Marksizm ve Felsefesi Üzerine Düşünceler – I- Mehmet Ali Yılmaz

Marksizm, dünyayı tanımlamakla yetinmez daha da ilerisinin, dünyayı değiştirmeye başlamanın ideolojisidir. Bu nedenle durağan değildir, yerinde saymaz, hem kendini yeniler hem de dünyanın, hayatın değiştirilmesini amaçlar.

Marksizm insanlık sahnesinde boy gösterdiğinden beri dünyada meydana gelen çeşitli tarihsel ve sosyal gelişmelere bağlı olarak zaman zaman önemli sorunlarla karşı karşıya kaldı. Bunların en şiddetlisi de “sosyalist sistem”in çöküşüyle birlikte ortaya çıktı. 20’inci yüzyılın son zamanlarında yaşadığı “buhran”ın derinliğinden dolayı Marksizm’e yöneltilen ideolojik saldırılar çok seviyesiz ve yok etmeye yönelik oldu. Bu saldırıların bir kısmı yaşanan sorunların tespiti ve çözümü adına gerçekleştirildi.

Marksizm’e karşı yürütülen kampanyanın çıkış noktası Sovyetler Birliği’nde yaşanan başarısızlık görünmekle birlikte aslında saldırılar Marksizm’in tarih anlayışı ve felsefesi üzerinde düğümlenmektedir. Dünya tarihi içinde çok kısa sayılacak bir dönemi kapsayan Sovyet deneyinin hatalarından ya da Çin’deki “geri gidiş” iddialarından hareketle Marksizm’in kendisini eleştirmek saldırganlara bazı kolaylıklar sağladı. Kitleleri Marksizm’den uzaklaştırmak ve karşı tavır aldırabilmek için tarihi çarpıtmakla kalmadılar, kavramların içlerini boşaltarak, demokrasi, hümanizma ve hatta işçi hakları gibi konuları kötü niyetlerine veya yanılgılarına alet ettiler. Sanki emperyalist kapitalizm egemen olduğu ülkelerde demokrasiyi, insan haklarını uyguluyor ya da işçi haklarına önem veriyormuş gibi! Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen sonra ABD emperyalizminin sadece Irak’ta katlettiği insan sayısının bir buçuk milyonun üstünde olduğunu bilmeyen mi var? Emperyalistlerin destekleriyle kurulan, onların jeopolitiklerine hizmet eden Taliban, El Kaide ve IŞİD gibi dinci-mezhepçi ve diğer etnikçi örgütlerin zulüm ve katliamlarının haddini hesabını bilen yok.

1990’larda “tarihin sonunu” ilan etmeleriyle birlikte uygulamaya başladıkları neoliberal politikalarla emperyalist-kapitalist ülkelerin kendi işçilerini, diğer halk kesimlerini ve özellikle de geri bıraktırdıkları ülkelerin halklarını nasıl sömürdüklerini, demokratik haklarını nasıl gasp ettiklerini en iyi bu ülkelerin ezilen halkları bilir.

Marksizm karşıtlarının geçtiğimiz 20-25 yıldır sürdürdükleri saldırılar karşısında taraftarlarının çoğunlukla sessiz kalmaları ya da seslerini duyuramamaları bu yaygaracıları daha da cesaretlendirmiştir. Bunların en tehlikelileri ise Marksist görünüp kale kapısını düşman askerlerine açmaya kalkışan sinsilerdir. “Sol” içinde fazlasıyla olan bu urlar Marksizm’i içeriden vurarak emperyalizmin ideologlarının ve politikacılarının ellerini güçlendirdiler.

Saldırılar Marksizm’in yaşamakta olduğunun kanıtıdır

Bütün bu saldırılar, sadece Marksizm’in yaşamakta olmasının göstergeleri değil aynı zamanda zafer naraları atan egemen sınıfların ve sözcülerinin bu devrimci ideolojiden hala korkmakta olduklarının da göstergeleridir.

Diğer yandan bu saldırıların ve özellikle de iç tartışmaların ortaya koyduğu bir başka gerçek ise Marksizm’e yöneltilen dogmatizm eleştirisinin geçersizliğidir. Yıllardır en sert ve acımasız eleştirilere muhatap olan bir görüş dogmatik olabilir mi? Ancak canlı ve gelişimi-değişimi esas alan bir ideoloji farklı odaklardan gelen çeşitli eleştirilere ve saldırılara muhatap olabilir.

Saldırıları göğüsleyebilmek için ana kaynaktan beslenilmeli

Sözü geçen bu saldırılar ana kaynaklara dönülerek, bu kaynaklardan beslenilerek göğüslenebilir. Güncel, somut sorunlara ve eleştirilere cevap üretmenin önü de ancak bu yoldan gidilerek açılabilir. Bu saldırıları nihayetinde boşa çıkaracak asıl unsurun pratik olduğunu da Marksizm ana kaynağında ortaya koymaktadır. Ana kaynaktan beslenilerek varılan sonuç ancak pratiğin önünü açmaya yararsa bir anlam ifade eder. Olması gereken de budur.

 

Marx-Engels ve Felsefe (*)

Marx ve Engels’in teorilerinin hazırlık döneminin ilk aşamasını felsefe çalışmalarının kapsıyor olması onların fikirlerinin sağlam bir temele dayanmasını sağlamıştır. Avrupa’nın yeni bir devrimler ve karşı-devrimler dönemine girdiği bu çağda maddeci diyalektiği devrimci bir evrene dayandırarak kurmak insanlık için büyük bir felsefi atılımdı. Marksist dünya görüşü sistematik biçimde Komünist Manifesto’da ortaya konuldu. Ancak Marx ve Engels’in 1848’de yazdıkları Manifesto’da sergiledikleri dünya görüşüne ulaşmaları için kat ettikleri bir süreç yaşandı. (**)

1842’de Marx, Genç Hegelcilerle çatışmaya başladı, bu sırada Genç Hegelcilerin gerçek yaşamdan kopuk, soyut felsefi tartışmalar içine gömülmüş olmalarına, boş ve ayakları yere basmayan düşüncelerine karşı çıkıyordu. Bauer kardeşler ve yandaşları ile yürüttükleri bu tartışmalar Marx ile Engels’in idealizmden materyalizme, burjuva demokrasisinden sosyalizme geçişlerinde önemli bir etken olmuştur. Bu arada rakiplerinin yaşadığı fikri gelişmelerin de bu geçişin daha nitelikli bir hal almasına yol açtığını da belirtmek gerekir.

Bauer kardeşlerle yaptığı tartışmalardan başka Marx’ın, 1844’de yazdığı Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı ve Yahudi Sorunu başlıklı incelemelerinde ilk kez proletaryanın tarihsel rolünü ortaya koyduğunu, toplumsal devrimin ve işçi sınıfı hareketinin bilimsel bir dünya görüşüyle birleştirilmesinin kaçınılmazlığını tespit etme konusunda ilk adımları attığını görüyoruz.

Marx ve Engels işte bu dönemde bir araya gelerek yeni bir dünya görüşünü sistemli bir şekilde örmeye başladılar.

Marx ve Engels’in ilk ortak eserleri 1845’de kaleme aldıkları, Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi’dir. Büyük kısmını Marx’ın yazdığı Kutsal Aile, Marx ve Engels’in gerçek bir işbirliği sonucu gün yüzüne çıkmıştır. Allegemeine Literatur-Zeitung çevresinde toplanan Bauer kardeşler (Edgar ve Bruno Bauer) ile onların Genç Hegelci arkadaşlarını gülünç bir adlandırma biçimi olan Kutsal Aile’de sözü geçen bu kesimin idealist düşüncesini çürütürlerken, yeni yeni şekillenmeye başlayan tarihsel materyalizme daha sağlam dayanaklar yaratan ideolojik görüşler ortaya çıkmaya başlar. Marx’ın 1845’de formüle ettiği Feuerbach Üzerine Tezler’den sonra 1846’da Engels ile birlikte yazdıkları Alman İdeolojisi’nin sayfalarında ise Marksizm’in temel kavramlarının gün yüzüne çıkmaya başladığını görmekteyiz.

Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi’nin bir başka özelliği de Lenin’in 1895 gibi erken bir tarihte bu eser üzerinde çalışmış olmasıdır. Felsefe Defterleri’nde yer alan bu çalışmasında Lenin, bilimsel sosyalizmin kurucularının felsefi ve siyasal dünya görüşlerinin oluşum ve gelişimini izler. Lenin’in bu eserde yaptığı önemli tespitlerden birincisi; Marx’ın “proletaryanın devrimci rolü görüşünü büyük bir özgelikle” geliştirmesidir.

Lenin, Marx’ın bu eserinde “proletaryanın devrimci rolü”nün “hemen tamamıyla oluşmuş” bulunduğunu yazar. (V.İ. Lenin, Felsefe Defterleri, s.16, Çeviren: Attila Tokatlı, Sosyal Y. 1976)

Bu belirlemeden sonra Lenin Kutsal Aile’den özel mülkiyet ile proletarya arasındaki kaçınılmaz ilişki ve uzlaşmaz çelişkiyi anlatan uzun pasajları alıntılar.

Lenin’in Kutsal Aile’de  yaptığı ikinci tespit: “Marx’ın bütün ‘sistemi’nin … temel fikri olan sosyal üretim ilişkileri fikrine nasıl ulaştığını” bu eserde ortaya koymuş olmasıdır. (Age, s.20)

Kutsal Aile’de Engels’in tarih-insan ilişkisi hakkında yazdıkları Marksizmin tarihe ve tarih içinde insanın rolüne bakışının temellerini atmaktadır. Lenin, Engels’in Bauer’ler ile tarih üzerine yaptığı tartışmayı şöyle ifade eder: “Hiç bir şey yapmaz tarih, ‘muazzam zenginliğe sahip değildir’, savaş falan da ‘vermez’! Tam tersine: Bütün bunları yapan, bütün bunlara sahip olan ve bütün bu savaşları veren, insan’dır, gerçek ve canlı insan. Kendi ereklerini gerçekleştirme yolunda – kendisinin ayrı bir kişiliği varmış gibi – insanı bir araç olarak kullanan ‘tarih’ değildir, emin olunuz; aslında tarih, kendi ereklerini gerçekleştirme yolunda yürüyen insanın etkinliğidir ancak.” (Lenin, Felsefe Defterleri, s.25-26)

Toparlarsak; Kutsal Aile’de Marx ve Engels, Bauer kardeşlerin idealist görüşlerini, onların gerçek yaşamdan kopukluklarını, felsefe ve tanrıbilim alanlarında soyut nutuklar atmalarını eleştirirler. Öznelcilik içinde bocalayan Bauer ve arkadaşları, halk kitlelerini cansız bir madde olarak görürlerken; sadece seçkin bireylerin “tin” ve “mutlak eleştiri” taşıyıcıları, tarih yapıcıları olduklarını, halkın ise tarihsel süreç içinde edilgen bir gereçten başka bir şey olmadığını savunuyorlardı. Bu Genç Hegelciler o sıralarda Almanya’nın gelişmesinin önündeki başlıca engeli bu ülkede hâkim olan gerici toplumsal düzende değil, sadece egemen düşüncelerde ve özellikle de dinde görüyorlardı. (***)

Marx, Bauer’lerin “Fransız Devriminin filizlendirdiği fikirleri, bu devrimin zorla ortadan kaldırmak istediği durumun ötesine götürmedikleri” şeklindeki görüşlerine karşı, yani onların fikri öne çıkaran eğilimlerine karşı çıkararak toplumsal dönüşümlerde, insanların eylemlerinin, pratiğin önemi üzerinde ısrarla durur.

“Fikirler hiç bir zaman dünyanın bir eski durumunun ötesine götüremezler, onlar hiç bir zaman eski durum fikirlerinin ötesine götürmekten başka bir şey yapmazlar. Genel olarak söylemek gerekirse, fikirler hiçbir şeyi iyi bir sonuca vardıramazlar. Fikirleri iyi bir sonuca vardırmak için, pratik bir gücü kullanan insanlar gerekir.”  (K.Marx- F. Engels, Kutsal Aile ya da eleştirel Eleştirinin Eleştirisi, s.182-183, Sol Y. 1976)

Evet, Fikirleri ileriye sürmek yetmez, onları iyi ve doğru sonuçlara ulaştırmak gerekir. Bu sonuçları elde edebilmek için pratiği örgütleyecek, yürütecek, işi yapacak olan insanlara ihtiyaç vardır. Bu insanlar o günün Batı Avrupa’sının somut koşullarında proletaryaydı.

Esas olarak polemik bir yapıt olan Kutsal Aile’de Marx ve Engels, bir bakıma kendi geçmişleriyle, “geçmişteki felsefi” bilinçleriyle de hesaplaşırlar. Bir başka ifadeyle tarihsel materyalizmin temel ilkelerini oluşturmaya başlarlar.

 Marx, Kutsal Aile’de zaman zaman Hegel terminolojisini kullansa da Hegel Felsefesinden kopar. Kutsal Aile’de Proudhon’a ayrılan sayfaları değerlendiren Lenin bu konuda şöyle yazar:

“Hegelci felsefeden çıkıp sosyalizme geliyor burada Marx: Geçiş, açık seçik biçimde görülebiliyor; Marx’ın neleri kazanmış olduğu ve yeni bir fikir alanına nasıl geçtiği besbelli burada.” (Lenin, Age, s.14)

Sonuç olarak, Kutsal Aile ile Marksizmin kurucuları ölümlerine kadar sürecek yakın dostluk içinde bir iş ve güçbirliğine girmişler ve bu eserlerinde yeni hegelcilerin tarihsel idealizmlerini eleştiriye tabi tutarak, yalnız kitlelerin kendi somut sorunlarının çözümü için verecekleri mücadelenin tarihi ilerletebileceğini ve bu yolla emeğin sömürüsünün yok edilebileceğini gösterirler.

 

(*)Marx ve Engels’in devrimcileştikleri, devrimci düşünceler ortaya atmaya başladıkları çağa bakınca Avrupa’da önemli toplumsal ve siyasal gelişmelerin meydana geldiğini görürüz. 1830 devriminden sonra Fransa durulmamıştı, 1832 ve 34’deki işçi ayaklanmalarından on yıl sonra Silezya’da dokumacılar başkaldırdılar. 1842’de ise İngiltere’de Çartistlerin grevi gündemdedir. Prusya’daki köylü hareketlerinden başka birçok Avrupa ülkesinde siyasi karışıklıkların hüküm sürdüğü bu dönem 1848 devrimiyle noktalandı.

Marx ve Engels’in felsefi, siyasi ve ekonomiyle ilgili düşünceleri bu koşullarda oluşmaya ve gelişmeye başladı. Genç devrimci demokratlar kısa sayılabilecek bir zaman sonrasında sosyalizmin teorisini yapmaya başladılar. 1844’te Hegelci Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nin Giriş’inde, insanın kurtuluşunu devrimci proletaryanın eylemine bağlayan Marx, bu düşüncesinin gereği olarak proleterlerin sömürülmesinin açıklamasını yapmaya koyuldu. Aradığı açıklamayı özel mülkiyete bağlı yabancılaşmış emekte bulacağına inanıyordu.

İkinci dipnotta üzerinde durulacak olan 1844 Elyazmaları’nda, Feuerbach’ın dinsel yönden yaklaştığı yabancılaşma, ekonomik bir bakışla değerlendirilir. Marx’ın tamamlamadığı bu elyazmalarında bireyin yabancılaşmadan kurtulması ve insanın kendine dönüşü için yürütülen bir sosyalist devrimin bakışı konulmaktadır.

 (**)Marksizme yönelik ideolojik saldırılar sadece yakın tarihlerde yapılmadı. Marksizm’in ilk ortaya çıkmaya başlamasından beri çeşitli düzeylerde ve alanlarda yıpratma ve yok etme savaşları verildi. Bu saldırılardan ilginç olanlarından biri de konumuzla ilgilidir. Özellikle 20’inci yüzyıl ortalarında, bazı tanrıbilimciler, varoluşçular ve yeni tomacılar, Marx’ı genç Marx’la vuruşturarak idealizmin, dinsel dünya görüşlerinin ve Marksizmden sapmış düşüncelerin mesafe almasını sağlamaya çalışmışlardır. Marx’ın 1844 Elyazmaları’yla olgunluk döneminin eserlerini karşı karşıya getirerek Marksizm-Leninizm’i çelişkiye sürüklemek istemişlerdir. Türkiye’de de Marx’ın devrimci dilini köreltmeyi amaçlayan “sivil toplumcu” çevrelerden de bu ali cengiz oyununu oynamaya kalkışanlar olmuştur.

Marx’ın ideolojisinin esasının idealizme doğru çekilmesini sağlayacak bir hümanizmacılığı bu devrimci görüşe yamamaya çalışan bu kurnaz ideologlara bir başka yaklaşımın temsilcilerini de eklemek gerekir. Bunlar 1844 Elyazmaları’nın ekonomik ve toplumsal içeriğini görmezden gelerek, Marx’ın bu çalışmasını felsefi yanıyla sınırlarlar. Bunlara göre esas olan, Hegel eleştirisi ile yabancılaşma kuramıdır. Bunların amacı; genç Marx’ın (onlara göre gerçek) felsefi düşüncesini onun olgunlaşmış felsefi ve iktisadi düşüncelerinin karşısına çıkarmaktır. Böylece Marx’ı idealist felsefe ile bütünleştirmek ve Marksizm’in devrimci anlamını karalamak istenmişlerdir.

Bu çevrelerin ileri sürdükleri düşünceler daha karmaşıktır ama sonuçta yapmak istedikleri şey açıktır: taraftarlarının gözünde Marksizm’in değerini düşürmek ve savunucularını çıkmaza sokmak.

Bilimsel bir düşünce akımı dogmalar gibi, gökten zembille inmez. O düşünce verili ekonomik, siyasi, sosyal vb. koşullar içinde oluşur ve doğduğu dönemin diğer düşünce akımlarıyla mücadele ederek gelişme gösterir. 1844 Elyazmaları geçmişin fikir akımlarının izlerini taşıdığı gibi Marx’ın gelecekte ortaya koyacağı düşüncelerin tohumlarını da taşımaktaydı. Bu tamamlanmamış, bazı durumlarda yeterince açık olmayan eseri Marx’ın düşünsel gelişiminin başlarına yerleştirerek değerlendirmek doğru olan tavırdır.

(***) Genç Hegelcilerin 1840’larda düştükleri bu hatanın benzerine günümüz Türkiye’sinde birçok muhalif insan ve çevre de düşmektedir. Bugün ülkemizde asıl olarak emperyalizm ve içerdeki uzantısı egemen sınıfların – AKP iktidarı sayesinde palazlanan sermaye çevreleri de bunlara dahil – sömürü düzenlerine karşı mücadele yürütmek yerine, sadece öne sürülen dinci-gerici siyasetin temsilcileriyle uğraşmak da bu tür bir hatalı eğilim olsa gerek. Saray kliğinin temsil ettiği siyaset (Bahçeli de yan taraftan kafasını ısrarla bu fotoğrafa sokmaya çalışıyor), şişirilen çelişkilere ve zaman zaman gündeme sokulan “eyy”lenmelere rağmen, sonuçta uluslararası finans sermayesi ve içerdeki uzantılarının çıkarları üzerine kurulmuştur.

 

 

 

Benzer yazılar

2 Yorum

  1. Celal Algan

    Marx’ın 1945’de formüle ettiği Feuerbach Üzerine Tezler’den sonra 1946’da Engels ile birlikte yazdıkları Alman İdeolojisi’nin sayfalarında ise Marksizm’in temel kavramlarının gün yüzüne çıkmaya başladığını görmekteyiz.

    Yukarıdaki tarihler yanlış yazılmış.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!