Özel Görevler- Onur Aydemir

ÖZEL GÖREVLER

PAVEL SUDOPLATOV

Ayrıntı Yayınları’ndan Emrah Arıcılar’ın çevirisiyle 2015 yılında ilk baskısını yapan kitap, yirminci yüzyılın güç dengeleri ve politik hesaplaşmalarını dünya-tarihsel bir düzlemde anlamaya çalışanlar için “farklı bir tanıklık” sunmaktadır. Kitabın yazarı Sudoplatov, Stalin’in en önemli yardımcılarından ve güvendiği bürokratlardan biri olan, gizli servisin başındaki Beria’nın “ekibinden” ve servisin “Özel Görevler” bölümünün başında bulunan isimdir. Bu bakımdan yazarın tanıklığı ve ilk elden aktardıkları, bugün “siyasî tarih” olarak bildiğimiz kimi olayları farklı bir perspektifle ele almaya imkân vermektedir.

 

Sovyetler Birliği ile ilgili tanıklıklarda dikkat edilmesi gereken bir hususu belirtmekte fayda olabilir. Özellikle iktidar değişiklikleri sürecinde gündeme gelen politik hesaplaşmalar, büyük kadro tasfiyeleri ve bunun gerekçesini sunan ideolojik bir söylemle birlikte ortaya konulmaktadır. Bu bakımdan, Gorbaçov döneminde geliştirilen Glasnost ve Perestroyka paralelinde gündeme gelen “ifşaat” edebiyatıyla, görece nesnel ve soğukkanlı değerlendirmeleri birbirinden ayırmak doğru olur. Zira Gorbaçov döneminde Pravda ve İzvestiya gibi resmi yayın organlarında bu türden bir edebiyat hızla “moda” olmuştur ve Stalin’le hesaplaşma, Lenin’e dönüş gibi temalar, mevcut iktidarın kendi ideolojik meşruiyetini sağlamak amacıyla istismar edilmiştir. Bu edebiyatın bilhassa Sovyetler Birliği’nin “Şer İmparatorluğu” olarak empoze edildiği Batı kamuoyunda, devlet desteğiyle yoğun biçimde dolaşıma sokulduğu ve teşvik edildiği unutulmamalıdır. İgor Ligaçev’in Kremlin’in Sırları kitabında belirttiği gibi, gizlilik devlet politikasını yaşama geçirmekte kritik görevler üstlenen yönetim ve istihbarat kademelerinde sıkça kullanılan bir araçtır. Bu “hür dünya” olarak sunulan gelişmiş kapitalist ülkelerde bilhassa böyledir. Dolayısıyla mistifiye edilmiş bir korku ve casusluk edebiyatı okumak isteyenlerle, olgulara dayalı tanıklıklara başvurmak isteyen okuyucunun ilgileri ve çıkaracağı sonuçlar birbirinden farklı olacaktır. Sudoplatov’un kitabının da bu bakış açısıyla birlikte değerlendirildiğinde anlamlı olacağı düşünülmektedir.

 

Sudoplatov’un katıldığı, bilfiil yönettiği ya da bir şekilde ilişkilendiği olaylar ise yakın tarihin en tartışmalı dönemlerine kapıları aralamaktadır. Bunlardan ilki, Stalin döneminde yaşanan büyük tasfiye dalgalarıdır. Binlerce yetenekli ve deneyimli kadronun, ki insan yaşamını anlatmaya yetmeyecek olan bu sayılar büyük Rus ölçülerine göre bile büyüktür, acele duruşmalardan, güvenilirliği şüpheli kanıtlar ve çoğu işkence altında alınmış ifadelerden sonra kurşuna dizilerek tasfiye edilmesi, Sovyet tarihinin en karanlık sayfalarından biri olsa gerektir. İkinci Dünya Savaşı sürerken Kızıl Ordu’nun dengesini bozan, örgüt yapısını ve disiplinini doğrudan doğruya etkileyen nedenlerden başlıcası da, iç savaş deneyimi olan Tuhaçevski gibi tecrübeli askerlerin bu tasfiye dalgasından nasibini almış olmasıdır. Tasfiye dalgası Sovyet yönetim sistemini adeta dumura uğratmıştır. Buna tanık olan Şevket Süreyya Aydemir, Kafkasya’da ne kadar Bolşevik varsa tasfiyede kurşuna dizildiğini “Suyu Arayan Adam” adlı yaşamöyküsünde anlatmıştır. İki büyük dalga halinde gelen tasfiyeler, yeterince güçlendiğine inanılan kadroların mevcut yönetime tehdit oluşturduğu algısıyla yapılmış, daha sonra tasfiye edenlerin bir bölümü de tasfiye edilmekten kurtulamamıştır.

 

NKVD ve öncesinde Çeka geleneği, esasen Bolşevik çalışma tarzının izlerini içinde taşır ve bu gelenek KGB kurulmazdan çok öncesine, Ekim Devrimi’ne kadar gider. Bu görevi yapanlara Sovyet kültüründe Çekist denmektedir. Kendisi de bir Çekist olan Sudoplatov’un ikinci önemli tarihsel tanıklığı İkinci Dünya Savaşı’na ait olanlardır. Özel Görevler dairesinin kurulmasının arefesine denk düşen bu tarihsel dönem Alman saldırısının başarısından sonra daha da önem kazanmış, sonunda Sudoplatov ve servisin “yüz akı” olmuştur. Kızıl Ordu ile koordineli biçimde işgal kuvvetlerine karşı gerilla savaşı örgütlenmesinden sorumlu olan yazar, faşist Alman hatlarının gerisine sızma, sabotaj, yanlış istihbarat ile yanıltma, düşmanın cephe gerisi olarak düşünülebilecek Avrupa’da ilişki ağı kurmak gibi pek çok başarılı askerî eylem yönetmiştir. Alman ordusu Moskova önlerine geldiğinde şehrin savunulması amacıyla metro hattı ve Stalin’in evi dahil pek çok yerin mayınlanması faaliyetini planlamış ve yönetmiştir. Bu faaliyeti Kruşçev döneminde “başına bela olacak” ve politbüroya suikast tertiplemekle suçlanacaktır.

 

Troçki ve “Troçkizm’le mücadele” Stalin döneminin en önemli temasıdır. Troçki, Stalin’in ciddiye aldığı tek önemli muhaliftir ve Troçki’yi ortadan kaldırmak için Sovyet devletinin bütün imkânları seferber edilmiştir. Bu amaçla Sovyetler Birliği, Kuzey ve Güney Amerika’da önemli bir ajan ağı oluşturmuştur. Troçki suikastı olayını Sudoplatov planlamış ve yönetmiştir. Talimatı doğrudan doğruya Stalin’in kendisinden, Kremlin’de almıştır. Bu görüşme sırasında Stalin’in Sudoplatov’a; Troçki’nin örgütüyle uğraşılmasının gereksiz olduğu, örgütte Troçki’nin dışında ciddiye alınacak kimsenin olmadığı, dolayısıyla eylemin doğrudan doğruya Troçki’ye yönelmesi gerektiği konusunda verdiği açık talimat dikkat çekicidir. Sudoplatov ve aynı birimden Eytington’un örgütlediği suikast, ikinci denemede başarılı olmuş ve Troçki bir gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitirmiştir.

 

Pavel Sudoplatov, Amerika Birleşik Devletleri’nden atom bombası planlarının sızdırılması eyleminin de içindedir. Manhattan projesi olarak bilinen devasa çalışma için dönemin bütün prestijli bilim insanları ABD tarafından kampa alınmış, dünyanın ilk askerî-bilimsel kampı büyük gizlilik içinde kurulmuştur. Sudoplatov, sanılanın aksine, Rosenberg’lerin (casusluk iddiasıyla idam edilen bilim insanları) asıl istihbarat ağıyla hiçbir ilişkisi bulunmadığını, esas bilginin doğrudan doğruya projenin başında bulunan Oppenheimer ve diğer bilim insanlarınca servis edildiğini yazmaktadır. Bu bilim insanlarının atom silahının yalnızca bir ülkenin elinde bulunmasının yıkıcı sonuçlara yol açacağı öngörüsüyle ve bir dünya dengesi oluşması amacıyla hareket ettiği anlaşılmaktadır. Bu nükleer-teknolojik casusluk faaliyetinin neticesinde Sovyetler Birliği 1950’lerin başında atom silahı teknolojisine sahip olmuş ve kendi atom bombasını (sonrasında hidrojen bombasını) üretmeyi başarmıştır.

 

Stalin’in ölümüyle birlikte dengeler değişmiş, özellikle Beria ve başında bulunduğu istihbarat kurumunda ciddi tasfiye hareketleri yaşanmıştır. Stalin’den sonra iktidara gelen Nikita Kruşçev, Kızıl Ordu’dan da yardım alarak, Beria ve ekibini tasfiye etmiş, de-Stalinizasyon adına bu defa başka bir uca savrulan Sovyet yönetimi yine aynı uydurma davalarla bu defa Stalin ekibini devreden çıkarmıştır. Bu süreçten nasibini alan Sudoplatov için de acılı bir tutsaklık hayatı başlayacak, on yıla yakın sürecek ve çalışma arkadaşlarının çoğu kurşuna dizilecektir.

 

Bu tanıklığın okura bir mesajı da, belki de, büyük devlet politikası/dünya düzeni ile ahlaki idealizm-ideolojik saikler arasındaki gerilimdir. Bütün büyük tasfiyeler ideolojik-politik olarak gerekçelendirilmekte, tasfiye sürecinde ihanetle suçlananlardan bir bölümü fiziken yok edilmekte, kurtulanlar ise başka bir döneme geçildiğinde yeniden kurulan bir başka ideolojik argümanla itibarlarına kavuşarak kahraman ilan edilmektedir. Sistem ile düşünce ve reel politik arasındaki gerilim, sanırız bu kitabın okura sorgulatacağı hususların başında gelmektedir.

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!