Nasuh’un Suskunluğu Bir İsyandır

DEVRİMCİ MİRASIN SEMBOL İSİMLERİNDEN NASUH MİTAP’A DAİR 2

NASUH’UN SUSKUNLUĞU BİR İSYANDIR

                                                                                                                   Hakkı ZABCI

 

” Ona atfedilen ‘suskunluk’, bu toplum için büyük öneme sahip ‘teslim olmama’ eyleminin ne olduğunu bilen, onu içselleştirmiş bir devrimcinin tarihe en büyük eleştirisidir.”

nshmt

Tarihi resim. Dikkatli bakarsanız, bir tanıdığınızı görürsünüz.

Yıllar önce, sanırım yıl 1978, Manyas gölünün kıyıcığında Karagöl köyündeydik. Vaktiyle Kazaklar gelmiş yerleşmişler, 1960 yıllarının başında da çoğunluğu Kanada’ya , diğerleri de değişik ülkelere göçmüşler. Burada bir tek aile kalmış. Bu nedenle burası aynı zamanda Kazak Köyü olarak da bilinir. Köy kahvesinde oturuyoruz. Mevsim kış, arkamızda köylüler sobanın etrafına tünemiş konuşuyorlar. İçlerinden birisi “ulan Ahmet sen çok yamuk birisisin” der. Ahmet denen yanıt verir ürkek bir sesle: “niye be agam”. İlk konuşan devam eder “ulan seni köyde herkes seviyor. Yoksul berduş Ömer de seviyor, zengin değirmenci Kazak herifi de. Nasıl oluyorda hem zengin hem fakir ikisi birden seni seviyor. Sen yaramaz bir adamsın.”

Bu olay benim için bir ders niteliğindeydi.

 

 

SİYASETTE SIFIRLAMA VE SİYASİ AHLAKSIZLIK

Geldik bugüne. Bugün bakıyorsunuz, birbirine tamamen ters iki görüşü birden destekleyenler var. Bu karışıklık içinde Nasuh’u da kalıptan kalıba sokanlar gırla. Nasuh kimdir, kim değildir? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için Nasuh kimlerin izlerini taşıyor, kimlerin izlerini taşımıyor sorusunu da sormamız gerekiyor. Neden mi? Çok basit. Biri çıkıyor “Nasuh Mitap Haziran Hareketi’dir” diyebiliyor. Başka biri “Nasuh Mitap Kobane’dir” benzetmesini yapabiliyor. Yolunu Çoktan değiştirmiş olanı da onun için “ittihatçı” demek cesaretini gösterebiliyor.

Her önüne gelen bir şeyler söylüyor. Bunun nedenlerini araştırmak için gelin farklı bir yol izleyelim.

Aşağıya taban tabana zıt iki yazı koyacağım. Yazarlarını vermeyeceğim. Kim olduklarını bulmakta sıkıntı çekeceğinizi sanmıyorum; zira ikisi de ünlü. Keyfiliği önlemek için yazılardan alıntı yerine kesintisiz vermeyi yeğliyorum. İnanın, okumaktan sıkılmayacaksınız. Tabii ki bu niyetinize bağlı. Mizaha meraklıysanız farklı, ciddiyetten yanaysanız farklı. Beni ilgilendiren bu yanı değil; beni ilgilendiren tarafı bir araya gelemeyecek kadar farklı iki yazarı aynı kişilerin alkışlamaları, ikisine de destek veriyor görünmeleri. Bunu inanarak yapanların kendilerini sıfırladıkları, toplumsal süreçten kendilerini arındırdıkları, sen sağ ben selamet süreçten her an sıvışmaya hazırlar saptamasını yapmak yerindedir diye düşünüyorum. Matematiğe meraklı olanlar bunu rahatlıkla çözümleyebilirler. Önemli olan bu da değil; önemli olan, gönlü birisinden yana olup da diğerini yalancıktan, belli çevrelerden tepki çekmemek ve onu etkinliği geçene kadar kullanma mantığıyla hareket etmeleri. Bu tarz riyakârlığın, ahlaksızlığın tipik örneğidir.

Ben tarafım kuşkusuz. Birinin karşı taraftan olması beni rahatsız etmez. Beni rahatsız eden, o kişinin, benim taraftan gibi görünüp, karşı tarafta oynamasıdır. Riya budur.

Yazıları okuyunca sizlerin de bir kanaati oluşacak şüphesiz. Her iki yazının da konusu “Kemalizm”. İçi beni yakar, dışı seni…

Birinci Yazı

SOL KEMALİZM
 

Hep “sol liberaller”i yazıyoruz ya… Elbette yetmez. Eksik kalır. Düzen’in “sağ”ına da, “sol”una da vurmak gerek. Boş bırakmaya gelmez bu ikiz kardeşleri…
Aşağıda okuyacağınız yazıyı 10 yıl önce yazmıştım. 1998 ya da 1999’un 25 Nisan’ı olmalı, (Türkiye’de) Özgür Bakış ve (Almanya’da) Özgür Politika gazetelerinde yayınlandıkları tarih. Arada eski yazıları yeniden okumak öğretici olabiliyor, yazar bakımından da, okur için de. Emin olun tembellikten değil o yazıya yeniden dönmek. Göreceksiniz, güncel.
Benim görüşlerimde değişiklik yok.
Okurlarda olabilir.
Yazının sonunda “Kürtlere sorun” demişim. Bu ihtiyaç bugün de geçerli.
“Aydınlanmacı”, “milliyetçi” “Türk komünistler”in aynı yerde otladıkları kuşkusuz. Sadece şimdi daha cüretkarlar; iş düştü ya, boşluk dolduruyorlar…
Liberallerse, “ölümü gösterip ölümlerden ölüm”ü satmaya oynuyorlar. Onlar hep satıcıdırlar; kapitalizm bu, her şey meta ya… Bakın örneğin ne demiş Oral Çalışlar: “Türk sol hareketi, militarizmle, milliyetçilikle geçmişte de köklü ilişkilere sahipti. Türkiye’deki sol hareket, Kemalizm kökenli olarak da adlandırılabilir. Bu saptamayı yalnızca sosyal demokratlarla sınırlı da görmemek gerekiyor.” Bak sen! Daha dün Cumhuriyet’te yazan, önceki gün Aydınlık’ta devrimcileri gammazlayan personel, bugün liberal tarafta nasıl da “sol”dan eleştiri yapıyor!..
O zamanlar bizi anlayamayan devrimciler ise, (herhalde) şimdi görüyorlardır…
“Türk komünistlerini” “doğaları gereği Kemalist” görenlerse, kimbilir şimdi nerelerdeler.
Hayat böyle işte.
Ah hayat!
Gerçekler!
Ah her zaman devrimci gerçekler!..
Neyse…
Yazı işte bu:
Sol Kemalistler ilerici midir, faşist mi?
Ordu’nun restorasyon darbesi, Kemalistlerin görece güçlenmesi ve laikliğin gündemleşmesiyle birlikte Türkiye sosyalist hareketi içinde sol Kemalizm de yeniden tartışılmaya başlandı. Tabii Kürt savaşı ile birlikte toplumun tüm kesimlerine sızan şovenizm de, “ilerici milliyetçilik”in temsilcisi sol Kemalistleri ilgi odağı yapmakta bir rol oynadı. Şimdi onların bir bölümü iktidarın en büyük adayı oldu. Dolayısıyla bu sorun tartışılmalı.
Türkiye sosyalist hareketi içinde, sol Kemalistleri bir müttefik olarak görenlerin onun belirleyici karakteristik özellikleri olarak ileri sürdükleri, aynı zamanda, faşizmin temel ilkeleriyle de uyum içindedir.
İsterseniz bunları tek tek görelim:
1. Faşizm de laiktir; Kilise ve din hiyerarşisi gibi yerleşik din kurumlarına şiddetle karşıdır…
2. Faşizm de ezilenlerin lehine bir söylem kullanır, emekten yana sloganlarla yüklü bir “sistemi radikal reforma tabi tutma”ya yönelik yığın hareketidir, anti-burjuva ve anti-seçkinci bir dili vardır ve kuşkusuz kendi elitine de sahiptir…
3. Faşizm de liberal emperyalizme şiddetle karşıdır, onun kurumlarıyla kavgalıdır. Bu karşıtlığın milliyetçiliğine ilişkin nedenleri olduğu gibi, onun kozmopolit görüşlerine karşı ideolojik/kültürel nedenleri de mevcuttur…
4. Faşizm de, devletçiliğine koşut olarak kamucudur…
5. Faşizmin de “pozitivist bir aydınlanmacılığı” söz konusudur…
Tabii başka benzerlikler de bulmak mümkündür. Örneğin,
1. Faşizm de, militaristtir ve Ordu kurumuna yüksek değer biçer…
2. Faşizm de şovendir, aşırı milliyetçidir…
3. Faşizmin de vesayetçi ve otoriter bir yönetim anlayışı vardır, kitleleri gütmeyi, korporatist örgütlenmeyi yeğler…
4. Lidere tapınma faşizmin de önemli bir niteliğidir…
Evet, “en büyük şeytan” dediği Anglo-Saxon emperyalizmiyle savaşmış olması nasıl Hitler Faşizmini anti-emperyalist yapmazsa, bugün Türkiye’de de kimilerinin Yeni Dünya Düzeni’ne ve küreselleşmeye “ulusal çıkar” saikleriyle karşı çıkıyor olması, tek başına, onları ilerici ya da anti-emperyalist yapmaya yetmiyor. Üstelik, bu konulardaki muhalefetlerini faşist diye belledikleriyle ve kapitalist devletin zor aygıtlarıyla paylaştıkları da ortada.
Bir zamanlar MHP’nin seçim sloganlarından biri şuydu: “Bu buhran bitecek, fabrika işçinin olacak!” Tabii bu MHP’yi solcu yapmaya yetmemişti. Tek başına bir devletçi “kamuculuk” bugün de solculuk beratına sahip olmak için yeterli olamıyor…
Nasyonal sosyalizm, her yerde faşizmdir. Almanya’da da, Türkiye’de de… Zaman ve mekana ilişkin farklılıklar özdeki aynılığı gözden kaçırmamalı…
Kimi “eski tüfekler” bir zamanlar tabutluklarında çile doldurdukları sol Kemalizm’e sığınabilirler. Bir zamanların hızlı solcuları, işkence gördükleri mahfillerle Kürtlere karşı işbirliği de yapabilirler… Onlar artık sol Kemalizm’in tetikçiliğine de soyunabilirler…
Bütün bunlar, biz Marksist sosyalistleri, sol Kemalizm’in tabutluklarına ya da işkencelerine bir kez daha mahkum edecek argümanları haklı çıkarmaya yetmemeli…
Bir daha düşünün bakalım, neymiş bu “sol Kemalizm” dedikleri…
İsterseniz bir de Kürtlere sorun bakalım…   20 Eylül 2008

 

İkinci yazıya geçmeden önce Bu yazı ile ilgili biri tarihçi diğeri siyaset bilimci iki arkadaşıma düşüncelerini sordum. Tarihçi olanı yanıt olarak aşağıdaki yazıyı gönderdi.

KENDİ DÜŞMANINI YARATIP, DÜŞMAN OLDUĞUNA ONUN ÜZERİNDEN SALDIRMA YÖNTEMİ
 

Bu zat düşmanına (yurtseverlere) saldırmak için kendi hayalinde yarattığı bir düşmanı (sol Kemalistler) gerçek düşman yerine koyuyor.

Önce, sol Kemalist diye bir kategori icat ediyor. Zaten Kemalist diye bir kategori bile yokken, bunun sağı solu mu olurmuş. Kemalizm batılı gazetecilerin 1920’lere Türkiye’yi anlatmak için uydurdukları bir laftır, sonra yapışıp kaldı.

Kemalizm neymiş, tanımlasa da olmayan bir şeye nasıl kulp takıldığını görsek.

Hangi sol Kemalistlerin tabutluklarında çile doldurmuşlar. Türkiye’de bu tanımlanan kategoriye uyan tek bir kişi bile yoktur günümüzde. Geçmişte belki Doğan Avcıoğlu’ndan söz edilebilir, ama o da zorlamayla. Günümüzde birisini tanıyorsa kendisi söylesin. Komünistleri doğaları gereği Kemalist sayan tek kişi varsa göstersin.

Faşizme özdeş gösterdiği düzen de aslında SSCB’yi tanımlıyor.

Hasta ruh, hezeyanla düşman yaratıyor. Yanıt vermek ciddiye almak olur. Onu ciddiye alan varsa, onun kadar hastadır. Kısacası bu siyasi veya ideolojik değil, klinik tıbbi bir vakadır.

O çerçevenin dışında ele alınması ise sosyal psikolojinin alanına girer. Kendisini toplum dışı hissedenlerin topluma düşman olmaları geçmişte görülmüştür. Onu da alışkanlığı icabı gidip Kürtlere sorsun.

 

Siyaset bilimci olanı ise düşüncelerini şöyle aktardı.

BAĞIMSIZLIĞA KARŞI BİR DURUŞUN İÇLER ACISI DÖKÜNTÜSÜ
 

“Sol Kemalizm” diye adlandırılan; ama “Kemalizm” diye bir ideoloji olup olmadığı tartışmalı iken, bir de “sol”unun icat edilmesiyle iyiden iyiye kafa karıştıran bu kavram üzerine yazılan, olgusal yanlışlarla ve asılsız genellemelerle dolu bu metin, aslında üzerine fikir yürütmeyi ya da polemiğe girmeyi bile hak etmiyor. Ancak, böyle yazıları okuyup da inanan, doğrudur deyip benimseyen bir sürü insan var. Bu nedenle de üzerine birkaç şey söylemek şart. İnsanların cehaletinden ve saflığından yararlanan bu tür düşünce düzenbazlarının cevapsız kalması doğru değil.

 

Aslında yazı epeyce önce yayımlanmış, ikinci kez. 2008 yılında… Çok hassas bir dönem, önemli bir tarih aralığı… Ergenekon, Balyoz, Oda tv gibi davalarla, ülkede AKP’ye karşı gelişen muhalif hareketin, bağımsızlıkçı siyasi duruşun, özgürlükten yana düşüncenin sindirilmeye, bastırılmaya, hatta ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dönem… Sahte belgeler, yaratılmış suçlar, olağanüstü yetkilerle donatılmış mahkemeler yoluyla, “darbeci” diye damgalanan insanların birer birer cezaevine konulduğu günler. Bağımsızlıktan yana demokrat, aydınlanmacı düşüncenin ülke için bir tehdit ilan edildiği bir kesit… Bu dönemde, bu yazının yeniden yayınlanmış olması rastlantı mı? Sözü edilen düşüncenin, sol Kemalist olarak adlandırılıp, faşizmle özdeş görülmesi belli bir niyetin ifadesi değil mi? Sayısız çarpıtma, yanlış bilgi, tarihsel hata ile dolu bu metnin, tarihimizin yüz karası bu siyasi davaları meşrulaştırmak, haklılaştırmak, adil olduğu izlenimi yaratmak için yazılmamış olduğunu bize düşündürten bir neden bulmak çok zor. Polis, sahte delil, özel yetkili mahkemeler ve cezaevleri ile ülkede bir korku havası estiriliyor; ancak anlaşılan birileri daha çok korkuyor. Yaratılan yanılsamanın (içeri atılan bir dolu gazeteci, aydın, akademisyenin darbeci, faşist olduğu yanılsamasının) dışına çıkacak, bu alçakça plana kanmayacak, ölü toprağını silkip kalkacak, büyük yalanı haykıracak birileri çıkar diye. Sosyalist sol bu yalanı yutmaz, sağduyusu, aklı olan insanlar bir vicdan muhasebesine girişirler diye. Ülkedeki korku havasından çok, bu insanları korku sarmış; maske düşer, arkadaki çirkin, acımasız yüz ortaya çıkar diye.

Bu, bir korkunun güdülediği bir yazı; gerçekten ve adaletten yana olanların çoğalıp büyümesinden duyulan korkunun…

 

ANTİ-EMPERYALİST MÜCADELEYİ KAMUFLE EDEREK ABD’YE DESTEK

Benim düşüncem mi? Emperyalizm var oldukça yurtseverlik ekseninde anti-emperyalist, anti-faşist mücadelenin de olacağına inananlardanım. Yazarın, ABD-AKP işbirliği içinde Ortadoğu’ya yeni bir düzen getirme, bunun gerçekleşebilmesi için de kuruluştan bu yana devam eden cumhuriyet ile emperyalizm arasındaki nispi dengeyi emperyalizm lehine bozarak cumhuriyeti tasfiye edecek ve yeni bir cumhuriyeti yaratacak olan ideolojik alt yapıyı oluşturma sürecinde kendini görevlendirdiği anlaşılıyor. Bunun anlamı, Postmodern anlayışa sarılıp kimlik lobisinin fedailiğine soyunan bir karşı devrimci tipolojisidir. Faşizmin Türkiye somutunda emperyalizm ve büyük sermaye ile bağlantısı acemice gizlenmeye çalışılıyor. Yazar müsterih olsun, ne cumhuriyet kaldı, ne nispi denge. Emperyalizmin mutlak hegemonyası altında onun sadık taşeronu tarafından yönetilen bir Türkiye var şimdi. Yarın mı? Kim bilir?..

Bu sitede 20 Mayıs 2012 tarihinde, “YÜZSÜZ ELMUT (II. BAB/SON): ÇAKMA MARKSİST SOSYALİSTLER” başlıklı yazıda görüşlerimi belirttim. Okumayanlar, isterlerse okuyabilirler.

Düşünebiliyor musunuz, faşistler tarafından katledilen, vurulup sakat bırakılan aydınlanmacı bilim insanları, sanatçılar ve yazarlar ona göre birer faşist. Bunlardan ikisinin geçen ay ölüm yıldönümleriydi. Prof. Cavit Orhan Tütengil ve vurularak sakat bırakılan tekerlekli sandalyeye mahkûm edilen Server Tanilli. Hangisini sayalım; Türkan Saylan’ı mı, Bedrettin Cömert’i mi, Karafakioğlu’nu mu hangisini sayalım? Say say bitmez… Bunlardan Tanilli, o sakat halinde sol eylemlere katılmaktan geri durmadı; sola ışık tutacak bilimsel çalışmalarını devam ettirdi. Söylediğine dikkat edin, Nasuh’ta izlerini bulacaksınız.

“Nasıl bir muhalefet istiyoruz bugün?
AKP’ye alternatif ”bağımsız, antiemperyalist, yurtsever” bir iktidarın kavgasını sürdüren bir muhalefet!”

İkinci Yazı

KEMALİZM
 

Kemalizm, ittifaklar politikası açısından son derece önemlidir. Küçük burjuva aydın çevrelerde asgari müşterek içinde olacağımız kimlerdir? Bu sorunun cevabı., Kemalizm’in doğru tanımlanmasında yatmaktadır. Ayrıca bu tanımlama kitle çizgisinin tespiti açısından

da önemlidir. Şöyle ki, Kemalizm’i bir ideoloji, asker-sivil aydın zümrenin bir ideolojisi olarak da önemlidir. Şöyle ki, Kemalizm’i bir ideoloji, asker-sivil aydın zümrenin bir ideolojisi olarak ele alırsak takip edilecek kitle çizgisi ayrı olur: Kemalizm’i asker-sivil aydın zümrenin sol kanadının, emperyalizme karşı, milliyetçilik tabanında takındıkları, milli kurtuluşçu politik tutum olarak ele alırsak ayrı olur. Çağımızda sosyalizmin dünya çapında sahip olduğu prestijden ve SSCB’nin radikal devrimci-milliyetçi hareketlerin baş desteği olmasından dolayı, bugün devrimci-milliyetçiler de kendilerini sosyalist olarak lanse etmektedirler. Bu nedenle ülkemizdeki pek çok Kemalist bugün kendine sosyalist demektedir. Bilindiği gibi, geri bıraktırılmış ülkelerdeki küçük-burjuvazinin niteliği, kapitalist-emperyalist ülkelerdekinden farklıdır. Bu sınıfın emperyalizme ve yerli hâkim sınıflara karşı tavrı homojen değildir. Tavır bakımından bu sınıfı üç grupta mütalaa etmek gerekir. Bu gruplardan birisi, gerici ittifakın içinde yer alır, biri de “kontrol kulesi”ne çıkarak sonucu bekler. Üçüncü grup ise, “radikal-ulusal” sınıfların hareketine katılır; milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alır.

İşte Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en aydın kanadının milli kurtuluşçu politik tutumudur.

Bizim mücadelemizdeki, küçük burjuva aydın çevrelerde asgari müşterek içinde olabileceğimiz, “hem dostluk, hem mücadele” ilkesini uygulayacağımız, müttefik sayacağımız kesim, bu Kemalist kanattır.

Evrimci düşünceye sahip bütün küçük-burjuva aydınlarını Kemalist sayarak, onların bugün eylemlerimiz karşısında takındıkları olumsuz tavırlara bakarak, “eyvah demokratik çevrelerden koptuk, sola saptık” demek, Kemalizm esprisini hiç anlamamak demektir. Bugün, özel olarak asker-sivil aydın zümrenin, genel olarak küçük burjuvazinin sağ kanadı, kesin olarak oligarşinin saflarındadır. Orta kanadı ise 12 Mart öncesinde, “kontrol kulesinden”, bir radikal iktidar değişikliği gözlediğinden kendisini sol tarafa fırlatmıştı. Şimdi ise, çaktırmadan iyice sağa yaklaşmıştır. Sol kanat ise, tabiatı gereği (darbeci-devrimci geleneği gereği) asker-sivil aydın zümrenin sağ kanadı ile ittifak kurup iktidara geleceği içinde iken, 12 Mart darbesi kafasına balyoz gibi inmiş, 12 Mart öncesi müttefiki olan asker-sivil aydın zümrenin evrimci kanadının, kendini yapayalnız bırakarak oligarşinin koluna girip, Mart sonrası balayına çıkması, oligarşinin balyozu kadar etkili olmuştur. Ve bugün bu demoralize hava içinde geri çekilip toparlanmaya çalışmaktadır.

Bizim küçük burjuva aydın çevrelerdeki müttefikimiz ancak Kemalistler olabilir. Onlarla olan ilişkilerimizde sağ kanadın oligarşinin kesin müttefiki olduğunu, her zaman devrimci saflara tarihi bir hareket anında ihanet edebileceğini, nedenleri ile birlikte anlatmalıyız. Ortak cephe bu kanadın, darbeciliğin çıkar yol olmadığını anlayıp, sağ kanadı artık dostu olarak görmediği zaman mümkün olacaktır.

Mart 1972

 

 

YOL AYRIMININ ALTINDA YATAN NEDEN BİR TERCİH SORUNUDUR

Ne tuhaf, bu yazılar beni AKP’nin son kongresine götürdü. Tayyip’in cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra, Ahmet Davutoğlu’nun AKP genel başkanlığına seçildiği ve başbakanlığa aday gösterildiği kongre.

Davutoğlu teşekkür konuşması için kürsüye çıktığında çok açık ve net şunu söylemişti: “Kutsal davamız için Restorasyona devam edeceğiz”. Restorasyon, bir karşı devrimdir. Neye karşı? 1923 Cumhuriyeti’ne karşı. Kutsal dava, yani Osmanlıcılık (Ortadoğu’nun yeni düzenlenmesinde İslami formasyonla bölgede bir numaralı ABD taşeronu olmak). Nasıl bir rastlantı ki, Abdullah Öcalan da benzer şeyleri söylüyordu “Eski cumhuriyet gidecek yenisi gelecek. Ortadoğu İslam şemsiyesi altında yeni düzenine kavuşacak”.

Restorasyon yıllar önce “türban” ile başladı. “Özgürlükçü sol”un hala devam eden desteği ile bu başlangıç kolayca atlatıldı. Sonra büyük operasyon başladı. ABD gözetiminde Aydınlanmacı Cumhuriyetçilerin asker ve sivil kanadının tasfiyesi… Ergenekon ve benzeri davalar… Hedef üniter devlet yanlısı, cumhuriyet yanı ağır basan kesim ile ABD emperyalizmi arasında var olan nispi dengenin ABD lehine bozulması. Böylelikle ABD emperyalizminin kesin hegemonyasının tesisi. Bu süreçte de özgürlükçü sol “yiyin birbirinizi” sloganıyla bu operasyona destek verdi. Bunu yaparak cumhuriyetçilere, aydınlanmacılara kapısını kapattı. Evrim sürecindeki diğer sol artıklar da “yetmez ama evet” diyerek operasyonlara açıktan katıldılar.

12 Eylül faşist darbesinden önce evrim ile devrimin içiçeliği ile şekillenen Devrimci-Yol çizgisi, darbeden sonra bir kısım Dev-Yolcu’nun, (istisnaları olmakla birlikte) devrimciliği terk ederek yalnızca evrimciliği benimsemesiyle Özgürlükçü Sol’a dönüşmüş; bu ÖDP ile uç vermiş, bir nevi solun ehlileşmesi, ehlileştirilmesi ve liberalizme yönlendirilmesi, emperyalizme karşı hissizleştirilmesi süreci yaşanmaya başlanmıştır. Ehlileştirme eylemi Avrupa Birliği ekseninde sisteme entegre olmuş bir solun benimsenmesiyle kurgulanmıştır. Bu kurguda emperyalizm hiç hesaba katılmamıştır, emperyalizm yok sayılmıştır. Solun ihtilalci yanı kazınmıştır. Siz bunun adına Avrupa sosyalizmi deyin. Devrimci Nasuh Mitap bunlardan uzak durmuştur. Ona göre bir oluşumda olmak için, katılacakların birbirini sevmesi diye bir koşul yoktur. A, B’yi sevmeye bilir ama, pekala aynı çatı altında birlikte olabilir. Ona göre, birlikte olabilmenin esas ve vazgeçilmez koşulu siyasi birlikteliktir ve bunun nüvesinde devrimci irade vardır. O süreçte olmayan budur ve bunun için o, olaya sıcak bakmamıştır.

Rusya’da 1905 Devrimi’nden sonra Menşevik’lerin geçici üstünlüğüne benzer bir evrim süreci yaşanmış. Buna benzer süreç şimdi Türkiye’de yaşanıyor.

Gezi olaylarında aktif rol oynayan ve direnişe katılan büyük kitlenin sempatisini kazanan, büyüme eğilimi gösteren TKP önce ikiye ayrılıyor, sonra Vişnelik toplantıları ile başlayan sürece her iki kanat da katılıyor ve Haziran Hareketi’nin aktörleri haline geliyorlar. İnsan ister istemez düşünüyor: Acaba, anti-emperyalist bir çizgi izleyen ve aktif siyasetiyle düzene muhalefetini hissettiren TKP’ye bir operasyon mu çekildi diye? Ve yine düşündürtüyor bu gelişmeler, acaba solun ehlileştirilmesi genişletiliyor mu? Ayrıca Merdan Yanardağ ile Cumhuriyetçilere de göz mü kırpılıyor? Bu genişlemenin sağlanmasıyla “çözüm süreci”ne karşı duran solun direnci mi yok edilmeye çalışılıyor? Aslında bu gelişimin temel nedeni ÖDP ile başlayan birinci ehlileştirme sürecinde vida yalama olmuş somun tutmamıştır. Şimdi yapılmak istenen, yalama olan vidayı takviyelerle tekrar tornaya sokup yeniden yuvaya oturtmaktır. İçinizden homurdananlar olacaktır. Onlar homurdanmaya devam etsinler. Sonuçta yaşadığımız süreç bir tercihte bulunma sürecidir. Kıyıcığında kalınan Haziran hayırlara vesile olsun!

Ayrıca kurmay özellikleri ağır basan akademisyen, sanatçı, yazar ve benzeri bileşim ne yapacak, kime hizmet verecek? Bu bileşimin adı, bu haliyle siyasi örgütlenme değildir. Kulüpleşme süreciyle siyasileşme süreci birbirinden çok farklıdır. Bu süreçte yine hayal kırıklıkları yaşanmasın. Söz gelimi, ABD de “Zbigniev Brzezinski” iyi bir siyaset bilimci ve kurmaydır ve kime hizmet verdiğini iyi bilir. Siyaseti yürüten değil, siyasete bilgi ve görüş aktaran bir “bilim” adamıdır.

Bugün devrimci politikaları benimsemiş, toplumsallaşma eğilimi gösterebilecek siyasete sahip devrimci gelişmelerin önünü açmak için çalışmak en doğrusu. Bu nasıl olur? Yukarıdaki tür hareketlere katılanların olası direncine rağmen bu başarılabilinir mi? Bu konuya, bir sonraki yazıda “Nasuh’un gerçekleşemeyen son hamlesi” başlığı altında değineceğim.

Sözün Türkçesi, evrim sürecinde sol eviriliyor, ama buna karşılık Restorasyon bütün hızıyla devam ediyor: Yargı paketi, güvenlik paketi, eğitim paketi (Osmanlıcaya dönüş), PARALI askerlik paketi…

Nasuh Mitap kim? Bir fikriniz oluştu mu? Oluşmadıysa, onu çok sonraları tanıyan, bizim cenahtan olmayan kişileri konuşturalım biraz da.

Birincisi, Nasuh Ankara’ya geldiği zamanlar onunla sohbet etme imkanına sahip olan genç bir akademisyenin onun hakkındaki görüşlerine bir bakalım.

 

DÜŞÜNME YETİSİ İLE YARGILAMA GÜCÜNÜN BİRLEŞMESİ: NASUH MİTAP
DÜŞÜNME İLE ETİK DAVRANIŞ ARASINDAKİ KOPMAZ BAĞ: NASUH MİTAP
Nasuh Abi’yi geç tanıdım; ayrı şehirlerde olmaktan dolayı da çok fazla birlikte olamadım. Bu yüzden onun devrimci kişiliğini, eylemciliğini sadece anlatılardan biliyorum; bunlar bir efsane niteliğinde ve elbette çok değerli.

Benim için değerli olan yanı ise, onun, düşünme yetisine sahip ender insanlardan biri olmasıydı. Öyle sanıyorum ki, bu yetisi sayesinde çoğunluğun, (sol içindeki çoğunluğun) yolunu tercih etmemiş, çoğunluktan kopmuş; apayrı bir tavır ortaya koymuştu. Özeleştiri yapabilmesi; sorgulamayı, eleştirmeyi ve sınamayı kendine uygulaması; öncelikle kendi yargı ve deneyimlerini eleştiri süzgecinden geçirmesi, böyle bir sonucu zorunlu kılıyordu. Zaten çoğunluğun yargıları ile düşünme yetisine sahip olanlarınki arasında her zaman bir fark ortaya çıkmamış mıdır?

Ama bence bu da ikincil bir özellikti; asıl önemlisi Nasuh Abi’nin düşünce gücünün, yargılama gücü ile bütünleşmiş olmasıydı. Aslında bunlar da köklü bir biçimde birbiriyle bağlantılıdır. Değerli ve değersiz olan, önemli ve önemsiz olan, doğru ve yanlış olan arasındaki ayrımı görebilme ve önemliyi, doğruyu, değerliği diğerlerinden ayırt edip seçebilme… Düşünme ile etik davranış arasındaki kopmaz bağ… Nasuh Abi bu bağı kişiliğinde gerçekleştirir, ete kemiği büründürürdü. Magazin boyutundaki güncel olaylardan (Sözgelimi Deniz Seki’nin ilk yakalandığında Kuran-ı Kerim’i elinde taşımasına ilişkin yaptığı sosyolojik yorum), siyasi analizlere (örneğin Genç Parti üzerine duyduğum en derin değerlendirme), geçmiş deneyimlere uzanıp dersler çıkarmaya (Mahir Çayan ve eylemlerine bugünün gözüyle siyasi-stratejik bakış) kadar pek çok konuyu yorumlarken tamamen kendine has, özgün bir bakış açısı sergilerdi. Üstelik bu bakış açısı, “haberdar olmak”, “bilmek“, “analiz etmek” gibi amaçlarla sınırlı değildi; “doğru” ve “iyi bir yaşam”ın ne olduğu ya da ne olması gerektiğine ilişkin bir “öngörü” ve bir “içgörü” ile doluydu. “Düşünme yetisi” ile “yargılama gücü” ya da bilmek ile etik davranmak arasındaki köprüyü, bu toplumsal olana yönelik “öngörü” ile kendine yönelik “içgörü” arasındaki bütünlük oluşturuyordu. Kuru kuruya analiz değildi yaptıkları; yaşama, insana dair derin bir bakışla ve bilgelikle bütünleşmişti. Ayrıntıları, saçmalıkları, malumatfuruşlukları bir kenara bırakır, kendini sunma ve değerli bulma gibi “ego fazlalıkları”nı atar, bu sayede meselenin özüne ulaşırdı. Aynı zamanda hayat ve insan için neyin değerli olduğunu; yani, bizi daha fazla insan yapanın ve hayata karşı erdemli duruşun ne olduğunu gözlerimizin önüne sererdi. Huzur içinde uyu Nasuh Abi…

 

İkincisi, bir üniversite öğrencisi. Bu yılın mart ayında genç arkadaşımla Nasuh’a, Ataköy’e ziyarete gittik. Nasuh hasta, ama zamanla yarışır şekilde konuşuyor. Önceleri dinleyen Nasuh, acelesi varmış gibi sürekli konuşuyor. Üç saat boyunca konuştuğu, konuşup yorgun düştüğü bir ziyaretti bu. Bütün ısrarımıza karşın konuşmayı kesmediği bir ziyaretti.

Geçenlerde, o genci aradım, o ziyarette” Nasuh’u nasıl bulmuştun, onu tanımlayacak bir yazı yazar mısın” dedim. Gelen yanıt, Nasuh’u tanırdım diyenleri utandıracak nitelikteydi. Ağırlık Nasuh’un suskunluğu üzerineydi. Benim “isyan” dediğim suskunluğu, genç arkadaşım “tarihe bir eleştiri” diye tanımlıyordu.

Bu konuyu bundan sonraki yazıya bırakarak gencin gönderdiği yazı ile sizi baş başa bırakıyorum. Bu yazı sonrası bir şeyler yazmak en azından Nasuh’a saygısızlık olur.

 

 

NASUH MİTAP’IN SUSKUNLUĞU

 

Büyük yurtsever devrimci, en önemlisi bir kuşak için örgütlenmenin ve direnişin sembolü Nasuh Mitap, 4 Kasım 2014 günü uzun süredir mücadele ettiği hastalık sonucu aramızdan ayrıldı. Ancak, onu tanıma veya dolaylı olarak yaşamı paylaşma şansına kavuşmuş yoldaşları, bunu bir kayıp olarak görmeyip, ona “Merhaba” demiş, onun ortaya koyduğu ve şekillendirdiği bütün değerlere sahip çıkacaklarını haykırmışlardır. Bakalım sözlerinde durabilecekler mi? Yoksa laf ola beri gele mi? Göreceğiz. Yol uzun!..

Nasuh Mitap’ın ölümü, peşine düzenlenen tören ve cenazesi, bazılarının ne anlama bile geldiğini bilmeden zikrettiği ‘suskunluğu’ seçmiş bir kişinin ne kadar büyük bir lider olduğunun göstergesidir. Bu doğal liderlik, ölümü ardından onun yoldaşlarının veya çoktan yolunu ayırıp uzaklara düşmüş kişilerin satırlarında ayan beyan bir şekilde ortaya konmuştur. Nasuh Mitap, devrimci iradesi ve hamleleri ile anti-emperyalist ve anti-faşist mücadelenin örgütleyici kurucusu ve yol gösterici lideridir. Nasuh Mitap, bildiri dağıtan devrimci gençlerin dara düşüp arkalarına baktığı anda gördükleri, belinde silah, hepsini kollayan abisidir. Nasuh Mitap, faşizmin bütün karanlığı ile çöktüğü bir anda, topyekün işkencesi ile ağzından tek bir söz alamadığı direniş abidesidir.

Aslında, bana göre, ona atfedilen ‘suskunluk’, bu toplum için büyük öneme sahip ‘teslim olmama’ eyleminin ne olduğunu bilen, onu içselleştirmiş bir devrimcinin tarihe en büyük eleştirisidir.

Yukarıda dediğim gibi, Nasuh Mitap’ın sonsuzluğa yürümesinden sonra ardından çok şey söylendi. 2014 Mart ayında, kısa bir süre görebildiğim Nasuh Abi’nin, bu kısacık zaman içerisinde ağzından dökülen kelimeler ve tavrı, bana onunla ilgili bütün yazılanlardan çok daha fazla şey anlattı. O, hep birlikte sohbet ederken sadece konuşma üslubu ile değil, gerektiği anda ortaya koyduğu inisiyatif ile herkesi etkileyen, eskiden değil, halen yoldaşlarının lideriydi. O, “bizim zamanımızda bu etnik ve mezhep ayrımları, bunların üzerine politika kurmak mı vardı?” diyerek sol siyasetin bütün damarlarına nüfus etmiş neo-liberal kirlenmeye doğrudan işaret eden, büyük bir anti-emperyalist idi. O, 12 Mart döneminde arkadaşlarının ajan gibi gördüğü bir kişinin tavrını afişe etmek gerektiği serzenişlerini, tok ve vurgulu sesiyle “Hayır, bu bize yakışmaz” diyerek susturan, her ne olursa olsun ahlak anlayışından sapmayacak, tanıdığı kimseye bel altından vurmayacak ve belki de en önemlisi kimseyi arkada bırakmayacak büyük önderdi. O, bütün bu özelliklerinden dolayı, bu toplumun sahip olduğu en onurlu devrimci-yurtsever evlatlarından biriydi.

Nasuh Abi’nin ardından denilenler ve yazılanlara bakarken, onu henüz daha nereye, “romantizmin göbeğine mi, ulusların kurtuluş mücadelesinin ortasına mı, içi boşaltılmış koruyucu abi modeline mi, ittihatçılığa mı, CHP neferliğine mi”, koyacağını bile bilemeyen zat-ı muhteremlerin “Nasuh Mitap sağken, bu dediklerinin yüzde birini suratına söyleme cesaretini bulabilirler miydi” demekten kendimi alı koyamıyorum, sonrasında ise dostlarının-yoldaşlarının bu geleneği-değeri sahipsiz bırakmayacaklarını “umut” ederek içimi ferahlatıyorum.

 

                                                                                             Hakkı ZABCI

Benzer yazılar

4 Yorum

  1. Onur Aydemir

    Hakkı abi, bu suskunluğun ciddi bir tavır olduğuna katılıyorum. Ancak bugüne kadar çeşitli vesilelerle buna etik anlamlar yükleyenlerin bazılarının, “bak ne güzel konuşmuyor, yolumuza da taş koymuyor” mealinde görüşleriyle de karşılaştım. Bu suskunluk bir nevi onların işlerine geliyordu, böylece geçmişi istedikleri gibi çarpıtabildiler. Geride kalanların konuşması dileğiyle…

    Yanıt
  2. Mehmet Avni Hindistan

    Eline yüreğine sağlık Hakkı abi.
    Öncelikle Nasuh abiyi, o’nun hakkında edindikleri izlenimleriyle anlatan arkadaşların yaklaşımı, tespitleri takdire şayan. Nasuh Mitap’ı daha fazla anlama olanağı bulmuş ama anlamak istemeyenlerin aksine ve ötesinde, samimi bir yaklaşımla o’nu daha doğru tarif ediyor.
    Gelelim Nasuh Mitap’ı anlamak konusuna. Fikrimce bunu bilgi birikimi ve zekasıyla değerlendirebilecek bir çok arkadaş vardır. Ancak niyet önemlidir, ne yapmak istenildiği önemlidir.
    Siyaseten bir davranışı anlamakta hep zorluk çektim. O da şu; Bir dönem mücadeleyi inançla yürütmüş, bunun için bedeller ödemiş tüm arkadaşlara ve o dönemdeki fedakarlıklarına hep saygılı oldum. Ancak inanıyorum ki, birey için sınıflar mücadelesinin içinde olmak bir zorunluluk değil, meşru ve haklı bir davanın gönüllü savunucusu, yürütücüsü olmaktır. Tarih ve toplum, zamanın bir kesitinde bu mücadeleye katılmış her bir bireye mücadeleyi sonsuza kadar sürdürme görevini mutlak bir zorunluluk olarak vermez. Hep gönüllülük esastır. Ancak gönüllülük yeterli midir? Elbette ki hayır, bu başlangıç için gerek şarttır.
    Devrimci bir ahlak ve kavrayış da gereklidir. Halka doğruları anlatmanın yollarını ararken, gerçekliğe denk düşmeyen, çarpıtılmış, tahrifatlarla dolu bir tarih anlayışı içinde, siyasette var olma adına egemenlerin çıkarına uygun düşecek politikalardan ve tüm benzer yaklaşımlardan uzak durmak da devrimcilik için bir gerek şarttır.
    Bazen tarihsel süreç ve konjonktür, her türlü samimi çabaya rağmen ilerlemez, çünkü tarih ve toplumsal dinamiklerin farklılaşması, sadece bir iki neslin yaşam süresine sıkışmış bir durum değildir. Diyalektik bir kavrayıştan yoksun kalmak belki de kendimizi kötü hissetmemize neden oluyordur. Ve bu kötü hissetme hali; siyasi kurazlık, benmerkezci yaklaşımlar, daha da ötesinde ahlakının sorgulanması gerekliliğine varan davranışlar şeklinde tezahür ediyordur. Bu, sosyolojik ve psikolojik bir olgu olarak ehillerince açıklanması gereken bir durumdur.
    Yürüttüğün çabayı, yani Nasuh Mitap’ı anlamak çabasını önemsediğimi belirtmeliyim. Bu çaba; Türkiye devrimci mücadele tarihinin önemli bir şahsiyeti olan gerçek bir devrimcinin tahrifatına engel olmakla birlikte, Nasuh Mitap’ın mücadeleye kazandırmak istediği ilkeli duruşa dair de çok şeyin doğru anlatılmasını sağlayacak, genç devrimcilere de mutlaka ışık tutacaktır.
    Saygı ve sevgiyle

    Yanıt
  3. Serkan Yaman

    Sizler bu notları da okur musunuz bilmiyorum ama… Ben yine de yazmadan edemeyeceğim. İşte ideoloji maddi güç olmuş, esir almış bizi. Ya Mahir’in bilimselliği. Küçük burjuvazinin en radikal, en sol kanadı olması Kemalistlerin..Anti-emperyalist mücadeleye ortak olması. Ve yiyin birbirinizi sözüyle nötr kalarak mat edeceğinizi sandınız Kemalistleri. Türkan Saylan’a gazetelerinde yer vererek özür dilemeleri. ( acaba bu özür müydü? Şef öyle demedi!). Yemezler. Sadece özelliği ordu vesayetine karşı çıkmak olanlara gazete teslim etttniz. Biz de ordunun vesayetine karşıyız ama emperyalizmin tahakkümüne de karşıyız.Editoryal ortamlara söylemlerini ortak ettiniz. Hakkatten de adam seçiminiz bile liberal. Ufuksuz insanlara tesklim ediyorsunuz atama kafayla partinizi. Oysa Nasuh Mitap, ufuk çizgisine bakar öyle kararını verirmiş genellikle. Sınavdan başarıyla geçti. Otobüsü devirdim diye de üzüldü. Tekrar direksiyona geçmedi. Ya siz şeflik taslayanlar, hiç mi şef görmedik! Kime hizmet ediyorsunuz…Neye hizmet edeceğiz? Siz liberalsiniz. Devrimci değil. Antiemperyalistliğiniz MHP’nin arada ABD’ye kafa tutmasına benziyor. Kâğıt üzerinde… Devrimciyseniz bedel ödersiniz sıkıysa. Gelecek kuşaklara yükü ağırlaştırmadan. Konforlu hayatlarınıza veda ederek. Bu bir yol ayrımı. Bilmem ne kadar farkındasınız?

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!