Ortadoğu’da Hızlanan Süreç ve Sonlandırılan Çözüm Süreci-Haluk Başçıl

2015 yılı yazında ülkemizin geleceğini doğrudan etkileyecek önemli gelişmeler meydana geldi. Suriye ve Irak topraklarının yeniden paylaşım savaşında gelinen aşama ve Suriye’de de ortaya çıkmaya başlayan ‘Kürt devleti’ Türkiye dış ve iç politikasını alt üst etti. İç içe geçen iç ve dış gelişmeleri birbirinden ayırmak zor olsa da, Çözüm Süreci’nin sona erdirilmesine yol açan nedenleri kavramak için bütün bu gelişmelerin doğru biçimde ortaya konması gerekir.

İç gelişmeler

ABD-AB’nin Türkiye’den beklentisi, Suriye’de tıpkı Irak’ta olduğu gibi emperyalist faaliyete lojistik destek vermesiydi. 2008-2010 döneminde Ergenekon, Balyoz vb. davalarla direnç odakları tasfiye edilen, hizaya sokulan TSK’yı, gücü kırılan bürokrasiyi yanına alan AKP iktidarı, 2011’de uygulamaya sokulan Suriye planını her yönüyle destekledi.

Bu plana uygun olarak AKP iktidarı:

  • İlk başlarda tümüyle propaganda amacı taşıyan göçmen kamplarının kurularak dünyaya gösteri yapılması,
  • Dünyanın dört bir yanından gelen cihatçıların ülkede konaklamaları,
  • Askeri eğitim almaları ve silahlandırılmaları,
  • Sınırın iki tarafında da hareket serbestîsine sahip olmaları,
  • NATO’nun ve Suudi Arabistan’ın sağladığı silah ve mühimmatların cihatçılara ulaştırılması,
  • Yaralanan cihatçıların tedavilerinin sağlanması,
  • Anti Esad cephenin örgütlenmesi, ÖSO’nun kurulması ve Türkiye’ye yerleşmesi vb.

görevlerini lakıyla yerine getirdi.

Eski CIA Ajanı Philip Giraldi ABD taşeronu olarak görev yapan Türkiye’nin bu lojistik görevini 2011 Aralık ayında, The American Conservative’de söyle açıklıyordu:

Suriye yakındaki İskenderun askeri havaalanına inen üzerinde hiçbir işaret bulunmayan NATO uçakları, Kaddafi sonrası Libya’dan gelen silah ve cephaneyi ve Libya iç savaşı deneyimine sahip gönüllüleri getiriyor. İskenderun’da Suriye Ulusal Konseyi’nin askeri kanadı Özgür Suriye Ordusu’nun üssü bulunuyor. Fransız ve İngiliz özel kuvvetler eğitmenleri buradalar ve CIA, ABD Spec Ops savaşçıları ile birlikte Suriyeli isyancılara haberleşme araçları, askeri eğitim ve savaş taktikleri konularında destek veriyorlar ’[1]

AKP hükümeti bir yandan kendinden beklenen görevleri yerine getirirken, diğer yandan da ABD’nin Irak’ta gerçekleştirdiği Kürt otonom bölgesinin bir benzerinin Suriye’de de oluşturulmasından rahatsızlık duyan kesimleri yatıştıracak bir politika yürütüyordu. ABD yönetimi ile Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın arasında gerilime neden olan şey de işte bu politikaydı. AKP Hükümeti ABD’nin tepkisini göze alarak ilişkide olduğu cihatçı gruplar üzerinden Suriye Kürtlerine karşı örtülü bir savaş yürüttü. AKP iktidarı ve ordu bu gruplara (El Nusra, Ahrar vd. ne) destek verdi. Cihatçı gruplara sağlanan bu destek IŞİD ile PYD arasındaki Kobane savaşında açık bir şekilde görüldü. Başkan Obama ABD’nin Suriye Kürt politikasının altını oyan AKP‘nin (Başbakan T. Erdoğan’ın) girişimlerine karşı harekete geçti. ABD uçakları Kobane’deki PYD güçlerine havadan silah yardımı yaptı. Açıktan PYD/PKK güçlerinin yanında yer aldı. Ardından Türkiye’nin burnunu sürtecek şekilde 29 Ekimde (ulusal egemenlik gününde) Irak peşmergelerini MİT’in eşliğinde Türkiye toprakları üzerinden geçirdi ve Kobane’ye soktu.

WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange, ABD, İngiltere ve Fransa’nın desteği ile Suudi Arabistan-Katar ve Türkiye’nin Suriye’deki Esad rejimini devirmek için 2012’de harekete geçtiğini söylüyor. 2012 yılında ÖSO’ya 300 RPG roketatar, 12 bin roket mühimmat ve 400 Kalaşnikof’un Türkiye üzerinden ulaştırıldığını açıklıyor. Eski CIA ajanı Philip Giraldi’nin ve Julian Assange dile getirdiği, Türkiye üzerinden Suriye’ye taşınan silah ve cephane tırları o dönemde jandarma ve polis tarafından basılmadı. 2014’de basılan silah-mühimmat yüklü tırlar ise, ABD’nin karşı çıkmasına rağmen Başbakan Erdoğan’ın PYD’ye karşı savaşan cihatçılara gönderdiği silah ve mühimmattı. AKP Hükümeti, MİT-TSK’nın işbirliğinin PYD/PKK güçlerine karşı savaşan cihatçılara sağladığı silahların deşifre edilmesi, ulusal ve uluslararası basında fotoğraflarının çıkması, ABD yönetiminin Türkiye’nin bu politikasını boşa çıkarmaya dönük girişimleriydi. Başbakan Erdoğan’ın ve ordunun Suriye’de Kürt bölgesi oluşturulmasını engelleme politikaları, Haziran 2015’de ABD’nin PYD/PKK ile oluşturduğu iş birliği sonrasında gerçekleştirilen Kürt koridoruyla birlikte iflas ettiler.

Dış Gelişmeler

Dışarıda ortaya çıkan gelişmeleri kısaca özetlemek gerekirse:

  1. ABD cephesi: ABD yönetimi Haziran 2015’de IŞİD’e karşı mücadelede oyununda YDP/PKK’yı müttefik olarak ilan etti. ABD’nin havadan PYD’nin karadan birlikte yürüttükleri operasyonla IŞİD’in elindeki topraklar PYD/PKK’nın eline geçti (Bakınız: http://www.anafikir.gen.tr/topraklarini-genisletme-ve-etnik-arindirma-sirasi-kurtlerde-mi-haluk-bascil/ ). ABD’nin tarihsel ve demografik gerçeklere aykırı şekilde Suriye’de Kürt bölgesi oluşturması, AKP Hükümetini büyük bir açmazla karşı karşıya bıraktı. AKP Hükümeti ve TSK Temmuz başında politika değişikliğine gittiler. Hızla ABD ile aralarında var olan pürüzleri gidermeye yöneldiler. İncirlik mutabakatı ile ABD’nin tüm isteklerini kabul ettiler. Böylelikle, ABD’ye sadık müttefikin kendileri olduğunu ispata giriştiler.
  2. İran cephesi: ABD’nin BOP projesi bölgenin jeopolitik iki gücü Türkiye ve İran’ın da güvenliğini tehdit ediyor. Her iki ülkede de bu süreçten en az zararla çıkmayı gözetiyor. İran’ın İsrail ve ABD’nin hedefi olması ve bu ülkeye uzun süredir yöneltilen ekonomik-diplomatik ve askeri baskı ve tehditler Türkiye’nin elini bir süre rahatlattı. Ancak İran son derece usta bir manevra ile 2015 Temmuzunda P5+ 1 ile anlaşarak kendisini hedef olmaktan kurtardı. Türkiye’yi ise zora soktu.

İran’ın Batı ile anlaşması sonrasında yaşanan gelişmelerden bazılarını hatırlayalım:

  • İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Türkiye’ye yapacağı ziyareti son anda iptal etti. Lübnan’da Hizbullah Lideri Nasrallah daha sonra da Suriye’de Esad ile görüştü.
  • Türkiye’nin Kandil’i bombaladığı ve PKK ile çatışmaların arttığı bir süreçte İran İçişleri Bakanı Abdulrıza Rahmani Fazli asker kıyafeti ile Kandil’le gitti ve buraya İran bayrağını dikti.
  • İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani, yaklaşık 2 hafta önce Moskova’da Putin ile görüştü.
  • İran ve Ermenistan sınırındaki Iğdır’da ( önceki dönemlerde PKK saldırılarının düşük düzeyde kaldığı ilde) PKK polis servis aracına bombalı saldırıda bulundu. 15 polisin ölümüne yol açan bu saldırı dikkat çekiciydi.
  • Eylülün ikinci haftasında Bağdat’ta 18 Türk işçisi Şii bir örgüt tarafından kaçırıldı ve Türkiye’nin bölgedeki ekonomik faaliyetleri tehdit edildi. Bu kaçırılma olayının Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin bilgisi dâhilinde gerçekleştirildiği açıktır.

Tüm bu gelişmeler Türkiye-İran arasında gerginliklerin önümüzdeki dönemde artacağını gösteriyor.

 

  1. Rusya cephesi: Rusya’nın uzun bir aradan sonra Suriye’de ki Tartus deniz üssünü kuzeye taşıyacağı ve kapasitesini genişleteceği, yeni hava üssü kuracağı bildiriliyor. Son dönemde nükleer deniz altı ile kıtalararası balistik füze taşıyan savaş gemileri, tank ve asker gönderdiği, Rus askeri uzmanların çatışma alanlarında görüldüğü, Esad rejimine silah, süpersonik füzeler verdiği söyleniyor. Ayrıca Rusya, IŞİD’e karşı yürütülen savaşa bağımsız olarak katılacağını, IŞİD hedeflerini bombalayacağını da açıkladı. ABD ve NATO’nun yanı sıra Türkiye’de Rusya’nın tüm bu girişimlerini eleştirdi. Bu gelişmeler Suriye’deki savaşta yeni bir aşamaya geçilmekte olunduğunu ifade ediyor. Bu gelişmelerin yanı sıra hatırlanacağı gibi, Rusya başbakanı Dimitri Medvedev Türkiye’nin Kandili bombalamasını eleştirdi. Bulgaristan üzerinde Avrupa’ya ulaşacak Rus doğal gazının ABD’nin baskısı ile AB’nin iptal etmesinden sonra Rusya Türkiye’ye yönelmişti. Türkiye ve Rusya’nın anlaştığı Türk Akımı doğalgaz boru hattı da ABD’nin baskılarıyla dondurulmuş durumda.

Suriye savaşı zeminde ortaya çıkan Katar, Suudi Arabistan, ABD, İngiltere ve Fransa ekseni içinde yer alan AKP iktidarı Suriye, İran ve Rusya eksenine karşı bir politika izliyor. Bu politikasıyla ABD’nin BOP’ne destek verirken, hem kendi altını oyuyor hem de bölgedeki diğer güçlerin (Rusya, İran, Suriye hattına destek veren ülkelerin) düşmanlığını üzerine çekiyor. Son dönemde bölgeye yönelik büyük güçler arasındaki çatışmanın hız kazanması Türkiye’nin hem dışarıda hem de içeride yaşadığı sıkıntıları daha da arttırıyor. Ülke içinde yaşanan gerginlikleri, çatışmaları tetikleyen de, aynı zamanda bu dış gelişmelerdir.

Çözüm Sürecini Sona Erdiren Nedenler

AKP Hükümeti ile PKK arasında yürütülen ‘Çözüm süreci’ 25 Nisan 2013’de PKK’nın bütün silahlı güçlerini Türkiye topraklarından çekeceğini açıklaması ile başlamıştı. Bu tarihten 2014 sonuna kadar geçen 20 aylık sürede PKK’nın eylemleri tam olarak sonlanmadı, düşük düzeyde devam etti. Bu dönemde PKK’nın gerçekleştirdiği eylemler, belirlenebildiği kadarıyla şöyledir:

Hedef Saldırı Sayısı Ölüm Yaralama
25 Nisan 2013- 31 Aralık 2014 Çözüm Süreci                   (20 Aylık Süre) Polis 11 10 9
Asker 27 16 24
İşveren 18 2
Sivil kişi 12 2 2
Kamu görevlisi 19 3 7
Bilinmeyen 2
Toplam 89 31 44

Kaynak: The Global Terrorism Database (GTD)

AKP Hükümetinin PKK ile ‘Çözüm Süreci’ni sonlandırması Suruç katliamına ve sonrasında da PKK’nın iki polisi evinde uyurken öldürmesine bağlandı. Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi Barış Süreci’nde 10 polis ve 16 askerin PKK tarafından öldürülmesine rağmen süreç devam etmişti. Hatta 7 Haziran seçimleri öncesinde ‘Dolmabahçe mutabakatı’ imzalanmıştı. Dolayısıyla sürecin sona ermesine yol açan Suruç gelişmeleri, topluma sunulan (görünürdeki) gerekçe olup, asıl neden değildir. Haziran ortasında PYD/PKK güçlerinin ABD desteğinde Tel Abyad’ı ele geçirerek Kantonların birleşmesiyle ortaya çıkan Kürt bölgesi sonrasında yapılan ‘İncirlik Mutabakatı’ ve bunun karşılığında da ABD yönetiminin PKK’ya yönelik operasyonu kabul etmesi, Çözüm Süreci’nin de, zaten sonuydu. 28 Temmuzda Kandil’in bombalanması sadece alınan kararın ilanıydı. 21 Temmuz’daki Suruç katliamı işte bu dönemde gerçekleştirildi. Bu katliam ve sonrasında iki polisin PKK tarafından öldürülmesi olmasaydı da bir başka ‘gerekçe’ yaratılacaktı.

Dolayısıyla 2015 yazında Çözüm Sürecini sonlandıran birinci gelişme, görüşmeler sürerken masanın bir tarafında yer alan PKK’nın, Suriye’deki örgütlenmesi PYD’nin ‘IŞİD’e karşı savaş’ oyununda ABD ile yaptığı işbirliğidir. Bu işbirliği sayesinde PYD/PKK güçleri ABD’nin askeri ve diplomatik desteği ile Suriye’de tarihi gerçeklere aykırı bir şekilde topraklarını genişletmiş ve (Irak’takine benzer bir şekilde) Kürt devleti oluşturmada önemli bir adım atmıştı. Türkiye bu oldubittiyi ve Arap ülkeleri ile coğrafi ilişkisinin kesilmesini güneyden kuşatılma olarak gördü. Ülke güvenliği için de tehdit olarak algıladı.

Barış sürecini sonlandıran ikinci gelişme HDP’nin 7 Haziran seçimlerinde %13’lük oy oranına ulaşmasıydı. Hatırlanacağı gibi, AKP İktidarı PKK lideri Abdullah Öcalan’ı Kürt halkının tek temsilcisi olarak ilan etti. Kürt sorunun çözümüne yönelik İmralı görüşmelerini başlattı. Çözüm süreci olarak tanımlanan MİT- A. Öcalan-HDP-Kandil görüşmelerinde AKP’nin ve Kürt siyasetinin de hesabı masadan güçlenerek kalkmaktı. Başbakan Erdoğan (AKP) kendi iktidarını Kürt sorunu üzerinden pekiştirmenin ve bu arada da PKK’nın gücünü kırmanın hesabındaydı. PKK’nın hesabı da Suriye savaşının yaratacağı fırsatlardan yararlanmak ve dikkatini ve enerjisini buraya yoğunlaştırmaktı. 7 Haziran seçimleri öncesinde, 1950’en beri sağ partilerde yer almış geleneksel sağcı Kürt aşiretleri AKP’den koptu, HDP’ye eklendi. Bunun sonucunda Doğu ve Güneydoğu’da AKP de diğer partilerin durumuna düştü. Bölgede gücünü yitirdi. Ayrıca 60’lı ve 70’li yıllarda batıya göç etmiş ve entegre olmuş Kürtlerin genç jenerasyonu, emperyalist hegemonya altındaki Türkiye Solunun katkılarıyla HDP’ye yöneldi. Batı’da ve büyük kentlerde önemli bir oy oranına ulaştı. Böylelikle HDP’nin kitle tabanını büyük ölçüde genişletti ve 80 milletvekili ile TBMM’de üçüncü parti haline geldi.

AKP ile PKK arasında ABD’nin ve AB’nin de gözetimi altında süren ‘Kürt açılımı’, ‘Demokratik Açılım’ ‘İmralı Süreci’, ‘Çözüm Süreci’ görüşmeleri ile ilgili olarak ne TBMM ne de toplum bilgilendirildi. Tüm görüşmeler gizli kapaklı götürüldü. Toplumsal barış ortamı yaratmaktan uzak bir şekilde AKP-MİT ve İmralı-HDP- Kandil arasında yürütülen gizli görüşmeler, başta toplum olmak üzere TSK’da, bazı bürokratik çevrelerde kaygı-tepki birikimini getirdi. 2015 yazında, Suriye’de oluşturulmak istenen Kürt devletine, devam eden göç dalgasına ve ABD’nin BOP’ne yönelik ülkenin batısında biriken potansiyel tepki AKP iktidarının ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Çözüm Süreci’ politikasını da zora soktu. Toplumda, TSK’da ve bürokratik çevrelerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve AKP iktidarına yönelik eleştiriler, tepkiler yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. MHP’nin seçimlerden oyunu arttırması da bu gelişmenin bir sonucuydu.

Kısacası AKP/TSK’nın Suriye Kürt politikasının yanı sıra AKP’nin de Türkiye Kürt politikası, ABD’nin PYD/PKK ile işbirliğine gitmesiyle iflas etti. AKP-PKK arasında yürütülen Çözüm Sürecinin Ortadoğu’daki yürütülen savaşın ve ülkeyi dağıtmaya yönelik planın bir parçası olduğu toplum tarafından da fark edildi. Türkiye’deki Kürt siyasi hareketini (hem PKK’yı hem de HDP’yi ) güçlendiren çözüm sürecine daha fazla devam edilemezdi. AKP ve TSK’da devam edemedi.

İşbirlikçi Sol Liberaller ve Peşlerine Takılan Sosyalistler

Sol liberaller dünyanın dört yanından cihatçıların AKP tarafından Suriye’ye taşınıp desteklenmelerini R.T. Erdoğan’ın İslamcılığı ile açıklandılar. R. T. Erdoğan’ın hayata-siyasete İslami ideolojiden baktığı ve devleti-toplumu bu doğrultuda dönüştüren politikalar yürüttüğü açık. Ancak büyük güçlerin at oynattığı Ortadoğu’da, Suriye’de yaşananları bir kişiye ve onun İslamcı-Osmanlıcı fantezilerine bağlamanın amacı da ortada. Bu ABD-AB’nin, NATO’nun Suriye savaşındaki işlevini gizleyen, emperyalist politikalara hizmet eden bir yaklaşımdır.

Sol liberaller, Kürt siyasetinin önde gelen şahsiyetleri, bazı sosyalist kesimler ve meslek örgütleri/sendikalar (TTB-TMMB-KESK-DİSK) 2015 yazında yaşananları da R. T. Erdoğan’ın iktidarı kaybetmek istememesine, başkanlık hırsına bağladılar. 16 Temmuz 2015’de ÖDP ve Halkevlerini de yanlarına alarak Barış Bloğunu kurdular:

‘Saray ve hükümeti, muhtemel bir erken seçimde oy devşirme kaygısı ile milliyetçiliği, şovenizmi ve mezhepçiliği kışkırtarak, Rojava’daki mücadeleyi etkisizleştirme ve Suriye’ye müdahale etme hesapları yapmaya girişmiştir. Bu gelişmelerin sonucu olarak çözüm süreci askıya alınmış bölgede ve ülkede barışın imkânları büyük ölçüde daralmıştır’ açıklamasıyla ABD işbirlikçisi PYD/PKK’nın yanında yer alarak ABD’nin Kürt politikasına destek verdiler. (Bakınız: http://barisbloku.com/)

İllerdeki meslek örgütleri, ÖDP, Halkevleri, alevi dernekleri vd’nin katılımıyla Barış Bloğunun yerel ayaklarını oluşturdular. Barış Bloğunun gerek söylemlerinde gerekse etkinliklerinde Kürt siyasetinin hegemonyası açıkça kendisini gösterdi:

‘‘Barış ve çözüm sürecinin sağladığı güven ortamına dönülmeli. PKK silahlı eylemlere son vererek çatışmasızlık sürecini başlatmalı. Öcalan’a yönelik görüş yasağına son verilmeli. Müzakere aşaması için mekanizmalar oluşturulmalı’’ [2]

İlerici demokrat toplum kesimleri Kürt siyasetine destek sağlamaya yönelik bir girişim olarak algıladıkları Barış Bloğundan uzak durdu. Kürt siyasetinin blok üzerindeki hegemonyası, katılımcılar arasında çatlamaya yol açtı. ÖDP Yürütme Kurulu’nun il örgütlerine gönderdiği ‘Barış Bloku Üzerine Bilgilendirme’ yazısı bu cenahta yaşanan çatlağın, kafa karışıklığının göstergesi oldu:

‘Partimiz Barış Bloku içinde merkezi düzeyde yer almakla birlikte, ancak doğru bulduğu çalışmalara destek verecektir. Barış Blokunun son zamanlarda il-ilçe düzeylerinde de kurulma çalışmaları sürdürülmektedir. Partimiz, Barış Blokunun il-ilçe düzeylerindeki çalışmalarına katılmayacaktır.’

Ortadoğu’daki savaşın mimarı ABD ve onun işbirlikçilerine, yani ne AKP hükümetine devletin savunulması, ne PYD/PKK’ya ezilen Kürt halkının haklarının savunulması adına destek verilerek barış savunulamaz. Bu anlayışın sol-sosyalist politikalarla bir alakası yoktur.

Sıra Türkiye’de mi?

Yaz sonu Türkiye iki cephede birden savaşla karşı karşıya kaldı:

Yukarıda değinildiği gibi Batı ile anlaşmaya giden İran, ABD’nin öncelikli hedefi olmaktan çıkınca, Türkiye BOP’un göreceli olarak öncelikli uygulama alanına girdi. Etnik ve mezhep çatışmaları zemininde giden BOP uygulaması doğrultusunda, IŞİD’e karşı savaş oyununda ABD, Almanya, Fransa tarafından silahlandırılan ve askeri eğitimden geçirilen PKK, ‘Çözüm Süreci’nin sonlandırılmasını gerekçe göstererek eylemlere girişti. Doğu ve Güneydoğudaki şehirlerde yaşanan çatışmalar, askerlere ve polislere yönelik bombalamalar, öz yönetim ilanları ile PKK, Türkiye’de de Kürt devleti oluşumu için hareketlendi. PKK saldırılarının ve şehit cenazelerinin ülkenin batısında yarattığı infialin bazı yerlerde HDP örgütlerine yönelik saldırılara dönüşmesi gibi gelişmeler ABD emperyalizminin uzantıları tarafından etnik iç savaşın ateşlenmesi için kullanılmaya çalışıldı.

Diğer gelişme de ABD’nin IŞİD terörüne karşı mücadele koalisyonuna AKP iktidarının da katılmasıyla, Ağustos ayında Alevi dernekleri başkanına yapılan silahlı saldırı, IŞİD’nin Türkiye’ye yönelik tehdit temelinde mezhep savaşı provokasyonudur.

Bu iki yönlü çatışma tablosu, ABD’nin Ortadoğu’da Irak ve Suriye’de etnik-mezhepsel fay hatları üzerinden sürdürdüğü savaşın ülkemize de taşınması anlamına geliyor ve doğal olarak toplumu geriyor, endişelendiriyor.

ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi Eric S. Edelman, New York Times’da 27 Ağustosta yazdığı makalede[3] , hem Türkiye’nin 2015 yazında gittiği politika değişimini hem de Amerikalı politikacıların bir kısmının Kürt siyasetini ortaya koydu:

  1. ‘Zaten Türk Hükümet’in kısa süre önce fikir değiştirmesinin ve aniden İncirlik üssünü Amerikan kullanımına açmasının asıl sebebi de kendi Suriye stratejisinde köklü bir değişiklikten değil de iç politika kaygılarından kaynaklanıyor’ diyerek Türkiye’nin Suriye’de Kürt devleti oluşumuna karşı politikasının değişmediğini söyledi.

‘Üssü kullanma hakkının verilmesinin hemen ardından Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kürt hedeflerine hava saldırıları başlattı, çözüm yoluna giren bir çatışmayı yeniden ateşledi. İşleri daha kötü hale getirecek şekilde Türkiye, Suriye Kürtlerine de sert darbeler vurdu; oysa onlar bugüne dek kuzey Suriye’de Amerika’nın IŞİD’e karşı savaşında en güvenilir müttefikleriydi … Türkiye, Irak’taki PKK ile Suriye’deki PYD arasındaki lojistik ve iletişim bağlantılarını tahrip etmek suretiyle Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan en etkili kara gücünü yani Kürtleri zayıflatıyor. …Eğer Türkiye, Kürtlere karşı savaşını durdurmazsa, ABD’nin Türkiye ile anlaşması bir tür Faust (y.n. şeytan) pazarlığı olacaktır. Operasyonlarda kısa vadeli kolaylık sağlanacak diye, uzun vadede Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya ve militanlara karşı verilen savaşta en ağır yükü taşıyan Kürt güçlerin moralini bozmaya değmez’ belirlemesi ile AKP iktidarının ve TSK’nın PKK politikasında değişikliğe gitmesinin ABD’nin bölge politikasını olumsuz etkide bulunacağına işaret etti.

  1. Obama yönetimi Türkiye’nin üst düzey toplantılara katılımını sınırlamalı, istihbarat işbirliğini azaltmalı ve tam da Erdoğan politikalarının ekonomik bir krize yol açacağı şu sıralarda ABD’nin uluslararası mali kurumlarda Türkiye’ye verdiği desteği askıya almalı’ önerisi ile Türkiye’nin ekonomik-diplomatik baskı altına alınmasını, hatta ‘ekonomik bir kriz’ ile tehdit edilmesi teklif etti. Belki de ambargo uygulansın istiyor ??

Sonuçta ABD’nin eski ve köklü ortağı Türkiye, ‘İncirlik Mutabakatı’ ile ABD askeri güçlerinin Orta Doğu’daki hareket kapasitesi arttıracak şekilde İncirlik’in yanı sıra diğer hava üslerinin de kullandırma, kendisinin de PKK’ya yönelik askeri operasyonlar yapma hususunda anlaştı. Ancak ABD, 1990’larda ‘Çekiç Güç’ sürecinde ve sonra da 3 Mart teskeresi sırasında yaşadıklarını unutmamıştı. Her ne kadar TSK ve bürokrasi tırpanlanmış, içindeki direnç odakları temizlenmiş olsa bile 2012’de toplumda %85 olan Amerikan karşıtlığının, Suriye’de ve ülkede yaşanan gelişmelerle birlikte daha keskinleştiği açıktır. Ülke içindeki ABD işbirlikçilerini ve ABD’yi de kaygılandıran budur. ABD yetkililerinin BOP’un hayata geçirilmesinde PYD/PKK kartını oynamaya devam edeceklerini söyleten nedenlerden birisi de budur.

Türkiye ABD’nin istemlerini yerine getirirken, aynı zamanda da PKK’yı ezerek Irak ve Suriye’de olduğu gibi ABD’nin Türkiye’de de Kürt devleti oluşturma planını bozabileceğinin hesabını güdebilir. PKK’da, Suriye’de olduğu gibi Türkiye’de de kendisini ABD-AB’ne ispat etmeye, Büyük Ortadoğu Projesi’ne katkı sağlayacak güçte ve yetkinlikte olduğunu göstermeye girişebilir. Kimileri bu girişimleri 1990’lara dönüş olarak değerlendirebilir. Ancak 2015 yaz süreci 1990’lardan oldukça farklıdır. 1990’larda 12 Eylül faşizminin tazeliğini koruduğu, Kürt halkına karşı baskıların, faili meçhullerin, işkencelerin yoğun olarak sürdüğü bir ortamda PKK’nın eylemleri meşru savunma olarak görülebiliyordu. Aradan geçen 30 yılda PKK askeri olarak daha da güçlense de, Suriye’de IŞİD’e karşı Amerikalı askeri danışmanların komutası altında ABD’nin kara gücü işlevini üstlenmesi, ABD’nin müttefiki haline gelmesi PKK’ya duyulan sempatiyi kırdı. PKK’nın Büyük Kürdistan arzusuyla ABD ile yaptığı ittifak ve bunun ürünü Suriye Kürt bölgesi (Kürt devleti oluşumu), Kürt siyasi hareketinin hem mazlumluk iddiasına hem de meşruiyetine büyük darbe vurdu. Tüm bu gelişmeler ve Kürt siyasi hareketinin ABD ve AB’ne, NATO’ya yaptığı Türkiye’ye müdahale çağrıları ABD karşıtlığının %85 olan toplumda önemli bir zihniyet değişine yol açıyor. Bunun belirtileri de hızla ortaya çıkıyor. PKK’nın 1990’larda bazı kesimlerde sahip olduğu meşruiyet gün geçtikçe eriyor. Dolayısıyla PKK/PYD’nin ABD ile birlikte Suriye’de gerçekleştirdiği gayri meşru oldubittinin üstü ne ‘Rojava Devrimi’, ne de IŞİD’e karşı mücadele gibi söylemlerle örtülemeyecek boyuttadır.

1 Kasım’da yapılacak erken seçimlerin sonucu ne olursa olsun –AKP tek başına hükümet kurabilecek bir güce erişse de- Türkiye’nin içine düşürüldüğü sıkıntıların artarak devam edeceği görülüyor. İktidarın ‘İncirlik Mutabakatı’ ile ABD’ye teslim olması da bu sıkıntıları azaltmayacak aksine daha da arttıracaktır. Yani BOP’un Türkiye’ye yönelik uygulamalarını sınırlandırmayacak, ABD’nin kendine bağlı Kürt devletleri oluşturma politikasını Türkiye’ye de taşınmasına engel olmayacaktır.

Tüm bu gelişmeler karşısında inisiyatifini yitirmeye başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem kendisinin hem de yakın çevresinin sonunu getirecek bir iktidar kaybını önlemeye yönelik umutsuzca bir uğraş yürütüyor. Ancak bu uğraş kendisini daha da zayıflatırken, TSK’nın da yeniden siyasi alana dönmesinin yolunu açıyor.

ABD yönetimi ise El Kaide-IŞİD, KDP, PYD-PKK, Irak yönetimi, AKP iktidarı vb. aktörleri birbirine karşı da kullanarak bölgedeki emellerine doğru ilerliyor. Ülkemizdeki devrimci, yurtsever kesimlerin örgütlülüklerinin dağıtılması, emperyalist hegemonyaya boyun eğen ve ona tabi bir ‘Sol’ yaratılması, ‘Gezi Eylemleri’ sürecinde milyonları sokağa inmekten alıkoyamadı. Bu halkın ve yurtseverlerin geleneği ve birikimi nasıl geçmişte emperyalist güçlerin Osmanlı devletine dayattığı planları Anadolu isyanı (Kurtuluş Savaşı) ile ortadan kaldırmışsa, bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne dayatılan emperyalist planları yırtıp atmaya muktedir. Bu halk kendi örgütünü de liderlerini de yaratacaktır…

Haluk Başçıl

[1] NATO vs. Syria, http://www.theamericanconservative.com/articles/nato-vs-syria/

[2] Doğu ve Güneydoğu Dernekleri (DGD) Platformu ve Barış Bloku’nun “Barış ve çözüme çağrı” başlıklı basın toplantısı, 25 ağustos 2015

[3] http://www.nytimes.com/2015/08/27/opinion/americas-dangerous-bargain-with-turkey.html?ref=opinion&_r=2

Benzer yazılar

9 Yorum

  1. orhan karakuş

    Emperyalizmin bölgemizdeki planları global düzeyde Asya’yı dizginlemeden bağımsız değildir…İşid matruşkai yapısı ile Suriye üzerinden Türkiye dizaynına değinmiştim.Yazıda bahsedilen PKK’nın meşruiyetten kopuşu ve Ab-abd kankası PKK ile toplumcuların arısana net çizgiler çekmesi gereğini vurgulayıp sulh ve hakkaniyet cephesi ile dünyada abd- ingiltere ve israil birleşk gücüne karşı duruş önerimizdir..Bu işlevsel duruşun işlemcileri nefsi mütmain ve düzgün insanların vicdani rota temelli kollektif iradesinde toplumcu yurtsever haraket koordinsyonudur… Haluk Başçıl’ın aktaracağım iki belirlemesini çok önemli görmekteyim…!-.”PKK’nın 1990’larda bazı kesimlerde sahip olduğu meşruiyet gün geçtikçe eriyor. Dolayısıyla PKK/PYD’nin ABD ile birlikte Suriye’de gerçekleştirdiği gayri meşru oldubittinin üstü ne ‘Rojava Devrimi’, ne de IŞİD’e karşı mücadele gibi söylemlerle örtülemeyecek boyuttadır.”..2-ABD yönetimi ise El Kaide-IŞİD, KDP, PYD-PKK, Irak yönetimi, AKP iktidarı vb. aktörleri birbirine karşı da kullanarak bölgedeki emellerine doğru ilerliyor. Ülkemizdeki devrimci, yurtsever kesimlerin örgütlülüklerinin dağıtılması, emperyalist hegemonyaya boyun eğen ve ona tabi bir ‘Sol’ yaratılması, ‘Gezi Eylemleri’ sürecinde milyonları sokağa inmekten alıkoyamadı. Bu halkın ve yurtseverlerin geleneği ve birikimi nasıl geçmişte emperyalist güçlerin Osmanlı devletine dayattığı planları Anadolu isyanı (Kurtuluş Savaşı) ile ortadan kaldırmışsa, bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne dayatılan emperyalist planları yırtıp atmaya muktedir. Bu halk kendi örgütünü de liderlerini de yaratacaktır…”.. buradaki örgüt vurgusunu imlik imlik Örgü ile yaşamda toplumcu yursever bir haraket olarak önermekteyim…baki selamlar…

    Yanıt
  2. Cemile

    Dört dörtlük bir yazı.. Olup bitenleri filin kuyruğundan anlatanlardan sizi kurtaracak zihin açıklığınızı sağlayacak ve aklınızı başınıza aldıracak:)

    Yanıt
  3. Bektaş

    Tayyip Erdoğan ve ekibinin Türkiye’nin en bunalımlı yıllarında nasıl uluslararası finans kapital eliyle iktidara getirildiği en iyi sayın Haluk Başçıl’ın bileceği şeydir.
    Burada sormak ve başka bir bakış açısından ifade etmek istediğim şeyler var;
    Birincisi; Tayyip Erdoğan ve ekibinin ABD’nin Kürt devleti planlarını bozmak için IŞİD’i ve başka diğer enstrümanları kullandığı.
    Sayın Haluk Başçıl’ın “IŞİD’in Tarihsel Misyonu…” yazısında da ipuçlarını çokça bulabileciğimiz bir gerçeklik şudur: IŞİD, bir kitle pasifikasyon örgütüdür. Geniş çaplı, ulusötesi bir kontrgerilla teşkilatıdır ve ABD’nin ksıa-orta-uzun vadeli hamlelerinde atbaşı olarak kullandığı bir imalatıdır. Ve eğitiminden teçhizatına, propaganda yöntemlerinden lojistiğine kadar iliğine dek CIA’ya bağlıdır.
    Bu durumda sorun şu ki; böylesi bir örgüt, nasıl olur da ABD’nin Kürt devleti planlarına karşı kullanılabilir?
    Oysa sayın Haluk Başçıl’ın daha önceki yazısında, Kürt fütuhatı üzerine tespitlerinde belirtildiği gibi, IŞİD, kürt devletinin bir numaralı katalizatörü durumundadır.
    Bu nokta aydınlığa kavuşturulmalıdır.
    Bu konuyla ilgili olarak söyleyeceğim ikinci şeyse şudur;
    Çözüm Süreci hikayesi, askeri sahadaki durumun da tabak gibi yansıttığı bazı gerçekleri ortaya dökmüştür. Bunlar bugünden daha açık görülebilir.
    Bu “süreç”, Suriye’ye karşı emperyalist harekatın başlamasından sonra alev kazanmıştır. Bu zaman diliminde PKK’ye karşı bir operasyon yapılmadığı gibi, PKK de Türkiye’de neredeyse hiç eylem yapmamıştır.
    Zaten PKK, meşhur 8,5 milyar dolarlık “Dubai Mutabakatı” ile TSK’nın olası kara harekatlarına karşı bir “kalkan”a sahipti.
    Bu durumda PKK elindeki kadroları, bilhassa da en “eğitimlilerini” ne yapmıştı?
    Cevabı bana gayet açık gelmektedir. Sayın Haluk Başçıl’ın Suriye’nin kuzeyindeki demografik gerçekliklerden sözeden yazısında ortaya döktüğü gibi bu kadrolar, yani Türkiye’yle savaşmayan bu kadrolar, Suriye’nin kuzeyinde bugün elde ettikleri ve somutluğa çıkan “kazanımları”nın temellerini atmakta, Suriye iç savaş alanında krizi fırsata çevirmek üzere yollanmış bulunmaktaydı.
    Bu arada oradan veya doğrudan ABD, Fransa vs emperyalist güçlerden zaten devamlı elde ettikleri mühimmatı Türkiye’ye stoklamalarına da, ayan beyan göz yumuldu.
    Ve bugün de, Türkiye’nin güneyinde de facto bir Kürt devleti oluşumu sürerken, tırmandırılan yıpratma savaş ortamında, esas hedef Türkiye Kürtlerinin manevi olarak kopuşunu gerçekleştirme, gözlerini güneyimizde de facto yaratılan ABD-İsrail devletçiğine çevirmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır.
    Burada da, PKK’nin gene en büyük yardımcısı ve propaganda kaynağı, batı illerindeki Kürt sivillerine saldırıları tertipleyen Osmanlı Ocakları vb. gibi istihbarat yapımı kontra kuruluşlardır. Sözgelimi, bu sokak itlerinin neden olacağı herhangi batı ilindeki bir veya daha fazla sivil Kürt ölümü, PKK’nin eline ciddi bir propaganda malzemesi, ve Kürtlerin manevi kopuşuna yoğrulacak bir gündemin sinir ucu olacak derecededir.
    Böylelikle, PKK’nin bugün elde ettiği, hem Suriye’nin kuzeyinde somut “kazanımlar”ın ve fütuhatın, hem ülkemizin doğu ve güneydoğusunda , TSK’nin lojistik ve ikmal hatları üzerinde kurmayı “başardığı ” tehditin ve Türkler ile Kürtler arasında yaratmaya çalıştığı manevi kopuşun bir numaralı taşeronu, bir numaralı sebebi, bu ülkenin başına 2001 krizi arefesinde uluslararası finans kapitalin en ahlaksız, en sınırtanımaz ve en arsız işbirlikçisi yurt hainleri çetesinin bizzat kendisidir.
    Açıktır ki, ülkeden ve vatandan nefret eden bu şeriatçı hainler sürüsü, bu ülkeyi satmıştır, bu ülkenin emperyalizme direnen, açık olarak direnmese bile emperyalizmin önünde bir engel teşkil eden tüm kurum ve güçlerine başlattıkları saldırı ve tasfiyeler ve sonrasında PKK’ye “kazandırılan” bu stratejik olanaklar, bu hainler çetesinin marifetinden başka bir şey değildir. Bu alçak çetenin, bu büyük ihaneti ABD ve İsrail’in sofrasında artakalan ne gibi kırıntılar için yaptığı belki çok sonraları ortaya çıkacaktır.
    Ama özellikle bugün sahadaki askeri ve politik gerçeklikler, bugün PKK’nin ve burada hiç sözetmediğimiz Barzani’nin kazandığı bugünkü stratejik pozisyonun Türkiye’nin geleceği cehenneme çevrilme bahasına ve ABD-İsrail’in mutlak denetim ve gözetiminde yapıldığını ortaya koymaktadır. Bu sürecin tek tek basamaklarını, bu gidişatın 90’lardan beri süregelen yönlerini gene sayın yazarın o dönemden bugüne işleyen süreci ele alan yazılarında fazlasıyla bulunabilir.
    Son olarak demeliyim ki, şeriatçılar bu vatanı asla sevmedikleri gibi, onun varlığını dahi kabul etmezler. Onlar için vatan bir yağma nesnesinden başka bir şey değildir. Tefeci-tüccar sermayesinin bu tarihteki en iğrenç temsilcileri, bugün vatanımıza kendi gizli kapaklı çıkar hesapları yüzünden cehennem yaşatmaktadır.
    Bütün bu yorumları gerçeklikler, somut askeri ve politik görüngüler üzerine dayandırmaya çalışıyorum. Yoksa gaipten gelen komplolar ve fantaziler üzerine değil. Tefeci tüccar sermayesinin ihaneti ve komploları ise tarihimizde hiç eksik olmamıştır.
    Abdülhamit’in, saray erbabının ihanetleri ve vatanı dilim dilim satışları ancak çok sonraları ve birçok irdelemeden sonra ortaya çıkmamış mıydı?

    Yanıt
  4. Kemal Ö

    Kasri-sirin’le ikiye, birinci paylasim savasi ile dörde bölündügü kimimizin sömürge, kimimizin ilhak ve kimimizin de uluslasma evresinde bir halk diye anlatip kaderlerini tayin etme gerekliligini savunarak devrimci ayricaligimizi ispatlamaya calistigimiz bir dönemden, kürtlerin kendi baslarinin caresine bakabilecegi evreye geldiklerinde aslinda onlarin bölücü, emperyalizmin isbirlikcisi vs addderek neredeyse ‘vatanin bölünmez bütünlügünden’ söz eder hale geldik. Otuz bes yil sonra kafamizi yeniden kaldirirken görünen halimiz sosyalizm adina icler acisi. “BOP, Saddam halledildikten sonra sirasi ile Hizbullah ve Suriye’nin isinin bitirlimesinden sonra Iran rejiminin ortadan kaldirilmasi ile uygulanacak” bir emperylist hegomanya projesidir” diye tahliller yapan Türkiye entellektüelleri icin ‘Iran’in hedeften kacmayi becermesi’ kücümsenecek bir tahlil hatasi olarak görülebilinir mi? Ve bu kücücük hatalari bugün ki tahlillerini de beklemekte midirler?

    Yanıt
  5. Mehmet Kemal Aladağ

    Sayın Kemal Ö.
    Yazılara yazdığınız yorumları, değerlendirmeleri bir süredir dikkatle takip ediyorum. Sözünü ettiğiniz “Kürtlerin (…) haklarını savunarak devrimci ayrıcalığımızı ispatlamak” (!) tutumu halen ülkemiz sol çevrelerinin yüzde 99’unda yaygın bir eğilim durumunda. Eğer devrimcilikten gerçekten bunu anlıyorsanız “müsterih olun”, hâkim eğilim yine o’dur. Bu site bu bakımdan, pek çok eleştiriye rağmen dik duruşuyla ayrıksı -ve bana göre sihhatli- bir tavrı yansıtıyor. Zira körü körüne Kürt hareketine yamanarak “devrimci ayrıcalığını ispatlamaya” (!) çalışmıyor! Peki soruyorum, sözünü ettiğiniz “devrimci ayrıcalığını ispatlamaya çalışan” (!) kişi ya da çevrelerin bugün sol adına ülkenin geri kalanında halkla kurduğu/kurabildiği bir ilişki var mı? Varsa biz niye göremiyoruz? Mesela Kürt milliyetçiliği eğilimi olmayan kişilerle bu çevrelerin ilişkileri nasıl? Mesela AKP’nin hâkim olduğu bölgelerde etkinlikleri nedir? Orta Anadolu’da, Trakya’da, Karadeniz’de, birkaç üniversite kampüsü dışında örgütlülükleri nedir? Kürtlerin yaygın olarak yaşadıkları bölgeler dışında sol adına ne varlık gösterebiliyorlar? Geniş halk kitleleriyle ilişkileri nasıl? Siz zahmet etmeyin, ben yanıtını vereyim: YOK! Acaba bunun nedeni, kendine sol diyen, devrimci diyen bir takım örgüt ve yapıların bütünüyle Kürt hareketine angaje olarak zamanla onların şubeleri haline dönüşmesi olmasın sakın? Hangi sol değerleri nerede, nasıl savunuyorlar hiç dikkat ettiniz mi? Bugün utanıp sıkılmadan, Ortadoğu’yu işgal eden eli kanlı ABD’nin işbirlikçiliğini bile “ulusal sorun”, “ittifak”, “gerçekçi politika” vb. maskesi altında meşrulaştırmaya çalışmanın, hele Türkiye gibi ABD karşıtlığının yüzde 90’lara yaklaştığı bir ülkede hiç mi utanılacak yanı yok? Her şey bir yana, yukarıdaki yazıda yazılan olguların hangisi yanlış? Birine bile; “hayır, bu yanlıştır, bu olmamıştır, bunun aslı böyle değil şöyledir” diyebiliyor musunuz? Yazın, yazın ki biz de öğrenelim, aklımızı başımıza devşirelim!

    Yanıt
    1. Kemal Ö

      ‘Kürtlerin haklari’ degil, uluslarin kaderlerini tayin hakki biciminde alintilasiydiniz belki farkli seyler söyleyebilirdiniz. Gerisi kuru polemik olur.

      Yanıt
  6. Mehmet Kemal Aladağ

    Bence de,”kuru polemiğe” girmenin alemi yok. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı günümüzde ancak sermayenin küresel egemenliğini gerilettiği ve onun patronu ABD emperyalizminin çıkarlarına darbeler indirdiği, onun kendini yeniden üretmesine engel olduğu müddetçe desteklenebilir. Ezilenler böylece kaderini tayin eder zira buna engel olan başat güçler ve işbirlikçilerinin tehdidi engellenmiş olur. Yoksa onunla kol kola, ülkeleri parçalayıp talandan parsayı kapmanın adı kaderini tayin filan değil, bambaşka “bişey”dir. Bilmem anlatabildim mi? İyilikler dilerim.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!