Milli ve Sosyalist Devrim- Av. Mehdi Bektaş

Ülkemizde, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra, üzerinde en çok tartışılan konu milli demokratik devrim ve sosyalist devrim tezleriydi. Bir kesim Kemalist hareketle milli demokratik devrimin tamamlandığını, hedefin işçi sınıfının fiili ve ideolojik önderliğinde sosyalist devrim olduğunu söylerken, bir kesim milli demokratik devrimin tamamlanmasının emperyalizm ve yerli işbirlikçileri tarafından engellendiğini belirterek işçi sınıfının eylemli ideolojik önderliğinde demokratik halk devrimini savunuyordu.

 

Demokratik halk devrimi ile sosyalist devrimi savunan kesimler, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 faşist darbeleriyle saf dışı edildi; ülke dinciliğin, etnikçiliğin at koşturduğu bir arenaya dönüştürüldü, yönetim laik cumhuriyet düşmanı, emperyalizmin işbirlikçisi, gerici, ekonomide liberal olduğunu söyleyen iktidarların eline geçti…

 

Bu iktidarlar eliyle cumhuriyetin kazanımları birer birer elden çıkarıldı, birikimleri haraç mezat satıldı, hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık halkı tutsak aldı, suç işlemek meziyet haline geldi, şiddet toplumu sardı, komşularla tarihi düşmanlıklar ortaya çıkarıldı, etraf ateş çemberi oldu, sınırlar delik deşik, ülke emperyalizmin güdümünde savaşa sürükleniyor, aymazlık, vurdumduymazlık ve kadere boyun eğme duygusu toplumda kök salıyor.

Ülkenin geleceğinden kaygı duyan, bir şeyler yapmak için çabalayan küçük bir kesimin dışında, aydınlarda, yurtseverlerde, devrimcilerde bir algı bozukluğu, bir çarpıklık göze çarpıyor; bırakın devrimi, devrim tezlerini tartışmayı, ırkçılığın, gericiliğin yarattığı ortam içinde, etnikçiliğe teslim olanlar, hatta emperyalizmi olumlayanlar bile var…

 

Bu görüntülerin ve davranışların, ülkenin devrimci tarihine yakıştığı elbette söylenemez. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak ve yaşatmak için binlerce yurtseverin kanının aktığını, halkın ağır bedeller ödediğini bazı çevreler unutmuş görünüyor, dinci, ırkçı, etnikçi çevrelerin devrimci laik Türkiye Cumhuriyetini dağıtma girişimine seyirci kalındığı anlaşılıyor.

 

Biliyoruz ki devrimi, kazanımlarını korumak ve geliştirmek, devrimi yapmaktan daha zordur. Devrimin başlangıcında ideoloji, bilinç, kararlılık, önderlik, örgütlülük, özgüven ve özveri belirleyici olmasına karşın, devrim ve kazanımların korunması sürecinde düşüncelerin, kuşakların değiştiği, bilincin zayıfladığı, örgütlülük, özgüven ve özverinin anlamsızlaştığı, koruyucu hukukun etkisizleştiği, değerlerin aşındığı görülüyor. Devrimciler, yurtseverler yeni bir ruh ve yeni bir heyecanla kitleleri uyararak mücadeleyi sürdürmezse, devrim karşı devrime dönüşür.

 

Devrim ve devrimcilik zor bir iştir, risklidir, düşmanı çoktur, ancak devrim ve devrim mücadelesi olmadan ne toplum değişir, ne ülke gelişir, ne de insanlık yücelir.

 

Devrim, sınıf çelişkisi, üretici güçlerin gelişmişliği, ekonomik, sosyal ve siyasal örgütlenmelerin etkinliği ve yaygınlığıyla yakından ilgilidir. Koşulları oluştuğunda devrimi önlemek olanaksızdır, hâkim güçler geciktirebilir, ancak engelleyemez.

 

Devrimlerden milli olanı burjuva devrimdir, toprak sisteminin çözülmesi (feodalite) ve kapitalizmin gelişmesi ile başlar, sanayi devrimiyle ilerler, feodalitenin tasfiye edilip kapitalizmin inşasıyla sonuçlanır; toprak sahipliğinin(ağanın) yerini özel girişimci (kapitalist), toprağa bağlı kölenin (maraba / serf) yerini ücretli emek (işçi / ırgat / azap / proletarya) alır.

 

Milli demokratik devrimler, milli bir toprak (vatan), milli bir ekonomi ve milli bir pazar yaratarak ortaya çıkar, emeği özgür kılar, inancı laikleştirir, eğitimi bilimselleştirir, insanı meslekleştirir; toprak, araç, gereç desteği ile köylüyü üretici çiftçi yapar, kulu bireye, tebaayı yurttaşa dönüştürür.

 

Kapitalist gelişme, büyük keşiflerle birlikte önce İspanya ve Portekiz’de başlar, sonra Hollanda ve İngiltere’ye yayılır. İngiltere, topraklarında bulduğu demir ve kömürle demiri çeliğe dönüştürür, top, tüfek, gemi yapımında öne çıkar, İspanya, Portekiz ve Hollanda’yı denizlerde saf dışı eder; 1641-1651 yılları arasında Cromwell öncülüğünde cumhuriyetçilerin kralcıları yenmesiyle parlamenter sisteme geçer, kral sembolikleştirilir, sanayi devrimini gerçekleştirir, kapitalist dünyanın lideri olur.

 

Milli devrimler, feodal üretim biçiminin yerini kapitalist üretim biçiminin aldığı burjuva devrimleri olmasına ve ilk örneğinin İngiltere’de görülmesine karşın, daha çok 1789 Fransız Devrimi ile anılır ve düşünsel ve eylemsel olarak insanlığı etkilediği kabul edilir.

 

Sosyalist devrimler süreci, kapitalist sistemin yıkılması, toplum yararına üretim araçlarına el konulması, insanın insanı sömürüsüne son verilmesi düşüncesiyle başlar. Bu düşünce, 16 yüz yıldan itibaren, ticaretin, sanayinin gelişmesi, işgücünün kötü koşullarda çalıştırılması, aşırı sömürülmesine yönelik eleştirilerden doğar.

İngiltere’de Robert Owen, Fransa’da Charles Fourier, Comte Henry de Sain-Simon, bu eleştirileri yapan ilk düşünürlerdir ve sosyalizm düşüncesinin öncüleridir.

Sosyalizm terimi, 19 yüzyılın başında, 1827’de İngiltere’de Robert Owen’ın, Fransa’da 1832 yılında Saint-Simon, Pierre Leroux ve J. Regnaud’un fikri takipçilerini adlandırmak için kullanılır ve hızlı yayılır.

Ciddi bir taraftar kitlesi yaratamayan bu öncüler, toplumun o günkü durumunu kötülemekle, açıklamakla yetinmeyip, toplumun nasıl olması gerektiği konusunda epeyce emek ve zaman harcar.

Her biri, geleceğin ideal toplumunun nasıl olması gerektiği konusunda en küçük ayrıntılara kadar iner ve topluma yol gösterici tasarılar sunar. Bunlara, Ütopik Sosyalistler de denir.

Ütopik sosyalistlerin tasarların hemen hepsinde, en önemli ilke, kapitalizmin ortadan kaldırılmasıdır. Bunlara göre kapitalist sistem, müsrif, adaletsiz ve palansızdır… Kapitalizmde çalışmayan bir azınlık, üretim araçlarına sahip olduğu için, konfor ve lüks içinde yaşar.

Ütopyacılar, hayali toplumlarında, çalışan çoğunluk üretim araçlarına sahip olmakla konfor ve lüks içinde hayat sürmeleri mümkün olacaktır inancındadır. Bu ütopyacıların değişmez düşüdür.

Bu düşünce ütopyacılar için bir düş olarak kalır; çünkü bunlar, nereye gitmek istediklerini biliyorlardı, ancak buraya nasıl gidileceği konusunda düşünceleri pek net değildi, bulanıktı; bütün insanların iyi niyetli anlayışı ile hedeflerine erişeceklerini düşünüyorlardı…

Ütopyacıların sosyalizmi, adaletsizliğe karşı insanca bir duyguya dayanıyordu. Bunlar, kapitalizmin yarattığı sert ve insafsız çevreye şiddetle tepki gösteren insan severlerdi. Kapitalist sisteme karşı geçerli ve yerinde eleştiriler yöneltmişler, daha iyi bir dünyanın kurulması için planlar tasarlamışlardır, ama sonuç alamamışlardır.

Soruna başka bir açıdan bakan Karl Marks ve Friedrich Engels ise, sosyalizmi, insanın tarihsel, ekonomik ve toplumsal gelişimin incelemesi üzerine kurarlar… Gelişmiş toplumun bugünkü toplum haline gelene kadar, nasıl doğduğu, geliştiği ve çürüdüğü konusuna ilgi duyarlar, geleceğin toplumuna dönüşümü sağlayacak gücü bulmaya çalışırlar…

Ütopyacılar için sosyalizm bir hayal ürünü, bu ya da şu parlak zekânın bir buluşudur. Marks ve Engels ise, bulutlar üzerindeki bu düşü yere indirir, belirsiz bir umut olmaktan çıkarır, sosyalizmi insan soyunun tarihsel gelişiminin bir sonraki adımı, kapitalist toplumun evriminin zorunlu ve kaçınılmaz bir sonucu olduğunu gösterirler, bir ütopya olmaktan çıkararak bilim haline getirirler.

Bilimsel sosyalizm kavramı, ilk kez, Marks’ın Engels ile 1 Şubat 1848’de yayınladığı Komünist Manifesto’da açıklanır. Manifestoda, toplumun bu halde bulunmasının, değişmesinin nedenleri, değişimin yönü konusundaki birleştirici unsuru (öğeyi) şöyle belirtir: “Olaylar, birbirinden bağımsız değildir; tarih, karmaşık olgular ve olaylar yığını gibi görünüyorsa da bu bir keşmekeş değil ortaya çıkarılabilecek belli yasalara uygun bir bilimdir.”

Marks ve Engelsin ortak çalışması, insan toplumunun gelişme yasalarını bulur. “Her uygarlıkta ekonomi, politika, yasalar, din, eğitim birbirine bağlıdır; her biri ötekine dayanır ve bağlanır. Bütün bu güçler içinde ekonomi en önemlisidir, temel etmendir. Yapının temel direği, üreticiler olarak insanlar arasında var olan ilişkidir. İnsanların yaşama biçimini, geçimlerini sağlama biçimlerini, belirli bir toplumda, belirli bir anda hüküm süren üretim ilişkilerine bağlar, insanın düşünce biçimini yaşama biçimi belirler” sonucuna varırlar.

Marks ve Engels, tarihsel olaylara, insanların hayatlarını kazanma biçimimden doğan sınıf ilişkileri açısından bakar ve Manifesto’ya, “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir” saptamasıyla başlarlar.

Sosyalizmin amacını, “bir sınıfın egemenliği yerine bir başka sınıfın egemenliğini koymak değil, bütün sınıfların büsbütün ortadan kaldırılması, her türlü sömürüye son veren sınıfsız tolumu kurması” olarak belirtirler, “…eski sınıflı tolumdan yeni sınıfsız düzene geçişi, işçi sınıfı, proletarya (bilinçli işçi) başaracaktır.” derler, bunu başarana kadar işçi sınıfı iktidarını zorunlu, ama geçici görürler.

Sosyalizmi, “kapitalizmin yırtıkları yamaları devrimci bir değişimle, toplumun yeniden kurulacağı; bireysel kar için bireysel çaba yerine, kolektif yarar için kolektif çabayı öne çıkaran, mal peşinde koşanların, mal ‘fazla’sını satabilecek ve sermaye ‘fazlasını yatırabilecek dış pazar avcılığından doğan emperyalist savaşların son bulacağı; üretim araçları özel ellerde olmadığı için toplumun, işverenler ve işçiler olarak sınıflara ayrılmadığı ve dolaysıyla bir başkasını sömürmenin ortadan kalktığı; ülkenin bir avuç insanın malı olmaktan ve bunların çıkarı için kötü yönetimlerden kurtulacağı ve bütün halkın malı olacağı, halk yararına, halk tarafından yönetileceği, merkezi bir planlamaya dayalı ekonomik, sosyal ve siyasi bir sistem ” olarak ortaya koyarlar.

Sosyalizm için mücadelenin ilk örnekleri 1848’de Avrupa’da görülür. Avrupa’da sanayileşme çalışanlara ağır koşullar dayatır, günde 13-14 saat çalışma yanında, işsizlik, açlık, yoksulluk kol gezer. 1830’da patlayan ekonomik kriz huzursuzluğu artırır, yer yer olaylar yaşanır. Karl Marks ve Friedrich Engels’in, Komünist Manifesto’yla özel mülkiyete son verilmesi, sınıfsız, sömürüsüz bir düzen kurulması çağrısı, sanayi işçisini, tarım çalışanlarını ve kır yoksullarını ayağa kaldırır; Fransa, İtalya, Belçika, Prusya, Macaristan’da ayaklanmalar olur, kurulu düzenlerin silahlı gücüyle önlenir.

 

1848 ayaklanmalarının bastırılmasına karşın sosyalizm mücadelesi durmaz, 1871 Paris Komünü ile üç aylık deneyim yaşanır. 1914’te başlayan I. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında Ekim 1917’de Rusya’da, 1944’te başlayan II. Dünya Savaşı’nın yıkıntılar arasından 1949’da Çin’de, 1959 Küba’da devrimler gerçekleşir, kapitalizm üretim ilişkisine karşı sosyalist üretim ilişkisi inşa edilir.

 

İster milli demokratik devrimler olsun, ister sosyalist devrimler olsun, bir toplumun tamamını aynı üretim ilişkisine sokmak öyle kolay değildir, zira üretim ilişkisi de sınıflara dayanır. Feodal üretim ilişkisi içinde kapitalist üretim ilişkisini, kapitalist üretim ilişkisi içinde feodal ve sosyalist üretim ilişkisini, sosyalist üretim ilişkisi içinde feodal ve kapitalist üretim ilişkisini görmek olanaklıdır. Buralarda asıl olan egemen üretim ilişkisi ve biçimidir. Egemen üretim biçimi feodal toplumlarda feodal, kapitalist toplumlarda kapitalist, sosyalist toplumlarda sosyalist nitelikli ve belirleyicidir.

 

Osmanlının bakiyesi topraklar üzerinde kurulan ülkemizde, milli demokratik devrim süreci Senedi İttifakla başlar (1808), 1836 Gülhane Hattı Hümayun’u, 1876 I. Meşrutiyet, 1908 II. Meşrutiyet ve 1923 Cumhuriyetin ilanıyla sürer, düşüncede, bilimde, tarımda, sanayide, ekonomide, hukukta köklü değişiklikler yapılır, tamamlandı, tamamlanmadı tartışmaları arasında sosyalizme ulaşana kadar süreceği tasavvur edilir.

 

Sosyalizmin kurucuları Marks ve Engels, üretimin toplumsallığı ile özel mülkiyet arasındaki çelişmenin devrimi doğuracağını ve devrimin batı Avrupa’da gelişmiş burjuva sanayi toplumlarında olacağını saptarlar, ancak 1848 ayaklanmaları ile 1871 Paris Komünü deneyimi dışında, burjuva sanayi toplumlarında sosyalist devrim gerçekleşmez. 19 yüzyılın sonlarına doğru kapitalizm, serbest rekabetçi dönemden tekelci aşamaya geçer, gelişmiş ülkeler gelişmemiş ülkeler çelişkisiyle ve emperyalizm olgusuyla sosyalist devrimler batıdan doğuya, Avrupa’dan Asya’ya kayar.

 

Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde yaşanan 1905 Rus, 1908 Türk, 1909 İran, 1910 Meksika ve 1911 Çin demokratik devrimleri, sosyalist devrimlerin öncüleridir. Lenin’in, 19 yüzyılın sonlarına doğru, “Emperyalist aşamada tek ülkede sosyalizm mümkündür” tespiti ile I. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da, proletaryanın ideolojik ve fiili öncülüğünde, askerlerin ve yoksul köylülüğün katılımıyla Ekim 1917’de sosyalist devrim gerçekleşir.

 

Mao Zedung, “”Ezen dünya/ezilen dünya” ya da Mustafa Kemal’in deyimiyle “Zalimler dünyası / mazlumlar dünyası” çelişkisini öne çıkarır, köylü ayaklanmalarıyla feodaliteyi tasfiye eder, köylüyü topraklandırır, işçi sınıfının ideolojisi doğrultusunda, uzun bir mücadeleden sonra, 1949’da Çin’de sosyalist devrimi zafere ulaştırır.

 

Fidel Castro, Ernesto Che Guevara, kır yoksullarına dayanan gerilla mücadelesiyle Batista diktatörlüğü devrilir, 1959’da Küba’da iktidarı ele geçirir, sosyalist bir düzen kurar.

 

Her devrim, maddi ve manevi koşulların oluşumu, karmaşık bir yığın sorunun çözümüyle gerçekleşebilir. Feodal üretim ilişkilerinin tasfiye edemediği, kapitalist üretim ilişkilerini geliştirilemediği, ulusal sorunun çözülemediği gibi saptamalar, demokratik devrimin tamamlanamadığı ve sosyalist devrim koşullarının oluşmadığı gibi bir sonucuna götürür.

 

Kapitalizmin emperyalist nitelik kazandığı, burjuvazinin gericileştiği aşamada demokratik devrimin proletarya iktidarı altında tamamlanacağı ve sosyalist üretim ilişkileri geliştirilerek sınıfsız sömürüsüz düzenin oluşturulacağı saptaması, Rus, Çin ve Küba devrimlerinin temel taşıdır. Her üç devrimde, feodal, köylü bir toplumu dönüştürme, özel mülkiyetten kamu mülkiyetine geçme mücadelesidir, büyük oranda başarmışlardır.

Ülkemizde demokratik devrim tamamlanamadığı gibi sosyalist devrimin ipuçları da yoktur. İşçi sınıfı, ekonomik mücadele sınırını aşamamış, ekonomik, sosyal ve politik kazanımlarını koruyamamış, etkinlik kuramamıştır. Sosyalist devrimi gerçekleştirme iddiasıyla onca örgüt ve parti kurulmasına karşın, İşçi sınıfı, küçük burjuva ve yoksul köylülük birliği sağlanamamış, sınıf ittifakı kurulamamış, siyasi mücadele başarıyı yakalayamamıştır.

 

Hâkim sınıflar, feodaliteyi çözmemiş, kapitalizmi geliştirememiş, bilimde, eğitimde, sanayide çağı yakalayamamış, kır yoksullarının kente akmasına, gericileşip tüketici olmasına, üretim ekonomisinin tüketim ekonomisini dönüşmesine göz yummuşlar, sosyal devletin sadaka devletine dönüşmesine engel olmamışlar, NATO, dünya bankası, enerji ajansı, İMF gibi emperyalist örgütlenmelerle ilişkilerin geliştirilmesine, faşist darbelerle ve gerici iktidarlarla düzeni tahkim edilmesine alkış tutmuşlar, emperyalizmle işbirliğini, soygun ve sömürüyü olağan hale getirmişlerdir.

 

Bundan kurtuluşun yolu kuşkusuz devrimdir. Devrimi başarmak için, örgütlenmek, halkı Alevi-Sünni, Kürt-Türk diye bölmek değil birleştirmek, sömürüye karşı çıkmak, emperyalizme karşı ülkenin bütünlüğünü, halkın birliğini savunmak zorunludur.

 

Halkı inancına ve etnik yapısına göre bölmek, ülkeleri parçalamak emperyalist bir projedir. Bunu anlamayanlara, Irak’ta, Suriye’de, Cezayir’de, Mısır’da, Yemen’de ve son aylarda ülkemizde yaşananlara bakmaları önerilir(!)

                        Av. Mehdi Bektaş      

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!