlamıştır. İnsanın bilgi birikiminin çok az, alet yapımının çok basit olduğu eski çağlarda, salt düşünme etkinliği ile düşünme gücünün yönetim ve denetiminde alet yapma ve bu aletleri kullanma aynı şahsın gerçekleştirebildiği bir etkinlik idi. Zamanla insanın düşünme gücünün etkinliği yükseldikçe, düşünme işinde bir toplumsal işbölümü oluştu ve bazı insanlar münhasıran salt düşünme işi ile uğraşmaya başladı. Toplumsal yaşamın gelişimi içinde mucitlerin ortaya çıkmasıyla bu işbölümü giderek belirginleşti ve işletmelere bünyesinde veya bağımsız Ar-Ge kurumlarının oluşmasıyla, salt düşünme gücünün, üretim sürecinin yapma etkinliğinden ayrılması elle tutulur gözle görülür hale geldi.

 

Yukarıdaki; “Düşünme Gücü” başlıklı bölümde, en basitinden en karmaşığına kadar, bütün aletlerin, her şeyden önce  bir tasarım olarak bilinçte, düşünme gücü kullanılarak “imal” edildiğini, aletlerin tasarım haline getirilmesi, yani onların “zihinsel imalatı” sırasında, işin içine hiçbir adale gücünün karışmadığını,  zihinsel imalatın “salt düşünme gücü” tarafından gerçekleştirildiğini, tarih boyunca, insan aklının düşünme etkinliği yükseldikçe, salt düşünme gücünün adale gücünden toplumsal olarak ayrıldığını belirtmiştik. Bilim ve teknolojik ilerlemede dev adımların  atıldığı, icatlar ve keşiflerde büyük sıçramaların yapıldığı 19. yüzyılda, salt düşünme gücünün üretim sürecinin yapma etkinliğinden ayrıllması epeyce belirginleşmişti. Bununla birlikte, salt düşünme etkinliğinin yapma etkinliğinden ayrılmış olmasını yakından izleyip gözlemiş olan Marx ve Engels, “zihinsel imalat”ın bir yapma etkinliğinden geçmeksizin maddeye dönüşemeyecğini düşünmüşler olsa gerektir ki, salt düşünme gücünü “ussal ve fiziksel yetenekler” olarak tanımladıkları “emek-gücü” kavramı içinde değerlendirerek, bu değerlendirme çerçevesinde, değer kuramına içselleştirmeye çalışmışlardır. Salt düşünme gücünün Marksist değer kuramı çerçevesinde, “emek-gücü” kavramı içinde nasıl yer alamayacağı,  bir teknolojik tasarımın meta olduğu varsayılarak, aşağıda, “olmayana ergi metodu” ile gösterilecektir.

 

 

 

 

3.2 Teknoloji Üretiminde “Gerekli Emek Müddeti” Sorunu

 

Tıpkı otomobil, ayakkabı, ekmek gibi, ussal yeteneğini kapitalistin hizmetine vermiş bir “salt düşünme gücü sahibi”nin ürettiği yeni bir teknoloji de bir “meta”dır. Marksist değer kuramına göre, bir meta olarak bir teknolojik tasarımın değişim değeri, üretilmesi için gerekli emek müddeti ile ölçülür. Öte yandan, Marx’a göre, salt düşünme gücü de -ussal yetenekler olarak- emek-gücü kapsamında olduğu için, düşünme gücünü kapitalistin hizmetine vermiş olan bir bilim ve teknoloji adamının emeğinin değeri de, bu emeğin kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddeti ile ölçülür.   Marksist değer kuramına göre, yaptıkları sözleşme gereği, kapitalist, bilim ve teknoloji adamından, emek-gücünün tam değerini ödemesi karşılığında “x tekniği” adlı bir kullanım değeri üretimi için çalışmasını bekler. Kapitalistin, “kapitalist olarak” bilim ve teknoloji adamının çalışmasından beklentisi, onun kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddetini aşan süreyle çalışarak artı-değer yaratmasıdır. Bilim ve teknoloji adamının çalışması sonucunda üretilen teknolojinin, “üretilmesi için gerekli emek müddeti” ile ölçülen değişim değeri üzerinden, meta olarak satılması ile, içindeki artı-değer gerçekleşir ve kapitalistin zenginliğine eklenir.  Teknolojinin sahibi olan kapitalistin, bunu bir başkasına meta olarak satması ile kendi işinde kullanması, arasında, meta olmak bakımından bir fark yoktur.

 

Bilim ve teknoloji adamının kendi yeniden üretimi için gerekli emek müddeti, onun bir “karmaşık emek-gücü sahibi” olabilmek, bunun için “bilim ve teknoloji adamı” formasyonunu ve deneyimini kazanabilmek için harcadığı zamanın maliyeti olarak hesaplanabilir ve bu hesaba dayanarak, onun ücreti, bir basit emek-gücü sahibinin emeğinin değerinin belli bir katı olarak ifade edilebilir. Bunda herhangi bir sorunumuz yok. Ancak yeni bir teknolojinin üretilmesi için gerekli emek müddetinin, Marksist değer kuramı içinde kalınarak hesaplanmasında bir sorun vardır.

 

Marx “gerekli emek müddeti”ni “….metanın ihtiva etitği emek müddeti, o metanın üretimi için gerekli emek müddetidir, yani belli genel üretim şartları içinde aynı metadan yeniden üretmek için gerekli emek müddetidir” biçimindetanımlıyor. Bu tanıma göre, örneğin bir otomobilin üretimi için gerekli emek müddeti, üretimde kullanılan teknoloji ve işgücünün niteliği göz önüne alınarak, neredeyse kesin olarak hesaplanabilir. Ancak aynı kesin hesaplamayı bir yeni otomobil teknolojisinin üretimi için yapmak mümkün değildir. Çünkü otomobilin kendisinin üretiminde olduğu gibi, bilim ve teknoloji ile uğraşan insanların ne kadar süreyle çalışıp, nasıl bir yeni otomobil teknolojisi üreteceklerini önceden bilmek mümkün değildir. Yeni bir teknoloji bir tek bilim ve/veya teknoloji adamının kafasında bir anda bir şimşek çakması ile üretilmiş olabileceği gibi, kolektif çalışan çok sayıda bilim ve teknoloji adamının yıllar süren çalışmaları sonucunda üretilmiş olabilir. Ancak kafada şimşek çakarcasına üretilmiş teknoloji yıllar süren çalışmalarla üretilmiş teknolojiye göre çok daha önemli bir teknolojik gelişme olabilir. Yeni bir teknolojinin ne kadar süreyle “ussal emek-gücü” harcanarak üretildiği, ancak ve ancak bu teknoloji üretimi tamamlandığında bilinebilir. Bununla birlikte, yeni bir teknoloji üretimi tamamlandığında, bunun üretimi için harcanan  emek müddeti bilinse bile, yukarıda belirtildiği üzere, üretilmeleri için harcanmış emek müddeti, çeşitli müddetlerde üretilmiş ileri teknolojilerin öneminin farklı olabilmesi nedeniyle, bir teknoloji üretimi için bilim ve teknoloji adamının geçirdiği  zaman dilimi, “salt düşünme gücünün etkinliği sonucunda üretilmiş bir meta” olarak, o teknolojinin değişim değerinin tespitine esas alınabilecek bir “üretimi için gerekli emek müddeti” olarak alınamaz. Eğer bilim ve teknoloji adam(lar)ının teknoloji üretimi için geçirdiği zamanlar, “gerekli emek müddeti” olarak kabul edilip, bu müddet, onların ürettiği teknolojiden kapitalistin elde ettiği artı-değerin hesaplanmasına esas alınırsa, bundan abes sonuçlar çıkabilir. Örneğin, çok ileri ve kapitaliste önemli bir rekabet gücü sağlayan bir teknolojinin üretimi için harcanan zaman, düşünme gücü kullananların yeniden üretimi için gerekli emek zamanından kısa olabilir ve bu durumda  artı-değer eksi çıkabilir. Ya da çok uzun zaman harcanarak bulunmuş, ancak kapitaliste önemli bir rekabet avantajı sağlamayan bir teknoloji çok yüksek bir artı-değer sağlıyormuş  gibi görünebilir. O halde, “düşünme gücü sahipleri”nin ürettikleri teknolojinin  kapitalistin zenginliğini nasıl arttırdığının açıklanmasında, Marksist artı-değer kuramı yeterli olamamktadır. Ancak, düşünme gücü istihdamı da kapitalistlerin zenginliğine zenginlik kattığına ve hatta 1970’lerden itibaren izleyip gözlediğimiz gidişat kapitalistlerin zenginliğinin artmasında, “entelektüel sermaye” olarak adlandırılan düşünme gücünün ağırlığı hızla arttığına göre, acaba düşünme gücünün kapitaliste sağladığı zenginlik hangi yol(lar)la gerçekleşmektedir?

 

Yine Marksist artı-değer kuramı içinde kalmaya çalışarak konuyu tartışmayı sürdürelim.

 

3.3 Diferansiyel Değer Artı-Değer Sayılabilir mi?

 

İleri teknolojinin değeri, üretimi için gerekli emek müddeti ile ölçülemiyorsa, ancak onun da “meta” olarak bir  değeri varsa, bu değerin ölçüsü ne olabilir. Yeni teknolojinin kapitaliste Marx’ın “artı-değer fazlası” dediği, bizim “diferansiyel değer” olarak adlandırdığımız bir getiri sağlar. 

 

Yeni teknolojinin değeri, onun üretilmesi için düşünme gücü sahiplerinin belli bir çalışma müddeti ile belirlenemediğine göre, ancak ve ancak kapitaliste sağlayacağı “diferansiyel değer” ile ölçülebilir. Bu durumda, yeni teknolojinin sağlayacağı diferansiyel değerin içindeki; bilim ve teknoloji adamının çalışması için gerekli alet ve edevatın değerini bir tarafa bırakırsak, acaba diferansiyel değer ile bu değeri üreten bilim ve/veya teknoloji adamının kendi yeniden üretimi için gerekli emeğin karşılığı olan ücret arasındaki fark “artı-değer” olarak nitelendirilebilir mi?

 

Ussal yeteneğin artı-değer oluşturmasını Marx, nisbi artı-değer kavramı ile çözümler. Marks’ın nisbi artı-değer kavramı kapsamında konuya yaklaşırsak, ussal yeteneğin ürünü olan teknoloji, emek-gücünün kendi yeniden üretimi için gerekli emek süresini kısaltır ve emek-gücünün kısalan sürede ürettiği değere kapitalist el koyar, kapitalistlerin el koyduğu bu artı değer nisbi artı-değerdir. Marx’ın nispi artı-değer kavramında, yeni teknolojinin getirisi ile bilim adamının ücreti arasındaki farktan doğan bir artı-değer yer almamakla birlikte, bilim ve/veya teknoloji adamının bir kapitaliste bağımlı olarak araştırma yaptığı varsayımı altında, ilk bakışta, bu farkı artı-değer olarak nitelemek mümkün gibi görünmektedir. Çünkü, kapitalist, bilim adamını, kendi yeniden üretimi için gerekli süreyi aşan bir süreyle çalıştırmış ve bu çalışma süresince bilim adamı kapitalist için, yeni teknolojinin getirisi ile ölçülen bir “meta” üretmiştir. Ancak nisbi artı-değer kavramı, salt düşünmenin ürünü olan yeni teknolojinin getirisini “artı-değer kavramı”nın içine alamamaktadır. Çünkü, (yukarıdaki; “Artı-Değer Fazlası” başlıklı bölümde de açıklandığı üzere) nisbi artı-değer emek-gücünün fiziki yeteneğinin nisbeten daha uzun süre kullanılmasından doğmakta, sadece fizik yeteneğin nisbeten daha uzun kullanılmasının sonucu oluşmakta, ussal yeteneğin doğrudan sonucu olan yeni teknolojinin diferansiyel değer olarak adlandırdığımız getirisi, nisbi artı-değer kavramı içinde yer alamamaktadır.

 

Buraya kadar, salt düşünme gücünün Marksist değer kuramı içinde yer alıp alamayacağı sorununu, bu kuram çerçevesinde, bilim ve teknoloji ile uğraşan insanları tıpkı beden işçisi gibi; “kapitaliste bağımlı olarak çalışmaya mahkum bir emek-gücü sahibi”olarak varsaymak ve bu varsayıma bağlı olarak “yeni teknoloji üretmeye ve bunun kapitaliste satmaya zorunlu emek gücü sahibi”, ürettiği teknolojiyi de “üretimi için gerekli emek müddeti ile değil, getirisi ile değerlendirilen bir meta” varsayımları altında nispi artı-değer kavramı ile açıklamyaa çalıştık ve diferansiyel değerin nispi artı-değer kavramı içinde yer alamayacağı sonucuna vardık. Bu sonucun pekiştirilebilmesi amacıyla, aşağıda, yukarıda sözünü ettiğimiz  varsayımların geçerliliğini tartışmak istiyoruz.

 

3.4 Bu Açıklamanın Dayandığı Varsayımlar Geçerli midir?

 

Yani  salt düşünme gücü sahipleri kapitaliste bağımlı olarak çalışmaya “mahkum” mudur? Bu çerçevede, salt düşünme gücü sahipleri, düşünme gücü ürünlerini kapitaliste satmak zorunda mıdır? Salt düşünme gücü ürünleri, üretimi için gerekli emek müddet ile değil, kapitaliste sağladığı diferansiyel değer ile artı-değerlendirilmesi gereken bir meta mıdır?

 

Aşağıda bu soruların cevabını arayacağız

 

Salt düşünme işi yapanlar, yani bilim ve teknoloji ile uğraşan insanlar, yaptıklarının bir “akıl işi” olmasından dolayı, esas olarak kapitalist hesabına çalışmaya “mahkum” değillerdir. Bunun da nedeni bilimsel ve teknolojik faaliyetin bir salt düşünme işi olması, bu işin ürünü olan bilimsel ve teknolojik bilginin üstünde, sahibinin bilgisi dışında, onun rızası hilafına ele geçirilmesi imkansız bir “doğal mülkiyet”inin olmasıdır. Çünkü, insanın aklının içindeki bilgileri, o insanın iradesine rağmen okuyabilen bir makine icat edilmekdikçe, bilim ve teknoloji faaliyeti gösteren insanların, bu faaliyet sırasında ürettikleri bilgileri onların rızası hilafına elde etmek mümkün değildir. Çünkü insanların akılları, onların zaptedilmesi olanaksız olan kaleleridir. Bu nedenlerdir ki salt düşünme işi yapanlar, yani bilim ve teknoloji işi ile uğraşan insanlar, esas olarak, bir beden işçisi gibi kapitalist hesabına çalışmak zorunda değildir. Aksine, rekabetin egemen olduğu bir ortamda, kapitalist, zenginliğini artırabilmek, en azından ayakta kalabilmek için bilim ve teknoloji işi ile uğraşanların teknolojik bilgilerine “mahkum”dur. Bununla birlikte, bilim ve teknoloji işi ile uğraşanlar, geçimlerini bu işle sağlarlar. Bu iş sonucunda ürettikleri teknolojiyi satabilecekleri kişiler de kapitalistlerdir. Ancak, rekabet ortamında kapitalistlerin ileri teknolojiyi alma konusunda keyfi davranmak ve teknolojiyi istediği fiyattan satın alabilmek gibi bir “lüksü” de yoktur. Çünkü A kapitalisti olmazsa B kapitalisti yeni teknoloji için sırada beklemektedir. İleri teknoloji kullanıp ayakta kalabilmek için kapitalistler, teknolojinin mülkiyetine sahip olmak zorundadırlar. Bu zorunluluktan dolayı belli bir büyüklüğe erişmiş kapitalistler bilim ve teknoloji adamları ile sözleşmeler yaparak kendi “araştırma geliştirme birimlerini (AR-GE)” kurmuşlardır. Ancak bilim ve teknoloji adamlarıyla yaptıkları sözleşmeden doğan yükümlülükleri kapitalistleri tatmin etmemiş olmalı ki, Dünya Ticaret Örgütü bünyesinde imzalanan kısa adı TRIPS olan sözleşme çerçevesinde, siyaset güçlerini kullanarak “patent hakları”nı hapis cezası tehdidi ile “güvence” altına almışlardır. Salt düşünme gücü sahipleri dışındaki emekçilerin ürettikleri metaların teslimi için, onlarla özel hukuk çerçevesinde yaptıkları iş sözleşmelerini yeterli gören kapitalistler, salt düşünme gücü sahipleri ile yaptıkları özel hukuk sözleşmelerini, buluşların patent hakkının kendilerine teslimi için yeterli güvence olarak görmemiş olmalılar ki, patent kanunlarına hapis cezası  öngören hükümler  koydurmuşlardır. (Bkz. Mehmet Uysal, Bilgi Hukukunda Hakkaniyet Sorunu, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 14 Temmuz  2006) Halihazırdaki bu durum, bilim ve teknoloji insanlarına, ürettikleri yeni teknolojiyi, hesabına çalıştıkları kapitaliste teslim etme yükümlülüğü getirmekteyse de, insan aklının mutlak özgürlüğünden dolayı, bunu bir beden işçisinin belli bir süreyle çalışma ve ürettiği metayı kapitaliste teslim etme yükümlülüğü gibi anlamamak gerekir. Kapitalist ile yaptığı sözleşmeden doğan bir yükümlüğü de bulunsa, insan aklının mutlak özgürlüğü nedeniyle, aklın içini hiç kimse okuyamayacağı için, bilim ve teknoloji ile uğraşan insanlar, en yeni teknolojiyi kapitaliste teslim etmese, bunu kapitalistin ruhu bile duymaz. Yeni diye teslim edilen teknolojinin en yeni olduğu kapitaliste nereden malum olabilir ki?[14]

Bilim ve teknoloji insanları, getirilerinin adil paylaşımı temelinde, kendi bilimsel ve teknolojik araştırma kurumlarını kurabilir ve ürettikleri teknolojiyi, talip olanlara uygun fiyattan satabilirler ve/veya kendi işlerinde kullanabilirler. Böylece, kapitaliste sözleşme ve hapis cezası ile bağımlı konumda çalışmalarının çok çok üstünde gelir sahibi olabilirler. Bilim ve teknoloji ile uğraşanların akıllarının mutlak özgürlüğü nedeniyle, kapitaliste mahkum beden işçilerinden farklı olarak, böyle bir potansiyel olanakları ve bu olanaklarından kaynaklanan güçleri vardır. Öte yandan, bu potansiyel olanak ve güçlerini, bir “siyasi güç” haline getirerek, sözleşmeden doğan yükümlülüklerine ilave olan, üzerlerindeki; patent kanunlarındaki hapis cezası tehdidini de kaldırabilirler. Açıkladığımız bu nedenlerle, bilim ve teknoloji işi ile uğraşan insanların beden işçileri gibi kapitaliste mahkum oldukları varsayımının gerçeğe uygun olmadığını, bu nedenle geçersiz olduğunu kabul etmek gerekir. Salt düşünme gücü sahiplerinin kapitaliste mahkum olduğu varsayımı ve buna bağlı olarak, salt düşünme gücünün ürünü olan ileri teknolojileri kapitaliste vermek zorunda olması varsayımları geçerli değilse, “salt düşünme gücü”nü Marx’ın “emek-gücü” kavramının dışına çıkarmak ve ayrı bir üretim gücü olarak düşünmek gerekmektedir.Böyle düşününce de salt düşünme gücünün kapitalistin zenginliğine “katkısı”nın ne olduğunu artı-değer kuramıyla açıklamanın bir anlamı olmayacaktır. Bilim adamı-kapitalist ilişkisinden, kapitalist lehine doğan değeri de artı-değer olarak nitelemenin geçerli bir nedeni yoktur. Bu durumda yukarıdaki; “salt düşünme gücü ürünleri, üretimi için gerekli emek müddeti ile değil, kapitaliste sağladığı diferansiyel değer ile değerlendirilmesi gereken bir meta mıdır? sorusunu tartışmanın da bir anlamı yoktur.

 

İşte, “Marksist değer kuramında düşünme gücü sorunu” dediğimiz şey budur.

 

“Salt düşünme gücü”nü Marx’ın “emek-gücü” kavramının dışına çıkardığımıza göre, emek-gücü denince sadece “fiziksel yetenek” ya da “adale gücü”  mü anlaşılacaktır? Yukarıda belirttiğimiz üzere, hayır! Bir defa insan adale gücünü de aklı ile kullanır. İkinci olarak teknoloji, üretime, bu teknolojinin nasıl kullanılacağını bilen mühendis, tekniker gibi teknik bilgi sahiplerinin sevk ve idaresinde uygulanır. Öyleyse “emek-gücü” denince, insanların “salt düşünme gücü” dışındaki ussal ve fiziksel yeteneklerini anlamak gerekmektedir. Marksist artı-değer kuramı da bu kapsamda bir emek-gücü için geçerliliğini korur.

 

Özetle; Marx’ın artı-değer kuramını “bedensel yetenek ve bedensel yeteneği sevk ve idare eden düşünme gücü” anlamında bir “emek-gücü”nün hareketini açıklayan bir kuram olarak sınırlamak ve “salt düşünme gücü”nü Marksist “emek-gücü” kavramının dışında ayrı bir üretim gücü olarak ele alıp, ekonomik yapının içindeki hareketini, kendine özgü belirlenimleri ile açıklamak gerekmektedir. Bu açıklamayı da yukarıdaki “Düşünme Gücü” başlıklı bölümde yapmış bulunuyoruz.

 

4. “Düşünme Gücü En Yüce Değerdir” (Sonsöz Yerine)

 

Üretim güçlerini “salt düşünme gücü” ve “emek-gücü” olarak ikiye ayırdığımıza ve bir kısmı emek gücü kavramı içinde de yer alan düşünme gücünü  temel üretim gücü olarak belirlediğimize göre, bu belirleme bağlamında bir soru sorup bu soruyu cevaplandırarak sözlerimizi bitirmek istiyoruz. Acaba “emek en yüce değerdir” sözü gerçekle ne derece örtüşmektedir? İnsanın üretim etkinliği salt düşünme gücü ile başladığına, düşünme temel üretim gücü ve uygarlık da salt düşünme gücünün ürünü ise, adale gücü de düşünme gücü tarafından sevk ve idare ediliyorsa, bu söz gerçekle tam olarak örtüşmüyor demektir.  Gerçekle örtüşen söz, “düşünme gücü en yüce değerdir”olmalıdır. Ancak bu, salt düşünme gücü taşıyıcılarının, diğer üretim gücü sahiplerini hegemonyası altına almasını öngören “seçkinci” bir anlayış -asla- değildir. Düşünme gücünün etkinliği, insanı insan yapan aklının özgürlüğünün etkinliğidir. “Düşünme gücü en yüce değerdir” sözüyle denmek istenen ve bu deyiş ışığında varılması arzulanan toplumsal hedef; insanı insan yapan düşünme gücünün  hem kapasite hem etkinlik düzeyi bakımından tüm insanlık boyutunda en yüksek düzeye çıkarılmasıdır. Bu da her şeyin kapitalistlerin “kar amacı”na tabi olduğu insan ilişkileri sistemi yerine,  insanların, akıllarının özgürlük olanağını sonuna kadar kullanabilecekleri ve özgür akıllarının etkinliği ile yaşamlarını kazanabilecekleri bir insan ilişkileri sistemi içinde mümkün olabilir. Böyle bir sistem bütün insanların düşünme gücü taşıyıcısı olmalarının yolunu açabilir ve bu yolda da bütün insanlar düşünme kapasitelerini sonuna kadar kullanabilir ve bütün insanlar “seçkin” olabilirler.  Bunun yolu da insanın insana bağımlılığını getiren, insanlararası bağımlılık ilişkileri üreten toplumsal düzenlerin yerine, insanlar arasındaki tüm bağımlılık ilişkilerinin tasfiye edildiği, böylece “seçkinliğin” tarihe karıştığı, tüm insanların akıllarının özgürlüğünü sonuna kadar yaşayabilecekleri bir toplumsal düzenin kurulmasını amaçlayan bir demokratik siyasi mücadeleden geçer.

 

1970’lerden itibaren, salt düşünme gücünün üretimde katlanarak artan ağırlığı, buna karşılık düşünme gücü sahiplerinin halihazırda kapiatalistlere siyasi, ekonomik ve hukuki bağımlılığı, onları demokratik siyasi mücadelenin öncüsü konumuna getirmektedir. Bu mücadelede düşünme gücü sahiplerinin en önemli ve temel avantajları “aklın özgürlüğü” olanaklarıdır. Çünkü küresel boyutta birbirleriyle kıyasıya bir rekabet içinde olan kapitalistler, ayakta kalabilmek için düşünme gücü sahiplerinin üreteceği teknolojiye mahkumdurlar. Akıllarının özgürlüğünden dolayı, düşünme gücü sahiplerinin rızası olmadıkça, onların kafalarındaki “teknoloji bilgisi”ni hiçbir güç zorla çekip çıkarıp, mülk edinemez.  Düşünme gücü sahiplerini, kafalarındaki teknoloji bilgisini vermeye razı edebilmek için, kapitalistler Ar-Ge birimlerinde çalışanlara nispeten yüksek ücretler ödemektedirler.  Kapitalistlere bu da yetmemekte, “patent haklarının korunması” gerekçesiyle yapılan “hukuki” düzenlemelere koydukları hapis cezası hükümleriyle,  düşünme gücü sahipleri, kafalarındaki teknoloji bilgisini vermeye zorlanmaktadırlar.  İşte, düşünme gücü sahiplerini çağdaş demokrasi mücadelesinin öncüsü konumuna getiren şey de; kapitalistlerle olan bu; anti- demokratik bağımlılık ilşkisidir.  Bu ilişki içinde düşünme gücü sahipleri, nispeten yüksek ücretler almakla birlikte, bu ilişkiden kapitalistler, düşünme gücü sahiplerine ödedikleri “yüksek” ücretlerle kıyaslanamayacak kadar büyük zenginlikler elde etmektedirler. Ancak kuşkumuz yoktur ki, düşünme gücü sahipleri, düşünsel etkinliklerini kapitalistlere bağımlı olmaksızın sürdürdürmeleri halinde, mevcut yüksek ücretleriyle kıyaslanamayacak büyüklükte kazanç elde  edebilirler.

 

Düşünme gücü sahiplerinin bu bağımlılık ilişkisine karşıtlık  temelinde, başta işçi sınıfı olmak üzere, kapitalistlerle bağımlılık ilişkisi  içinde olan toplumsal sınıf ve kesimlerle yapacakları siyasi güçbirliği ve bu güçbirliği ile verecekleri demokratik siyasi mücadele, “düşünme gücü sahipliği”nin yüksek bir değer haline gelerek tüm insanlığa yayılmasının, böylece, insanların, aralarında gelir uçurumları olmaksızın, içinde barış ve dostluk ilişkileriyle örülmüş, huzur ve refah içinde yaşayacakları bir toplumsal yaşam oluşumunun yolunu açacaktır. 

 

  

 

KAYNAKÇA

Leontiev, Lev (1979), Marksist  Ekonomi Politiğin İlkeleri (2.Baskı), Çev. Kenan Somer,   

   Ankara, Sol Yayınları

Marx, Karl (1978), Kapital ( 2. Baskı), Çev. Alaaddin Bilgi, Ankara, Sol Yayınları

Marx, Karl (1974), Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine Katkı (2.Baskı), Çev. Orhan Suda,

   İstanbul,  May Yayınları

Nikitin, P. (1968), Ekonomi Politik(1.Baskı),  Çev. Hamdi Konur, Ankara, Sol Yayınları

Uysal, Mehmet (2005), Hazinenin Düşüncesi, İstanbul, Çitlembik Yayınevi

– Uysal, Mehmet (2013), Aşkla Sonsuz Yaşam,  İstanbul, Çatı Yayınları

Uysal, Mehmet (2006), “Bilgi Hukukunda Hakkaniyet Sorunu”, Cumhuriyet Gazetesi Bilim    

   Teknoloji Eki, 14 Temmuz 2006

Uysal, Mehmet  “Özgürlük ve Bağımsızlık”, Us Atölyesi Dergisi,

   Şubat-Mart 2006



[1] Karl Marx, Kapital, 1. Cilt, Sol Yayınları, 2. Baskı, Ankara 1978, s. 49

[2] Marx, Kapital, s. 183

 

[3] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine Katkı, May Yayınları, 2.Baskı, İstanbul 1974, s. 15

 

[4]Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine Katkı, s. 17)

 

[5] Sermayenin bir kısmı ile üretim araçları, hammadde, yardımcı malzeme satın alınır ve bunların bunlar ile  üretilen metaya aynen aktarıldığı için, sermayenin bu kısmı “değişmeyen sermaye” olarak adlandırılır. 

[6] Sermayenin ücret ödemelerine ayrılan kısmı, üretim sürecinden artı-değerle büyümüş olarak çıktığı için, bu kısım “değişen sermaye” olarak adlandırılır.

[7] Marx, Kapital, s. 329

[8] Marx, Kapital, s.  331

[9] Marx, Kapital, s. 332

[10] Marx, Kapital, s. 333

 

[11]Tam bu noktada, difetransiyel değer ve bundan kaynaklanan diferansiyel kar ile enflasyon arasında bir bağlantı olabileceğini not etmek isteriz. İleri teknoloji meta maliyetini düşürdüğü halde, diferansiyel değerin varlığı nedeniyle, dolaşımda bu maliyetin üzerindeki miktarda bir paranın dolaşmaya devam etmesinin bir talep enflasyonuna yol açıp açmadığının incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

 

[12] Marx, Kapital, s. 186-187

[13] Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine Katkı, s. 15-16    

[14]Mehmet Uysal, Özgürlük ve Bağımsızlık, Us Atölyesi Degisi Şubat-Mart 2006

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!