Marksist Yabancılaşma teorisini doğru kavramak

Kanımca halk içinde Marks’ın yabancılaşma kavramının yaygın kavranışı,

genellikle genç Marks’ın düzeyinde kalmıştır. Marks’ın yabancılaşma kavramının değişim süreci ve onun bu sürecinde meydana gelen temel perspektif değişikliğinin farkına varılmamıştır. Tarih ve pratik bize tekrar tekrar göstermektedir ki, yalnızca Marks’ın eserlerini bütünsel bir çabayla incelemekte ısrarlı olursak ve perspektifimizi “tarihsel değerlendirmenin önceliği” perspektifine kaydırabilirsek Marks’ın tarihsel materyalizm teorisinin yönlendirdiği Marksist yabancılaşma kavramının gerçek anlamını kavrayabiliriz.

Çeviri: Deniz Kızılçeç   

Marksist Yabancılaşma teorisini doğru kavramak: Ütopik sosyalizm mi? Bilimsel Sosyalizm mi?

Marks’ın yabancılaşma kavramının oluşumunda meydana gelen perspektif değişikliği

Yu Wujin- Batı marksizmi Araştırmaları doktora eğitmeni

Profesör, Şangay Fudan Üniversitesi

I

Marks’ın yabancılaşma teorisi üzerine akademisyenlerin görüşleri farklılaşmaktadır. Benim yaklaşımım şöyledir: Birincisi, Marks sadece gençliğinde değil bütün yaşamı boyunca yabancılaşma kavramına sahip olmuştur.  Marks’ta bu kavramın gelişmesi üç aşamaya bölünebilir. Birinci aşama, 1840’ta başlayıp Ağustos 1844’e kadar süren “doktora çalışmaları” –bu çalışma 1840’ın ikinci yarısından Mart 1841’e kadar sürmüştür-; “Hegel’in Hukuk Felsefesine Eleştirisine Katkı” -1843 yazı içinde -; “Yahudi Sorunu Üzerine” -1843 sonbaharı-; “Hegel’in Hak Felsefesinin Eleştirisine Katkı giriş bölümü” -1843 sonundan Ocak 1844’e kadar- üzerinde çalıştı. “James Mill üzerine yorumlar, ekonomi politiğin elemanları” -1844’ün ilk yarısı- ve “Ekonomik ve Felsefi 1844 Elyazmaları” -1844 Nisan’ından Ağustos’una kadar olan çalışmalardı.

İkinci aşama, Eylül 1844’te başlayıp 1848 yılı başlarına kadar sürer. Bu aşamadaki eserler şunlar: “Kutsal Aile” -1844 Eylül ve Kasım arası-, 1845 baharında yazılan “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845-46 yıllarında “Alman İdeolojisi”, Mayıs 1846’da “Savaşa Karşı Genelge”, 1847’nin ilk yarısında “Felsefenin Sefaleti”, Ekim 1847 sonunda “Eleştirinin Ahlakileştirilmesi ve Eleştirel Ahlak”, 1847 sonundan Ocak 1848’e “Komünist Parti Manifestosu”.

Marks’ın üçüncü aşamadaki çalışmaları şunlar: “Ekonomi Elyazmaları” -1857-59; “İkinci Ekonomi Elyazmaları” -1861-63; “Artık Değer Teorileri” -1861-63; “Kapital” -1867.

İkincisi, Marks’ın yabancılaşma kavramının oluşumunda temel bir “perspektif değişimi” görülmektedir. Bu değişim yukarıda andığımız ikinci aşamada meydana geldi. Görüşümüze göre, genç Marks, yabancılaşma kavramına “ahlaki değerlendirmenin önceliği” perspektifinden bakıyordu. Marks olgun yıllarında ise “tarihsel değerlendirmenin önceliği” perspektifini benimsedi. Bu iki perspektif arasında temel bir farklılık vardır. Birincisinde yabancılaşma ahlaken aşağılanan negatif bir olgudur. İkinci aşamada ise yabancılaşma tarihsel nesnelliği olan kaçınılmaz bir olgudur ve olumlu karakteri tarihsel bakımdan tümüyle olumlanmalıdır. Genel düşünce akışının terimleriyle ifade edersek, birinci aşama, soyut insan tabiatı üzerine oturan, ahlaki yaklaşım içeren komünizm veya hümanizmin alanına girer. İkinci aşama ise tarihsel evrimin nesnel kaçınılmazlığı üzerinde yükselen tarihsel materyalizme bağlanır.

Üçüncüsü, yabancılaşma kavramı Marks’ın tarihsel materyalizm teorisi içinde sembolik veya marjinal değil, temel ve özsel bir yer taşır. Fetişizm, yabancılaşmanın özel bir dışavurumu olarak, geleneksel soyut eski materyalizmin mitsel yaklaşımını parçalar ve böylece insanların tarihsel materyalizmi benimsemeleri için var olan tüm entelektüel engelleri süpürür. Bundan sonra yabancılaşmanın genel yansımalarından yola çıkarak insanlığın sosyal gelişmesinin nesnel trendini açığa çıkarır ve bunun üzerinde tarihsel materyalizmin temeli olan “üç başlıca toplumsal yapı” teorisini kurar.

MARKS’IN BAKIŞINDA BİRİNCİ AŞAMA

Tekrar Marks’ın yabancılaşma kavramının birinci aşamasına dönersek, genç Marks “Doktora çalışmaları” adlı eserinde yabancılaşma kavramını esas olarak Hegel’in eserlerinde kullandığı anlamda kullanır.(2) Daha sonra “Hegel’in haklar felsefesinin eleştirisine katkı” ve “Yahudi sorunu üzerine” ve “Hegel’in hukuk felsefesinin eleştirisine katkıya giriş” adlı eserlerinde Marks, yabancılaşma kavramını daha çok Feuerbach ve Powell’ın çalışmalarında kullanıldığı anlamda kullanır. Özellikle ulusal ekonomi üzerine çalışmalara giriştikten sonra ve bu dönemde verdiği eserlerde “James Mill üzerine yorumlar, ekonomi politiğin elemanları” ve “1844 ekonomik ve felsefi elyazmaları”nda Marks’ın yabancılaşma kavramı kendi özgün karakterini bulur. Sonuçta Marks, “yabancılaşmış emek” şeklinde yeni bir kavram geliştirir ve bu kavramın dört boyutlu anlamını analiz eder.

Gerçekten de ekonomi üzerine çalışmalara girmesi Marks’ın yabancılaşma kavramının oluşması ve gelişmesinde muazzam bir etkide bulunmuştur. Marks’ın bu boyutu da çalışmalarına dahil etmesi onun yabancılaşma üzerine çalışmalarını tamamen yeni bir çerçeveye taşıdı ve Hegel, Feuerbah, Powell ve Hess’in bakış açılarının ötesinde bir kavrayış geliştirmesine yol açtı. Bu arada şunun bilincinde olmalıyız ki, genç Marks henüz geniş ölçüde soyut insan tabiatı temeli üzerinde yükselen ahlaki bakış açısı “komünizminin” veya “hümanizminin” teorik çerçevesi içindeydi. Bu düşünce onun yabancılaşma perspektifini belirliyordu –ahlaki değerlendirmenin önceliği perspektifi.(ÇN  Fransız  ham komünizmi kastediliyor)

Örneğin Marks,  “James Mill üzerine yorumlar, ekonomi politiğin elemanları” adlı eserinde şöyle diyordu: “Kapitalist toplumun krediler sisteminde; yabancı olanın gücü, maddi güç parçalanmış gibi görünüyor. Kendine yabancılaşma ilişkisi ortadan kalktı ve bir kez daha insani ilişkiler ve insan arası ilişkiler ortaya çıktı. Fakat yabancılaşmanın bu ortadan kalkışı ve insanın bu kendisine ve diğer insanlara dönüşü yalnızca görünüştedir. Kendine yabancılaşma, insanlıktan uzaklaşma olabildiğince alçalmışlık ve aşırılık düzeyindedir. Çünkü bu kendine yabancılaşmanın unsurları artık bundan böyle meta, metal ve kağıt değil, fakat insanın kalbinin en derinliklerinde olan ahlaki var oluşu ve sosyal var oluşudur. Ve yine insanın insana güveni görünümü ardında güvensizliğin doruğu ve tam bir yabancılaşma yatar.”(3) Banka kredisinde insan sadece kendi onurunu elde etmez, aksine rehin edilebilecek bir meta gibi bir şeye indirgenmiş olur. Herhangi bir borçlunun ölümü (genellikle yoksullar) para, sermaye veya faiz olarak krediyi veren bankacının sermayesinin faiziyle birlikte ölümü gibi anlaşılır. Dolayısıyla Marks meseleye can evinden vuruyordu ve şöyle diyordu: “Kredi değerlendirmesi insanın ahlak durumu üzerine oturan ekonomik bir karardır.”(4) Marks ahlaki değerlendirmenin önceliği perspektifiyle kapitalist ülkelerde insanlar arasındaki ilişkilerde yaygın olan yabancılaşma üzerine değerlendirmelerde bulunuyordu.

Diğer bir örnek, Marks yine kapitalist toplumlardaki yaygın olan yabancılaşma olgusunu “1844 ekonomi ve felsefe elyazmaları” adlı eserinde ahlaki değerlendirmenin önceliği perspektifinden bir kez daha açığa çıkarıyordu. “Emeğin zenginler için harika şeyler yarattığı doğru, fakat işçi için emeğin yarattığı sadece mahrumiyettir. Onlar için saraylar yapar, fakat işçiler için sefillik … Onlar için güzellik, fakat işçi için çirkinlik…”(5) Bu arada Marks politika düzleminde yabancılaşmanın üzerinin örtülmesini suçluyordu. Şöyle diyordu: “Politik ekonomi dünyevi ve şehvetli görünümüne karşın, gerçek bir ahlak bilimidir. Bütün bilimlerin en yüksek ahlaklısı…

Ekonomi Politiğin temel tezi yaşamdan ve bütün insani gereksinimlerden kendi kendine feragat etmektir. Daha az beslenir, daha az içer ve kitap satın alırsanız, tiyatroya daha az giderseniz, dans salonlarına, kamusal yerlere daha az uğrarsanız, daha az düşünür, sever, teori yapar, şarkı söyler, resim çizer, eskrim yaparsanız, bunları daha az yaparsanız daha çok tasarruf edersiniz. Hazineniz giderek daha büyür. Ne bozulur, ne çürür, sermayenize sermaye katılır. Kendinizi daha az yaşar, kendi yaşamınızı daha az açığa vurursanız, daha çoğuna sahip olursunuz. Yabancılaşmış yaşamınız daha büyür. Yabancılaşmış var oluşunuzun hazinesi daha büyür.”(6) Özellikle dönemin ekonomi politiğinin Malthusçu nüfus teorisini eleştiriyor, üremeden sakınan işçilerin davranışının “ahlaki” gösterilmesine vuruyordu. Ahlaki eleştiri silahını kullanan genç Marks, kapitalist toplumlardaki yabancılaşmaya vuruyor ve bu olgunun burjuva politik ekonomi tarafından gizlenmesini eleştiriyordu.

Bunu yaparken Marks’ın çıkış noktası neydi? Aşağıdaki ifadeler bu soruya ışık tutuyor: “Komünizm, insanı kendine yabancılaşması anlamında özel mülkiyetin olumlu biçimde aşılması ve böylece insanlığın insan ile ve insan için gerçek uyumunun meydana çıkmasıdır; komünizm dolayısıyla insanın bir sosyal varlık, ‘insaniyet’ olarak tamamen kendisine dönmesidir. Bu dönüş bilinçle gerçekleşen ve önceki gelişmenin tüm zenginliğini kucaklayan bir dönüştür. Bu komünizm, tam gelişmiş bir natüralizm olarak hümanizme eşittir ve tam gelişmiş bir hümanizm olarak natüralizme eşittir…”(7) Burada kullanılan komünizm, hümanizm ve natüralizm yakın anlamlarda kullanılmıştır. Eğer genç Marks’taki komünizm kavramının teorik bağlarını Fransız ütopik komünizmi ile kurabilirsek, öte yandan onun burada kullandığı hümanizm ve natüralizm kavramları -insanla doğanın birliği- kavramları Feuerbach’ın insan merkezli teorisiyle düşünsel bağlarının olduğu görülebilir. Açıktır ki bu eski yaklaşım soyut insan doğası temelinde yükselen ahlaki düşüncelerdir. Marks’ın yabancılaşma ve diğer sosyal problemlere bakışı bu dönemde hâlâ ahlaki değerlendirmenin önceliği perspektifinin etkisi altında olmuştur. Bu dönemde Marks’ın herhangi bir tarihsel değerlendirme perspektifini ortaya koyuşu görülebilse dahi, bu açıklamalar marjinal ve ikincil önemdeydi.

İKİNCİ AŞAMA –DÖNÜŞÜM AŞAMASI

Marks’ın yabancılaşma kavramının gelişmesindeki ikinci aşama dönüşüm aşamasıdır. Bu aşamada Marks, insanlık tarihi üzerine derinlemesine çalışmalar yaparak tarihsel materyalizm doktrinini yaratır. Aynı zamanda adım adım perspektifini tarihsel değerlendirmenin önceliği çerçevesine dönüştürür. “Kutsal aile” adlı eserinde artık genç Hegel’cilerle yolları ayırır. Yabancılaşma onun için artık bir düşünceden, özellikle ahlaki düşünceden öteye geçmiştir. Bunun yerine önermelerinde yabancılaşmayı gerçek tarihi faaliyetler üzerinde yorumlayan çabaya girişir. Bu perspektif değişikliği özgün biçimiyle aşağıdaki önemli açıklamada kendisini gösterir: “Mülk sahibi sınıf ve proletarya sınıfı aynı insani kendine yabancılaşmayı ortaya koyuyor. Fakat mülk sahipleri rahatlamış ve güçlenmiş durumda. Bu sınıf yabancılaşmayı kendi gücü gibi görüyor ve yabancılaşmanın içinde insan varlığının dış görünüşüne sahip. Proletarya ise yabancılaşmada aşağılanmışlığı yaşıyor, yabancılaşmada güçsüzleştirilmişliğini ve insani olmayan var oluş gerçeğini görüyor.”(8)

İşte burada Marks yabancılaşmayı nesnel ve tarihsel perspektiften görmeye başlıyor. Artık öncelikli ilgi alanı mülk sahibi sınıfın yabancılaşma içinde çürüyen proletaryaya karşı sorumlulukları değildir. Aynı zamanda mülk sahiplerinin de nesnel olarak yabancılaşmanın tarihsel ürünü olduğu olgusunu görmektedir. “Alman ideolojisi” adlı eserinde Marks şöyle yazıyordu: “Proletarya artık sadece dünya-tarihsel olarak var olabilir, komünizm gibi. Proletaryanın faaliyeti olarak komünizm sadece dünya-tarihsel bir var oluşa sahip olabilir. Bireylerin dünya-tarihsel var oluşu, yani dünya tarihi ile doğrudan ilişkilenmiş bireylerin var oluşu.”(9) İşte bu parlak önerme genç Marks’ın soyut insan özü üzerinde yükselen ütopik komünizm ve hümanizm bakış açısını aştığını göstermektedir. Marks Feuerbach’ın hümanist teorisinin ahlaki dış görünümünün kabuğunu soymuş ve artık tarihsel materyalizm bakış açısına yönelmeye başlamıştır. Bunun anlamı gerçek tarihten ayrı bir ahlaki değerlendirmenin önceliği perspektifini bir yana bırakarak, yabancılaşma dahil bütün sosyal olgulara başka bir pencereden bakarak düşünmesidir. “Stimmer’in yoğun bir biçimde yaptığı gibi komünistler ahlakı yüceltmezler.”(10) Marks’a göre, yabancılaşma her şeyden önce büsbütün psikolojik ve ahlaki bir olgu değil, tarihsel bir olgudur ve yabancılaşma hakkında herhangi bir inceleme başlangıç noktası olarak gerçek tarihin doğru kavrayışını almalıdır.

“Savaşa karşı genelge”, “Felsefenin sefaleti” ve “Eleştirinin ahlakileştirilmesi ve eleştirel ahlak” adlı eserlerinde Marks, “romantik okul”un, “hümanist okul”un, “dayanışmacı okul”un ve “Alman gerçek sosyalizm” okullarının ahlakı yücelten soyut önermelerini daha da derinlemesine aşar ve bu okulların spekülatif temellerini ve çelişmelerini açığa vurur. Marks, tarihsel değerlendirmenin önceliği perspektifini en yoğunlaşmış haliyle “Komünist Partisi Manifestosu”ndaki şu cümlede ifade eder: “Burjuvazi tarihsel olarak en devrimci rolü oynadı.” Burada Marks aynı zamanda burjuvazinin nesnel tarihsel rolünü olumlarken, kapitalist toplumlardaki genel yabancılaşmanın nesnel tarihsel karakterini ortaya koymaktadır. Bu da açıkça göstermektedir ki Marks kendisini gençlik döneminin duygusal “ahlaki değerlendirmenin önceliği” bakışından ayırmış ve şimdi artık başlangıç noktası olarak, yabancılaşma dahil olmak üzere sosyal ve tarihi olguları toplam bir bütünlük içerisinde tarihsel değerlendirmenin önceliği yaklaşımına bağlamıştır.

ÜÇÜNCÜ AŞAMA TARİHSELLİĞİN ÖN PLANA ÇIKMASI

Üçüncü ve son aşamada Marks’ın yabancılaşma kavramı en ilginç dönemine girer. Bu dönemde en zengin ve en kapsamlı içeriğe kavuşur. Fakat bu aşama akademik yönden en az dikkati çekmiştir. Bu bölümde Marks’ın 1857-58 Ekonomik Elyazmaları ve Kapital’deki yabancılaşma kavramına yoğunlaşacağız. Ekonomik elyazmalarında Marks çok bilinen üç başıca toplumsal yapı teorisini geliştirmiştir.

Onun bu teorisi üç tabakalı bir anlam içermektedir. Birincisi, yabancılaşma ve maddileşme yalnızca insan tarihinin ikinci başıca toplumsal yapıya  (ÇN Kapitalizme) geçmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Çünkü tarihsel bir olgu olarak yabancılaşma ve maddileşme hem nesnel bir zorunluluk öğesini içerir, hem tarihsel bakımdan geçicidir. İkincisi, yabancılaşma ve maddileşme olumlu bir tarihsel karakter taşırlar; çünkü yabancılaşma ve maddileşme “evrensel bir sosyal maddi değişim sistemi, tam ilişkiler, çoğullaşmış talepler ve tümüyle önü açılan yeteneklerin ortaya çıktığı” yeni bir toplumsal yapının (ÇN komünizm) oluşumunu mümkün kılarlar. Üçüncüsü, bu aşamada yabancılaşma (çevirenin notu-kapitalizm) maddelere bağımlılık temelinde nesnel olarak üçüncü başlıca yapı olan komünist toplumun maddi temelini sağlar. İşte bu bakış açısından hareket ettiği için, Marks şöyle yazıyor ve  “Evrensel bakımdan gelişmiş bireylere” vurgu yapıyordu. “Bu tip bir bireyin ortaya çıkabildiği evrensel ve gelişkin zenginlik düzeyi önkoşul olarak üretimin değişim değerini esas alan bazda yapılmasını öngörür. Bu nitelikte evrensellik özelliği gösteren üretim sadece bireyin kendisine ve diğerlerine yabancılaşmasını üretmez, fakat aynı zamanda bu bireyin ilişkilerinde ve yeteneklerinde geniş kapsamlılığı ve evrenselliği de üretir.(12)

Diğer bir deyişle, bir yanda evrensel yabancılaşma, diğer yanda bireysel yeteneklerin çok yönlü ve tam bir biçimde gelişmesi, insan tarihinin gelişme sürecinde bu iki yön örtüşmektedir. Kapitalist toplumdaki yabancılaşmaya ahlaki değerlendirmenin önceliği bakış açısından bakmamalı, bunun yerine tarihsel değerlendirmenin önceliği bakışına sarılarak her şeyden önce yabancılaşmanın tarihteki pozitif karakterini görebilmeliyiz. Aslında doğrusu evrensel yabancılaşmanın bir ara aşama rolü oynadığı bir süreç yaşanmaksızın komünizm ve tam gelişkin bireyler özlemi daima bir hayal olarak kalacaktır. Marks’a göre bireyin tam bir gelişmesi üzerinde konuşmalar evrensel yabancılaşma aşamasının üzerinden atlanarak yapıldığında “romantizmden” başka bir şey olmayacaktır.

Kapital’de Marks, yabancılaşma kavramını iki yönde daha da geliştirmiştir. Marks, Kapital’de bir yandan doğal- tarihsel süreç şeklinde yeni bir kavram getirmiş ve bu kavramla tarihsel değerlendirmenin önceliği ilkesini daha açık bir biçimde ortaya koymuştur. Marks, Kapital’in birinci Almanca baskısının önsözünde Marks şöyle yazıyordu: “Hiçbir şekilde kapitalisti ve toprak sahibini şirin göstermek istemiyorum. Fakat burada bireyleri, yalnızca ekonomik kategorileri özgün sınıf ilişkilerini ve sınıf çıkarlarını kişisel olarak yansıttıkları bakımından ele almaktayım. Benim, toplumun ekonomik yapısının evrimini bir doğal-tarihsel süreç olarak ele alan bakış açım, -diğer bakış açılarından farklı olarak bireye neslinin sosyal ilişkileri üzerinde bir sorumluluk bahşetmiyor- ancak bireyler kendilerini öznel bir biçimde bu sosyal ilişkilerin üzerinde bir yere oturtmaya çalışmaktadır.”(13)

Burada Marks’ın vurgusu, sosyal olguları incelerken ekonomik yaşamdaki yabancılaşma olgusu dahil olmak üzere, bu olgulara kesinlikle soyut insan tabiatı veya soyut insan özünden yola çıkarak, bireylerin öznel niyetleri ve ahlaki sorumlulukları bakış açısından yaklaşmamalıyız. Bunun yerine yabancılaşma dahil tüm sosyal olguları, bu olguların tarihi gelişme sürecinin özel bir aşamasında nasıl mümkün olabildiğini ve bunların nesnel yasalarını hareket noktası olarak ele alarak açıklamalıyız. Kısaca dikkatimizi yoğunlaştıracağımız şey nesnel tarihi akımlar ve değerlendirmelerdir, sübjektif ahlaki nosyonlar veya soyut ahlaki değerlendirme olmamalıdır. Marks’a göre vülger burjuva iktisatçıların “ekonomik ilişkilerin yabancılaşmış dışsal görünümlerini” eleştirebilme yeteneğini kaybetmelerinin temel nedeni, onlarda tarihsel değerlendirmenin önceliği perspektifinin eksikliğidir.(14)

Diğer yandan Kapital’de Marks kapitalist toplumdaki en önemli yabancılaşma biçimini -meta fetişizmini- açığa çıkarmaya yoğunlaşmıştır. Böylece Marks insanların tarihsel materyalizm teorisini kabul etmesini engelleyen son engeli de temizledi. Bilindiği gibi felsefeciler daima “soyut madde” üzerinde konuşurlar, oysa Marks kapitalizmin tarihsel yapısı sürecinde soyut maddenin somut görünüş biçiminin dağ gibi yığılmış metalar olduğunu söylüyordu ve şöyle yazıyordu : “Dolayısıyla meta gizemli bir şeydir, bunun basit nedeni metanın içindeki insan emeğinin sosyal karakteri onlara (insanlara) bu metanın üzerine etiketlenmiş nesnel bir karakter gibi görünmesidir. Çünkü, onların kendi emeklerinin birleşik toplamı ile girdikleri ilişkiler, çalışanlara sosyal ilişkiler olarak görünür–kendi aralarındaki ilişkiler olarak değil– fakat emeklerinin ürünü olan ürünler arasındaki (maddeler arası) ilişkiler olarak görünür.” (Marx, Karl. Capital: Ekonomi Politiğin Bir Eleştirisi. Cilt 1. Çev. Ben Fowkes. New York: Penguin, 1990.) (15)

Yabancılaşmanın tipik bir biçimi olarak, Meta fetişizminin özü, metalar arasındaki ilişkilerin insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin gerçekliğini gizlemesidir. Tarihsel materyalizmin maddeci bakışının amacı “dünyanın birleşik bir maddi bütünsellik olduğu” şeklinde büyük sözler söylemek değil, aksine maddenin somut biçimi olan metaların arkasındaki insanlar arası gerçek ilişkileri açığa çıkarmaktır. Böylece kapitalist toplumun devrimci dönüşümünü gündeme getirmektir. Diğer bir deyişle, Marks’ın yabancılaşma eleştirisine girmeksizin özellikle onun metaların fetişizmi ile ilgili teorisini anlamaksızın, Marksın mekanik materyalizmin etkisi altında olduğu dönemde yazdığı felsefe üzerine ne kadar çok yazılırsa yazılsın, bu yazılanlar d’Holbach’ın geleneksel materyalizminin ötesine geçemeyecek ve tarihsel materyalizmin düzeyine yükselemeyecektir. Bu tür yaklaşımlar maddeselliğin soyut söylemine girerek aslında kendilerini çürütmektedirler. Öz olarak söylersek, Marks’ın tarihsel materyalizmi meta fetişizmi de dahil olmak üzere yabancılaşma kavramının üzerinden atlamaz, tam aksine yalnızca bu kavramla tarihsel materyalizm tam bir teorik bütünlüğe ulaşır ve eleştirel karakterini ortaya koyar.

SONUÇLAR

Yukarıdaki tartışmalar bizi aşağıdaki üç sonuca götürebilir: Birincisi, yabancılaşma kavramı üzerine Marks’ın teorik çabaları bütün yaşamı boyunca sürmüş ve onun tarihsel materyalizm teorisinde önemli bir köşe taşını oluşturmuştur.(16)

 Gerçek böyle olduğuna göre, neden Marks bazı eserlerinde yabancılaşma kavramını çok sık kullanmış, bazı eserlerinde ise neden bu kavram nadiren kullanılmış veya hiç kullanılmamıştır?

Aslında bu olgu makul bir şekilde açıklanabilir. Marks yabancılaşma kavramını kullanmaktan vazgeçmeyi hiç istemediği halde açıkça biliyordu ki, bu kavram ortalama insanlar için kavranması güç ve ancak karmaşık bir felsefi dille anlatılacak bir kavramdı. Marks bu kavramı kullanmaya karar verirken yazdığı yazı tipine göre karar veriyordu. Bu yazı tiplerinden 1844 Ekonomik ve Felsefi elyazmaları ve 1857-58 Ekonomik Elyazmaları kendi düşüncelerini olgunlaştırmak için yazdığı “iç araştırma” yazılarıydı. Bu eserlerde Marks yabancılaşma kavramını sıkça kullanmıştır. Marksın İkinci yazı türü dışa dönük “yayımlama ve polemik amaçlı” yazılardı. Bu yazılarda Marks yabancılaşma kavramını nadiren kullanmıştır. Bunun nedeni basitti, Marks felsefe hakkında fazla bilgisi olmayan ortalama okuyucunun fikirlerini anlamasını istiyordu. Bu yazılarında mümkün olduğunca yüksek akademik söylemden kaçınıyordu. Diğer bir neden ise şudur: Almanya’daki o günkü yazarlar yabancılaşma kavramını suistimal etme eğilimi gösteriyordu. Marks, bu insanlarla polemiklere girdiğinde kendi bakış açısını idealist karşıtlarından açıkça ayırt etmek için yerinde bir tercihle “yabancılaşma kavramını” kullanmaktan kaçınmıştı. Onun yazılarında izlediği bu farklı stratejiler Marks’ın olgun döneminde yabancılaşma kavramını terk ettiği yolunda bir kanıt olarak gösterilemez. Aksine Marks’ın büyük bir düşünür olarak araştırma metotlarıyla açıklama metotlarını düzgün bir şekilde ayırması bizde hayranlık uyandırmaktadır. Aslında yukarıdaki ikinci tipe giren eserlerde yabancılaşma kavramı çok az kullanılmasına karşın, yabancılaşmanın düşünsel çizgileri dolaylı olarak yazıların içine sinmiştir. Unutmamalıyız ki belirleyici olan biçimler değil özdür.

İkincisi, Marx yabancılaşmayı ve diğer sosyal olguları incelerken tarihsel materyalizmin  “tarihsel değerlendirmenin önceliği” ilkesine bağlı kalırken, aynı zamanda ahlaki değerlendirmeye de orantılı bir dikkat göstermiştir. Tarihsel değerlendirmenin önceliği ve ahlaki değerlendirmenin önceliği birbirine karşıt iki teorik perspektif olmasına rağmen, iki değer-lendirme boyutu olarak birbiriyle birleştirilebilirler. Fakat bu ikisi de bir diğerinin yerine geçemez. Bizim dikkatimizi çeken şudur: Marks’ın yabancılaşma kavramının evrimindeki ilk aşamada ahlaki değerlendirme sadece öne çıkmamış üstelik mutlak hakim bir konumda bulunmuştur. Dolayısıyla genç Marks, bu döneminde bazen tarihsel değerlendirme bakışına vurgu yapıyorsa da bu vurgu marjinal ve oldukça zayıf konumdaydı. Dolayısıyla bu dönem için ahlaki değerlendirme onun “değerlendirmesinin güçlü faktörü” iken, tarihsel değerlendirme “değerlendirmesinin zayıf faktörü” idi.

Marks’ın “perspektif değişikliği” döneminde genel düşünce akışında ahlaki değerlendirme tedricen yüksek konumdan alçalmaya doğru gider ve “zayıf değerlendirme faktörü” haline dönüşmüştür. Öte yandan tarihsel değerlendirme düzenli bir yükseliş içindedir. Ve Marks bir kez “tarihsel değerlendirmenin önceliği” teorik perspektifini inşa ettiğinde bu perspektif  “güçlü değerlendirme faktörü” konumuna yükselir.

Üçüncü aşamada ise tarihsel değerlendirme bakışı tam ve tartışmasız bir biçimde öne çıkar, fakat Marks bu aşamada ahlaki değerlendirmeyi kenara atmaz. Marks, ahlaki değerlendirmeye tarihsel evrimin nesnel taleplerine uygun bir platformda yeterince yer verir, böylece geçmişteki ahlaki değerlendirmedeki yaygın olan duygusallığı ve romantizmi eleyerek ahlaki değerlendirmeye gerçek realizmi aşılamıştır.

Üçüncüsü, Marks’ın yabancılaşma kavramını anlayabilmek için bizzat okuyucuların kendisinin de “ahlaki” perspektiften uzaklaşıp “tarihsel değerlendirmenin önceliği” perspektifine geçmeleri gerekir. Ancak bu yapılabildiğinde Marks’ın yabancılaşma kavramındaki değişim çizgisi “perspektif dönüşümü” görülebilir olacaktır. Uzun bir süre boyunca Marks’ın yabancılaşma kavramı üzerine yapılan Marksist araştırmalarda “ahlaki değerlendirmenin önceliği” perspektifi daima hakim pozisyonda olmuştur. İnsanlar bu alışkanlıkla asil ahlaki değerleri yüksekte tutarak Marks’ın açığa çıkardığı kapitalist toplumun evrensel olgusu olan yabancılaşmayı mahkum etmişlerdir. Fakat aynı zamanda bu araştırmacılarda tarihsel değerlendirme boyutunun yokluğu ve marjinal konumda bulunması nedeniyle yabancılaşmanın nesnel kaçınılmazlığı ve tarihsel bir olgu olarak içerdiği olumlu karakteri görülememiştir. Aslında şeylere bağımlılık üzerinde yükselen evrensel yabancılaşma ve maddileşme olmaksızın, bireylerin tam ve çok yönlü bir gelişmesi olamazdı. Böylesi bir özgür bireysel kişilik üzerine kurulacak gerçek komünist toplum da olamayacaktır. Şüphesiz komünizm özel mülkiyeti ortadan kaldırarak yabancılaşmayı aşacaktır, fakat komünizmin maddi ve nesnel koşulları ortaya çıkmaksızın yabancılaşmanın bu aşılması mümkün değildir. Dolayısıyla gerçekte belirleyici olan, nesnel tarihsel olguları “tarihsel değerlendirmenin önceliği” perspektifinden incelemek ve kavramaktır. Soyut ve asil ahlaki onur sonuç vermeyecektir. 

Kanımca halk içinde Marks’ın yabancılaşma kavramının bu yaygın kavranışı, genç Marks’ın düzeyinde kalmıştır. Marks’ın yabancılaşma kavramının değişim süreci ve bu süreçte meydana gelen temel perspektif değişikliğinin farkına varılmamıştır. Tarih ve pratik bize tekrar tekrar göstermektedir ki, yalnızca olgun Marks’ın eserlerini iyi bir çabayla incelemekte ısrarlı olursak ve perspektifimizi “tarihsel değerlendirmenin önceliğine” kaydırabilirsek Marks’ın tarihsel materyalizm teorisinin yönlendirdiği Marksist yabancılaşma kavramının gerçek anlamını kavrayabiliriz.

Yu Wujin, Çin Halk Cumhuriyeti Fudan Üniversitesi, Yurtdışındaki Çağdaş Marksizmi Araştırma Merkezi ve Modern Felsefe Enstitüsü’nün direktörlüklerini yürütmektedir. Çalışma alanları, Alman felsefesi ve Batı Marksizmi’dir. Eserleri: “Modernitenin Fenomolojisi” (2002), “Yurtdışındaki Marksist Felsefi Okullar Üzerine Yeni Kitap” (2002), “Pratiğin Hermeneği” (2001), “Yu Wujin’in Toplu Eserleri” (1998), “Yeni Değer Koordinatları Arayışı” (1995), “İdeoloji Üzerine” (1993), “Varoluşun Karmaşıklığı, Batı Felsefesi ve Kültürünün Toplu Tarihi” (1993). e-mail adresi: yuwujin@hotmail.com

Notlar

1. Amerikalı akademisyen Bertrand Ollman, Chambridge Üniversitesi Yayınları’ndan 1976’da çıkan “Kapitalist Toplumda Marks’ın İnsanın Yabancılaşması Üzerine Görüşleri” adlı eserinde Marks’ın bir ahlak teorisine sahip olmadığının pek kesin olmadığını iddia etmiştir.  Kanımca Marks, bağımsız bir etik ve ahlak teorisi geliştirmemesine karşın bu onu düşünce ve değerlendirmelerinde ahlaki terimlerle bakmaktan alıkoymamıştır. Aslında bu yazar, Marks’ın yabancılaşma kavramındaki iki farklı perspektifi ayırt edemediği için, eserinde yeni sağlam fikirler üretememiş bulunuyor.              

2. David McAllen, Genç Hegel’ciler ve Marks, 1969.

3. Marks-Engels, Seçme Eserler, Cilt 3, s 214, Moskova, 1983.

4. age, s 215.

5. age, s 273.

6. age, s 309.

7. age, s 296.

8. Marks-Engels, Seçme Eserler, Cilt 4, s 36, New York, 1976.

9. Marks-Engels, Seçme Eserler, Cilt 5, s 4, Moskova, 1983.

10. age, s 247.

11. age, Cilt 6, s 486.

12. age, Cilt 28, Bölüm 3.

13. Kapital, Cilt 2, s 10, Moskova, 1959.

14. age, Cilt ffl, s 817.

15. age, Cilt 1.1, s 72.

16. Sovyet bilim adamı Narkiss’in “Felsefenin Tarihinde Yabancılaşma Kavramının Evrimi Üzerine” adlı eserinde şöyle yazıyor: “Yabancılaşma kategorisinin sosyal yaşam alanının dışında kullanılmasını doğru görmüyoruz. Bu kategori tarihsel materyalizmin bir kategorisidir.” Aktaran Lu Meilin, Yabancılaşma Sorunu, Cilt 1, s 214, Şangay Edebiyat ve Sanat Yayınevi, Şangay, 1986.      

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!