Montrö Antlaşması ve günümüzdeki önemi-Mehmet Ali Yılmaz

AKP iktidarının halka ve ülke gündemine dayattığı İstanbul Kanalı nedeniyle öne çıkan Montrö Antlaşması, Milli Kurtuluş Savaşı’yla başlatılan ulusal bağımsızlık sürecinin mihenk taşlarından biridir. 24 Temmuz 2021’de 98’inci yılı kutlanan Lozan Antlaşması’yla dünyaya kabul ettirilen Türkiye’nin bağımsızlığı, Montrö ile perçinlendi. Ülkemizin bağımsızlığını istemeyen, Orta Doğuya, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’e hakim olmayı amaçlayan emperyalist güçler, Lozan ve Montrö’nün bu amaçlarına ulaşmada engel teşkil ettiğini düşündükleri için bu antlaşmaları öteden beri yıpratmaya ve geçersizleştirmeye çalışırlar. Yüz yıl önce Batılı işgalcilerle işbirliği yapan çevrelerin günümüzdeki uzantıları da emperyalist devletlerin bu politikalarını desteklemekten geri durmazlar.

Günümüzde bölgemizde hegemonyasını güçlendirmek isteyen ABD emperyalizminin Karadeniz’e egemen olmasına engel olan en önemli unsur Montrö Antlaşmasıdır. Türkiye’den sonra Karadeniz’de kıyısı olan diğer ülkelere savunma alanında önemli avantajlar sağlayan bu antlaşma, ABD’nin bölgemizdeki yayılmacı politikalarını uygulamasına büyük bir zorluk oluşturmakta ve çevreleyerek köşeye sıkıştırmak istediği Rusya’ya da önemli bir rahatlama olanağı yaratmaktadır.

Bulgaristan ve Romanya’nın NATO üyesi olmalarından sonra, Rusya ile anlaşmazlık ve hatta çatışma içinde olan Ukrayna da NATO’ya girmek istemektedir. Rusya’ya karşı NATO koruması altına girmek isteyen Ukrayna’nın bu talebine olumlu cevap verilmesi halinde ABD ve müttefikleri Montrö’yü daha fazla zorlamaya kalkışacaklardır. Gürcistan-Rusya savaşında istediği büyüklükte ve etkinlikte askeri gücü Montrö nedeniyle Karadeniz’e sokamayan ABD, aynı sorunla muhtemel Ukrayna-Rusya savaşında da karşılaşmak istemeyecektir. Azerbaycan-Ermenistan, Rusya-Gürcistan, Ukrayna-Rusya sorunlarında başrol oyunculuğunu Rusya’nın elinden almak isteyen ABD, uçak gemisi, denizaltılar ve en üst sınır olan 45.000 tondan fazla ağırlığı olan savaş gemisini Karadeniz’de bulundurmak istemektedir. Montrö Antlaşması, Karadeniz’de kıyısı olmayan ABD’nin Karadeniz’de istediği gibi at oynatmasına engel olduğu için bu antlaşmayı devre dışı bırakmayı amaçlamaktadır.

Çıkarlarını ABD ile birleştirmek, Doğu Akdeniz, Suriye, Libya ve Afganistan’da işbirliği yapmak ya da daha fazla sürdürmek isteyen Erdoğan, Biden ile zar-zor yapabildiği görüşmede muhtemelen bu eğilimini ona belli etmiştir. Çünkü siyasette aşırı kurnazlık, zikzak ve dengeciliğin de bir sınırının olduğunu bilen Erdoğan, koltuğunu sağlama almanın çaresini Biden ile anlaşmakta görmektedir. Bu amacına ulaşmanın garantili yollarından biri olarak Amerika’nın Karadeniz stratejisine engel teşkil eden Montrö’yü önce itibarsızlaştırmakta sonra da değiştirmekte görmektedir. İşte yurtsever Emekli Amirallerin Montrö’yü savunan açıklamalarına karşı başlatılan dava sürecinin ve linç kampanyasının altında yatan asıl neden de budur.

Emperyalistler yönünden Karadeniz’i üst düzeyde önemli kılan nedenler arasında (jeo-stratejik öneminden başka) bu denizin sahip olduğu doğal kaynaklar ve enerji boru hatları da yer almaktadır. ABD’nin dünyada talan edemediği denizlerin başında gelen Karadeniz’de araştırma yapan şirketlerin raporlarına göre, 7-8 trilyon metreküp doğal gaz rezervi olduğu tahmin edilmektedir. Bu rezervin yaklaşık 2.3 trilyon metreküpü Ukrayna sahalarındadır. Bunun bir kısmının Rusya’nın el koyduğu Kırım bölgesinde olması burayı daha da tartışmalı hale getirmektedir. Türkiye’nin Tuna-1 ve Amasra-1 kuyularında keşfettiği rezerv ise 540 milyar metreküp civarındadır. Gürcistan, Romanya ve Bulgaristan’ın toplam olarak 500-600 milyar metreküp kadar doğal gaz rezervlerinin olduğu tahmin edilmektedir.

Montrö’ye giden süreç

Birinci Paylaşım Savaşı’nda Karadeniz’i ve çevresini egemenlikleri altına almak için büyük kayıplar vermeyi göze alan emperyalist devletler (İngiltere, Fransa, ABD ve Osmanlı devletinin müttefiki Almanya’nın da bu amacı güttüğünü biliyoruz), Çanakkale direnişi, Sovyet Devrimi ve Türk Milli Kurtuluş Savaşı nedeniyle bu amaçlarına ulaşamadılar. Bu tarihsel olaylardan sonra 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan ve bu antlaşmayı tamamlayan 20 Temmuz 1936 tarihli Montrö Antlaşması Karadeniz’in emperyalizmin hegemonyası altına sokulmasını önleyen sözleşmelerdir.

Birinci Paylaşım Savaşı’nın mağlupları arasında yer alan Türkiye, Milli Kurtuluş Mücadelesiyle bu savaşın galipleriyle eşit koşullar elde etmeyi başardı. Lozan Barış Antlaşmasıyla da bu eşitlik kâğıda döküldü. Lozan’ın en önemli sonucu, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini ve 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşmasını imzalayan Osmanlı Devletinin ekonomik ve siyasal bırakıtlarının temizlenmesi oldu.

Lozan Antlaşmasıyla birlikte Boğazlar Rejimine ilişkin bir Sözleşme imzalandı. Lozan Antlaşmasının 23’üncü maddesinde ifade edildiği şekliyle, bu Sözleşmenin 1’inci maddesiyle barış ve savaş anlarında Boğazlarda, denizde ve havada geçiş özgürlüğü sağlanıyordu.

Lozan’daki görüşmeler sırasında, Sovyet Rusya, Boğazlar sorunun Karadeniz’de kıyısı olan ülkeleri ilgilendirdiğini savunuyordu ve bu ülke ile Boğazlarda geçiş özgürlüğünü savunan İngiltere arasında yoğun tartışmalar oldu. Türkiye ise bu iki tez arasında dengeli bir sistemi kabul etmek durumunda kaldı. Bu nedenle Sovyet Rusya, Boğazlar Sözleşmesini imzalamadı.

Sevr Antlaşmasına oranla Türkiye için daha ileri bir bağıt olan Lozan Boğazlar Sözleşmesinin Ankara yönünden başlıca iki önemli sorunu vardı: Bunların birincisi Boğazların askersizleştirilmesi, ikincisi ise başkanlığını bir Türk’ün yapacağı, Boğazlardan savaş gemileri ve uçakların geçişini denetleyecek Boğazlar Komisyonu’nun kurulmasıydı. Bu hükümler değişen dünya koşulları içinde Türkiye’nin güvenliği ile bağdaşmıyor ve egemenliğini de sınırlıyordu. Türkiye 1923 koşullarında bu olumsuz hükümlerin Sözleşmeye konulmasını kabullenmek zorunda kaldı. Bu sonucun doğmasında dünyada genel bir silahsızlanmaya gidileceği umudu da vardı. Ancak İngiltere’nin etkisi altında olan Milletler Cemiyeti dünyanın silahsızlanması yönünde bir gelişmeye öncülük edemezdi. Birinci Paylaşım Savaşı’nın sonucunu hazmedemeyen emperyalist Almanya ve faşist İtalya’nın aşırı silahlanması engellenemedi, uluslararası düzeyde verilen sözler tutulmadı. Mussolini İtalya’sının Milletler Cemiyeti üyesi Habeşistan’ı 1935 Ekim’inde işgal etmeye başlaması, on iki adaları silahlandırması, Almanya’nın 1936’da Versailles Antlaşmasını ihlal ederek Ren bölgesini silahlandırması, Lozan’ın taraflarından Japonya’nın Milletler Cemiyeti’nden ayrılması ve Avusturya’nın S. Germain Antlaşmasını çiğneyerek askerliği zorunlu hale getirmesi ortaya çıkan yeni gelişmelerdi. Birinci Paylaşım Savaşı sonunda oluşan sistemin bozulması, emperyalist devletler arasındaki çelişkilerin derinleşmesi yeni bir paylaşım savaşına doğru gidildiğini göstermekteydi. Bu durum Lozan’da öngörülen Boğazlarla ilgili verilen teminatları geçersizleştiriyor, Türkiye’nin haklarının korunmayacağını açığa çıkarıyordu. Bu gelişmelere karşın Türkiye, Boğazlar üzerindeki doğal hakkını kuvvet yolu ile elde etmek yerine hukuki yoldan gitmeyi tercih etti. Dünyada yeni bir savaşın ateşi harlanırken Türkiye’nin hukuk yolunu tutması İkinci Paylaşım Savaşı’ndaki politikasının bir ön işaretiydi ve bu konuda dayandığı uluslararası hukuk prensibi rebus sic stantibus (koşullar değişmiştir) kuralıydı. (Mehmet Gönlübol-Cem Sar, Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1990, s.121, Siyasal Kitabevi, 8.Baskı)

1930’lardaki tarihi gelişmeleri ideolojik-siyasi duruşlarına göre değerlendirenler, Montrö Sözleşmesine giden süreci de yanlı ve yanlış ele almaktadırlar. Emperyalist Batı dünyasının giderek gerginleşmesi Türkiye’yi endişelendirmekteydi ve bu durum uluslararası toplantılarda Türk temsilcilerinin Boğazlar Sözleşmesinin değiştirilmesini istemelerine yol açtı. Türk hükümeti bu isteğini ilk kez Londra’da toplanan Silahsızlanma Konferansı’nda, 23 Mayıs 1933’te dile getirdi.

1934’te yapılan Faşist Kongresinde Mussolini’nin Asya ve Afrika’daki emellerinden söz etmesi Türkiye’nin Boğazlar sorununu Milletler Cemiyeti ve Balkan Antantı toplantılarında öne çıkarmasına neden oldu.(*) Ankara Hükümetinin Boğazlar Sözleşmesinin yeniden düzenlenmesi isteği, ilk önce Lozan Antlaşmasına taraf olan büyük devletlerce, Mihver devletlerinin amaçlarına hizmet edebileceği düşüncesiyle benimsenmedi. Sovyetler Birliği 1933’ten itibaren, 9 Şubat 1934’te kurulan Balkan Antantını oluşturan ülkeler de Türkiye’yi bu konuda destekliyorlardı. Boğazlarla yakından ilgilenen İngiltere ise Almanya’nın 1936’da Ren bölgesini tek taraflı olarak silahlandırmasından sonra, Türkiye’nin Boğazlar Sözleşmesini değiştirme talebine rıza göstermeye başladı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye hükümetinin Boğazlar Sözleşmesinin değiştirilmesi çalışmaları hakkındaki görüşü şöyledir: “Benim görüşüme göre de Avrupa durumu böyle bir teşebbüs için elverişlidir… Bu işte behemahal muvaffak olacağız.” (Age. S.121)

Türkiye, Sovyetler Birliği ile sıkı danışmalar yaptıktan ve İngiltere’ye haber verdikten sonra 11 Nisan 1936’da Lozan Boğazlar Sözleşmesine taraf olan devletlere, İngiltere, Fransa, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya ve görüşmelere katılmakla birlikte antlaşmayı onaylamayan Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’ya birer nota göndererek bu Sözleşmenin değiştirilmesini istedi. Türkiye, değişiklik isteyen bu notayı vermesinin nedeni olarak, uluslararası ilişkilerdeki yeni gelişmeleri, Milletler Cemiyeti’nin yetersizliğini gösteriyor ve dört büyük devletin (İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya) Boğazların güvenliğiyle ilgili Lozan’da üzerlerine aldıkları yükümlülükleri yerine getirme durumundan uzaklaştıkları görüşündeydi. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda da görüleceği üzere bu dört devletten İngiltere ve Fransa aynı blokta, İtalya ve Japonya ise karşı tarafta Almanya’nın yanında yer almaktaydılar.

16 Nisan 1936’da Sovyetler Birliği, Türkiye’nin Lozan’da kabul edilen Boğazlar rejiminin değiştirilmesi önerisine olumlu yönde yanıt veren ilk ülke oldu. Kısa süre sonra Lozan Barış Antlaşması’nın diğer katılımcıları da Türkiye Hükümetinin bu talebine olumlu yanıt verdiler.

Türkiye’nin bu haklı isteğinin genel kabul görmesi üzerine Boğazlar rejimini değiştirecek olan Konferans, toplantıda yer almayan İtalya dışındaki, 9 taraf devletin katılımıyla 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montrö kentinde toplandı. Türk heyetine Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras başkanlık etmekteydi.

Montrö’de Türkiye, başlangıçta Karadeniz’e kıyısı olan ve olmayan ülkelerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişiyle ilgili, tonaj, gemi tipi, geçişi önceden haber verme ve Karadeniz’de kalma süreleri yönlerinden belirli sınırlamalar olmasını istiyordu. Sovyet görüşüne göre, Türkiye’nin bu düşüncesinde İngilizlerin önerilerine yaklaşan bazı değişiklikler meydana geldi. (Ekim Devrimi Sonrası Türkiye Tarihi, s.239, Bilim Y. 1979)

Bu kitaba göre, Montrö Antlaşması öncesinde yapılan görüşmeler, daha çok İngiliz ve Sovyet önerilerinin çarpışması şeklinde geçti. İngiliz önerisinde Karadeniz’de kıyısı olan ülkelerle olmayanların savaş gemilerinin geçişinde eşitlik olması, sınırlamaların hepsi için aynı olması isteniyordu. Bu öneriyle İngiltere’nin asıl amacı Sovyet savaş gemilerinin Karadeniz’den Akdeniz’e, Baltık ve Asya’nın doğusuna gidiş-gelişlerini sınırlandırmaktı. İngilizlerin bu istekleri Japonya tarafından da destekleniyordu. SSCB ise Büyük Britanya’nın bu isteğine kesin olarak karşı çıktı ve bu şekilde yapılacak bir antlaşmayı imzalamayacağını bildirdi. Avrupa’da giderek yükselen Hitler tehlikesini gören İngiltere Hükümeti, Boğazların askersizlik statüsüne son vermek ve savaş gemilerinin geçişlerini kontrol etmek isteyen Türkiye’nin taleplerini ve Sovyetler Birliği’nin itirazlarını kabul etmek zorunda kaldı.

Konferans bir ay süren görüşmelerden sonra 20 Temmuz 1936’da yeni sözleşmenin imzalanmasıyla son buldu. İtalya’nın da bu sözleşmeyi 2 Mayıs 1938’de imzalamasıyla bağıtlı devletlerin sayısı 10 oldu.

Montrö’nün sağladığı başlıca kazanımlar

Öncelikle Montrö Sözleşmesi’nin Girişinde yer alan “Boğazlar” deyimiyle “Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Karadeniz Boğazı” tarif ediliyor ve antlaşmayla bu bölgede Türkiye asker bulundurma hakkını elde ediyordu.

Mondros Mütarekesinden sonra İngiltere ve müttefiklerinin işgal ettiği Boğazlar, 1923 Lozan Sözleşmesi’yle Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun yetkisine devredilmişti. Montrö Antlaşmasıyla bu durum değişikliğe uğratıldı ve bu Komisyon’un yetki ve görevlerini Türkiye devraldı. Böylece Boğazlar Türk egemenliği altına girdi ve bu durum Türkiye’nin uluslararası konumunu da güçlendirdi. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü bu Antlaşmayla Türkiye’nin artan itibarını şu sözlerle açıklar:

“Arkadaşlar, beynelmilel muahedelerin her biri bir devrim ifadesidir. Denilebilir ki, yeni Boğazlar Mukavelesi 1923’ten beri yeni Türk Devletinin siyasetini ve varlığını gösteren bir vesikadır. Bu varlık, her şeyden evvel kudret ifade eder. Atatürk Rejiminin Türk Milletine bu kadar az bir zaman zarfında her sahada temin ettiği kuvvet, kudret ve itibar, beynelmilel bir sahada tasdik edilmiş oluyor.” (Age, s.126)

AKP iktidarı bu antlaşmadan iyisini yap(a)maz

Emperyalizmin kucağında doğan, iktidara gelir gelmez ABD ordusunun İskenderun’dan bütün Güney Doğu Bölgesine yayılacak şekilde yerleşmesine ‘evet’ diyen bir iktidar, Irak’ın kuzeyinde askerlerinin başına çuval geçiren ABD’ye bir nota bile veremeyen, Kuzey Afrika’dan Pakistan’a kadar bütün bölgeyi yeniden şekillendirmeyi hedefleyen BOP’un Eşbaşkanlığını yapan bir Genel Başkan, Türkiye’nin daha fazla lehine olacak yeni bir Montrö yapamaz. Emperyalizmin ekonomik sorunları, demokrasi ve insan hakları yoksunluğunu öne sürerek Tunus, Libya, Mısır, Suriye’de Müslüman Kardeşleri kullanarak yarattığı kargaşa ortamını neo-Osmanlı amaçları için kullanmaya kalkışan AKP liderliğinin önerileri ne bölgede ne de dünyada kabul görür… Trump’ın aşağılayan ifadelerine, Putin’in kapıda bekletme saygısızlığına, Biden’ın kaale almayan tavırlarına, Merkel’in para ile yönlendirilecek hükümet havası yaratmasına gereken cevabı veremeyen AKP iktidarının uluslararası bir antlaşmayı ülkemiz lehine kotarması mümkün değildir. Bu sonuca varmanın örneklerinden birisi de Doğu Akdeniz ülkelerinin tamamının Türkiye’nin karşısında yer almaları ve Akdeniz’in doğal kaynakları başta olmak üzere bütün olanaklarını, Türkiye’yi saf dışı ederek, aralarında paylaşmalarıdır.

Bölgedeki ekonomik çıkarları, Rusya’yı çevreleme politikaları için önemli bir alan olarak gördükleri Karadeniz’i hegemonyaları altına almayı amaçlayan emperyalist güçlerin bu planlarının önündeki önemli engellerden birisi Montrö Antlaşmasıdır. Bu Antlaşmayı önce itibarsızlaştırmayı, sonra da geçersizleştirmeyi hedefleyen emperyalistlerin bu politikalarının hayata geçirilmesinde AKP iktidarının görev üstlendiğini görüyoruz. AKP’nin tepesinde oturanların ne olursa olsun İstanbul Kanalını yapacaklarını söylemeleri bu anlama gelmektedir. İstanbul Kanalını sadece rant için değil, aynı zamanda ABD emperyalizminin Karadeniz’de daha fazla güç bulundurmasının önünü açmak için yapmak istiyorlar. Böylece Montrö Antlaşmasının etki gücü de zayıflatılmış olacak.

Lozan Antlaşması’nı küçümseyen, başarısızlık gibi göstermeye kalkışanlar, Montrö Sözleşmesi’nden daha iyisini yapabileceklerini ima edenler aslında Türkiye’ye büyük kötülük yapmaktadırlar. Bütün dünyanın kabullenmek zorunda kaldığı, Türkiye’nin lehine olan bu Antlaşmaları yıpratarak ülkemizin aleyhine çalışmaktadırlar. Bunlar bırakın daha iyisini yapmayı dış politikada da iç politika kadar kötü yol alıyorlar. Bunun son örneklerinden biri de ABD’ye yaranma adına Afganistan’da bekçilik yapma macerasına kalkışmalarıdır. Bu tavırla komşumuz olan birçok devletin daha tepkisini çekmeye başladılar. 1945’ten sonra “eski Türkiye”yi yönetenler emperyalizmin dümen suyundan giderlerdi, AKP iktidarı ise ABD’ye gönüllü taşeronluk yapmaya çalışmaktadır. Afganistan’da asker bulundurma talebi bu anlama gelmektedir. Bunların izlediği dış politika ülkemizin başına sürekli sorunlar açmaktan, emperyalizmin planlarına hizmetten başka bir sonuç yaratmamaktadır.

İlerici muhalefet güçleri bu gerçekliği görerek dış politika belirlemeli, bağımsızlıkçı, akılcı ve basiretli olmalıdır. İçeride kamucu ekonomiyi, gerçek demokrasiyi temel alan laik-sosyal bir hukuk devleti kurma amaçlanarak ancak bağımsızlıkçı dış politika izlenebilir…

 

(*)Mussolini’nin Akdeniz’den “mare nostrum” (bizim deniz) diye söz etmesi başta Türkiye olmak üzere Yakın Doğu’ya yönelik bir tehditti. İtalya’nın 12 adaya sahip olması da ayrıca Türkiye’yi endişeye sevk ediyordu. Mussolini, Faşist Kongresinde (Nisan 1934) Asya’daki emellerinden bahsederken İtalya’ya “çok yakın, uçak ile birkaç saatlik uzaklıkta” ifadesini kullanması ve bu emellerinin gerçekleşmesini o günkü ve gelecek nesillere emanet etmesi Türkiye’nin dikkatini çekmişti.

 

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir