“Okyanussal Coşku” ve Bazı Sorular…

Okyanussal coşku durumu, bebeklikte insan aklının açılmasıyla birlikte deneyimlenir.


Okyanussal coşku adlı psikoloji kavramını yeni duyduk ve çok ilgimizi çekti. İşte, bu konuyla ilgili okuduğumuz bir yazıdan bazı pasajlar. “İnsan doğduğunda gerçeklikten habersizdir. Zihinsel yapısı zamanın, mekânın, determinal ilişkinin, fiziğin dışındadır… Bunları kavrama yeteneği ile dünyaya gelir. Ancak insanoğlu doğduğunda bu bilgiler mevcut değildir. Bebek beyni zamanı, zamanın ardıcıllığını anlayamaz. Uzamsal mekânı kavrayamayan, sebep sonuç ilişkisini idrak edemeyen, ahlaki hususiyetlerin hiçbirisine sahip olmayan sadece biyolojik refleksler ve dürtülerden ibarettir… Bebeklik döneminde düşüncenin ilk oluşum evrelerinde, dünyayı algılayan bebek dünyayı yarattığını düşünmektedir. Fiziksel ve düşünsel ihtiyaçları gerçekleştirildiğinde (başkaları tarafından) çocuk bunları kendinin yarattığı gibi bir vehme kapılmaktadır. Yani bir nevi tanrı olduğunu düşünmektedir (vurgu bize aittir M.U.) Yazar şöyle devam ediyor: “akıl hastalığı (psikozlar) insan ruhunun gelişim evrelerinin tersine işlemesidir. Psikoz hastası; çocuk ve bebek düşünce tarzına geri dönüşü simgeler. Geriye döndükçe zihinsel yetenekler dumura uğradıkça psikozlarda omnipotent (tümgüçlülük) bir yapı ortaya çıkar. Tüm eşyayı kontrol edebilme, değiştirebilme, fiziksel gerçekliğin ötesine geçebilme gücünü hissetmektir… Bunlardan da geriye gidilirse kaos başlar, anlamsızlık ortaya çıkar. Bu ilk bebekliğe dönüş durumudur. Kelimeler, imgeler, nesneler iç dünyamızda anlamsız bir şekilde kaos oluşturur. Bu bilimsel literatürde ‘okyanussal coşku’ (vurgu bize aittir M.U.) terimi ile adlandırılır…” (Tahir Özakkaş, Parapsikoloji ve Metafiziği Anlamak, http://www.hipnoz.com/parapsikoloji-ve-metafizigi-anlamak.html)

 

Psikoloji bilimi, okyanussal coşkunun, “kendini yaratıcı olarak düşünme” durumu olup, insanoğlunun bunu bebeklik çağında aklı açıldığında yaşadığını, ileri yaşlarda ise bunun bir akıl hastalığı olduğunu bildirmektedir. Ancak konu üzerinde düşündükçe, aklımızda bazı sorular belirdi.

 

Bebeklerin akılları açıldığında yaşantıladıkları okyanussal coşku acaba nereden geliyor? Bu soruyu sormamızın dayanağı bir gazete haberi. Haber şöyle: BBC’nin haberine göre, fareler üzerinde yapılan araştırma, genetik hafıza olarak nesilden nesile aktarılan hatıraların davranışları etkileyebileceğini ortaya koydu. ABD’de Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden uzmanlar, tramvatik bir olayın spermin DNA’sı üzerinde etkili olabileceğini, bir sonraki nesillerin beyinlerini ve davranışlarını değiştirebileceğini gösterdi. Sonuçları Nature Neuroscience dergisinde yayımlanan araştırmada, kiraz çiçeğine benzeyen bir kokudan uzak durmaları konusunda eğitilen fareler, bu tiksintilerini ‘torunlarına’ geçirdi. Ekip, eğitimden sonra farelerin spermlerini inceledi ve kiraz çiçeği kokusuna hassasiyet gösterilmesinden sorumlu olan DNA kesitinin daha aktif olduğunu gördü. Farelerin çocukları ve torunları, hayatlarında hiç karşılaşmamalarına rağmen kiraz çiçeğine karşı ‘aşırı hassas’ davrandı ve kokudan kaçındı.” (Cumhuriyet, 03.12.2013) Bebekliğinde, her şeyin kendisi tarafından yaratıldığının, her şeye egemen olduğunun düşünülüp yaşantılanması, insanoğlunun hafızasında derin ve silinmez bir anı izi olarak kalmış olmalıdır. Bu durumda, acaba okyanussal coşku, bir anı olarak DNA’lar tarafından nesilden nesile taşınıyor da her bebeğin aklı açılındığında, bu anı canlanıp yaşantılanıyor mu? Okyanussal coşku anısı nesilden nesile taşınıyorsa, bunun geçmişe doğru kökleri nerelere uzanıyor?

 

Öte yandan, acaba “içgüdü” denilen şey, geçmişte yaşanmış deneyimlerden gelen ve DNA’lar tarafından taşınan anılar mıdır?

 

Okyanussal coşku, yetişkinlik yaşlarında ortaya çıktığında, psikoloji bilimince akıl hastalığı olarak değerlendirilmektedir. İleri yaşlarda yaşanan okyanussal coşku akıl hastalığı bile olsa, bunun bazı insanlarda “akıl hastalığı” olarak ortaya çıkabilmesi için, ilk yaşantılandığında hafızada derin bir iz olarak yer almış ve o andan itibaren hafızanın bir yerlerinde saklanagelmiş olması gerekmez mi? Acaba okyanussal coşku, insanoğlunun içinde hep var da bazı insanlarda akıl hastalığı derecesinde mi yaşantılanıyor? Tıpkı, insanın içindeki -normal- korku duygusunun bazı insanlarda “aşırı” düzeye çıkıp “fobi” ya da “paranoya” olarak yaşantılanması gibi.

 

Okyanussal coşku, ilk yaşantıladığından itibaren hafızada saklanmışsa, bir akıl hastalığı olmaksızın da yaşantılanmış olabilir mi? Örneğin felsefe tarihinin “şüpheci” düşünürlerinden okyanussal coşku yaşayanlar olmuş olabilir mi? Bu bağlamda, Descartes kendisi kadar ünlü “cogito ergo sum-düşünüyorum öyleyse varım” sonucuna ulaşıncaya kadar, bir şüphe yolundan geçmiştir. Descartes bu yolculuğa, “bütün bilgilerimizin doğruluğundan şüphe edelim” diyerek çıkmış ve geriye doğru yoluna “aklın içindeki bütün bilgileri söküp atarak ayıklayalım” diyerek devam etmiştir. Acaba bu yolun sonunda, bütün bilgilerden geriye, tek kesin bilgi olarak “şüphe ettiğini bilmek” kaldığında ve bu bilgiye dayanarak “düşünüyorum” dediğinde, Descartes “okyanussal coşku hali” yaşamış olabilir mi? Öyle ya; “düşünüyorum” dedikten sonra “öyleyse varım” diyerek kendisini var ettikten sonra, her şeyi yeniden aklın içine alarak var etme durumuyla karşı karşıya kalan Descartes, nasıl bir duygusal durum yaşamış olabilir?  Acaba Descartes, şüphe etme süreci boyunca yaşadığı “her şeyden şüphe etme” hali ile süreç sonunda karşı karşıya kaldığı “var eden” halinin bir akıl hastalığına dönüşmesinden, felsefesinin üç temel tözünden birisi olan “en yetkin varlık Tanrı” fikrine (diğer iki töz: ruh ve beden) ulaşmakla kurtulmuş olabilir mi? Bir diğer ünlü “şüpheci” düşünür de Gazzâlî’dir. Munkız (MEB) kitabında anlattığına göre, Gazzâli de bilimlerin hakikati gösterdiğinden şüphe ederek işe başlamıştır. Bu yolda bütün bilimleri ve matematiği gözden geçirerek ilerleyen Gazzâli, şüphe yolunun sonunda, hiçbirinde mutlak hakikati bulamayıp, bir tarafa bırakarak bunalıma girmiştir. Acaba Gazzâlî’nin şüphe yolunun sonunda vardığı durum bir “okyanussal coşku” idi de, bu durum onun “Allah’a imanını” yerle bir ettiği için mi bunalıma girdi? Acaba Gazzâlî de “Allah’a iman”a ulaşarak, bu halin bir akıl hastalığına dönüşmesinden kurtulmuş olabilir mi? Öte yandan, tasavvuf derviş ve dervişelerinin, “çile” deneyiminin sonunda “kâlp gözüm açıldı” dedikleri şey, bir okyanussal coşku durumu mudur?

 

Konu üzerine düşündükçe aklımıza başka sorular da geldi. Okyanussal coşku durumu, bebeklikte insan aklının açılmasıyla birlikte deneyimlenir. Acaba, insanoğlu, aklının, bebeklikten itibaren süregiden duygusal ve mantıksal hareketi boyunca, okyanussal coşku durumunu içselleştirmiş olarak taşıyor olabilir mi? Ve bu bağlamda, mantığı, matematiği, bilimi ve sanatı, mevcut ufukların daha daha daha ötelerine taşıyan “yaratıcılık”, okyanussal coşkunun -normal- etkinliği olabilir mi? Öyle ya insanoğlu bebekliğinde, çocukluğunda aile içindeki daha sonra okuldaki eğitim sürecinde verilen bilgilerle yetinmeyip, hep ufukların ötesini, “bir başka dünya”yı düşünebiliyorsa, bunun zihinsel bir dayanağı ve karşılığı olması gerekmez mi? Acaba okyanussal coşku, bizde “merak duygusu” olarak mı etkinlik gösteriyor?

 

Son birkaç soru. Bebeklikte aklımız açıldığında yaşadığımız okyanussal coşku, daha sonra canlılığını nasıl kaybetti? Ölümle tanışınca mı, aşklarımıza kavuşamayınca mı, aşkta ihanete uğrayınca mı? Yoksa okyanussal coşkuyu bebekliğimizde yaşadığımız anda “uzay-zaman cehenemi”ni hissettik de coşkumuz bu nedenle mi kırıldı?

 

Mehmet Uysal

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!