Özgürlük ve Bağımsızlık-Mehmet Uysal

Özgürlük Var mı Yok mu Tartışmaları

 

Siyaset Biliminin kurucusu olarak kabul edilen Fransız bilim adamı Maurice Duverger, “Siyaset Sosyolojisi” adlı kitabında, 19. yüzyıl toplumbilimini kast ederek, şöyle diyor: “Gerçekten de toplum bilimi düşüncesi ile insan özgürlüğü arasında mutlak bir çelişki olduğu kabul edilmekteydi. Bilim kavramı o zamanlar, kesin bir gerekirciliğe (determinizm) dayandırılmıştı. Buna göre bir A öncülü her zaman B sonucu verecekti ve zaten bilimsel yasa da ikisi arasındaki bu bağlantıda ifadesini bulacaktı. Bu, B’nin kaçınılmaz şekilde A’yı izlemesini engelleyecek herhangi bir gücün araya giremeyeceğini varsaymaktadır. Bu anlamda sosyolojik yasa kavramı, insanın özgür olmadığını kabul eder. Özgürlük kavramı, geleneksel gerekirciliğe karşıdır. Özgür olmak, kendi kendini, hiç değilse kısmen belirleme olanağına sahip olmak yani bütünüyle dışarıdan belirlenmemiş olmak demektir. O halde geçen yüzyılın bilim adamları, toplum bilimlerinin varlığını olanaklı kılmak için tümüyle aldatıcı saydıkları insan özgürlüğünü yadsıma yolunu seçmekteydiler. Bu şekilde bitmez tükenmez birtakım felsefi tartışmalara girişilmekteydi…” Duverger’nin 19. yüzyıldaki özgürlük anlayışı ile ilgili tespitini, toplumbilimin o zamanlar ve daha sonra iki ana ekolü olmuş olan Pozitivizm ve Marksizm’de görebiliyoruz.

 

Pozitivizm’in kurucusu olan Auguste Comte, toplumsal yaşamın “Üç Hal Yasası” ile hareket ettiğini düşünür. Comte’a göre toplumsal yaşamın tarihinde “teolojik”, “metafizik” ve “pozitif” olmak üzere üç evre mevcut olup, toplumsal yaşamın tarih boyunca geçirdiği evrimin her bir evresini, teolojik, metafizik ve pozitif olmak üzere egemen bir bilinç biçimi belirlemiştir. Başka bir deyişle, Comte’a göre, toplumsal yaşamı hareket ettiren dinamik, toplumsal bilinçteki değişimdir. Bu çerçevede, Prof. Macit Gökberk “Felsefe Tarihi” adlı kitabında, Comte’un özgürlük anlayışını şöyle tespit ediyor: “Augusto Comte felsefesinin temel eğilimine göre insan birey olarak tarihi yapmaz; tersine insanın kendisi kendi iç yasallığına göre yürüyüp giden tarihi gelişmenin ürünüdür. Tarihte olup bitenlerin taşıyıcısı insanlıktır, insanlıkla tek insan arasındaki ilgi, dalga ile ırmak arasındaki ilgi gibidir…”

 

Görüldüğü gibi Comte, toplumsal yaşamın hareketinin temelinde “Üç Hal Yasası” olduğunu düşünmekle, insanın özgürlüğünü reddetmektedir.

 

Marksizm’in kurucularından K. Marx ise “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” adlı kitabının önsözünde şöyle der: “Vardığım ve bundan böyle çalışmalarıma yön veren genel sonuç şöyle ifade edilebilir: hayatlarının (varlıklarının) sosyal üretiminde insanlar iradelerine tabi olmayan belirli, zaruri ilişkiler (yani) maddi üretim güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eden üretim ilişkileri kurarlar… Gelişmelerinin belli bir safhasında toplumun maddi üretim güçleri, mevcut üretim ilişkileriyle ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle… çatışırlar. Bu ilişkiler üretim güçlerinin gelişme şekilleri iken, bunları köstekleyen birer zincir olurlar. O zaman bir sosyal ihtilal devri başlar…

 

Görüldüğü gibi Marx, insanlar iradelerine tabi olmayan belirli, zaruri ilişkiler kurarlar demek suretiyle, toplumsal yaşamda insan özgürlüğünü reddetmekte ve Comte gibi determinist bir anlayışla, toplumsal yaşamın, maddi üretim güçlerinin gelişme düzeyi ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki tarafından hareket ettirildiğini düşünmektedir. Öyle ya; insanlar, iradeleri dışındaki, zaruri ilişkilere tabi ise özgürlük nerededir? İnsanlar özgür ise insanların bağlı oldukları belirli zaruri ilişkiler nerededir?

 

Maurice Duverger, anılan kitabında “Bugün bunlar aşılmıştır” der ve şöyle devam eder: “Artık gerekircilik bundan çok farklı bir biçimde, istatistiki bir gerekircilik olarak anlaşılmaktadır. Bu özgürlük kavramını yadsımaz; yalnızca somut koşulların olası sonuçlarını ifade eder ki özgürlük, bu koşullar içinde kullanılabilir. Parislilerin %60’ının 15 Ağustos’ta başkenti boşalttıklarını söylemek, Parislilerin her birinin o gün kentte kalmak ya da uzaklaşmak özgürlüğünü sınırlandırmamaktadır. Bu istatistiki gözlem yalnızca, toplumsal alışkanlıkların Parislileri 15 Ağustos’ta Paris’ten kaçmaya zorladığını ve insan istemlerinin içerisinde belirlendiği toplu koşullarda bir değişme olmadığı takdirde %60’ının bu daha yüksek eğilime karşı çıkmak yerine onu izlemeyi seçme olasılığının daha yüksek olduğunu söylemektedir. İstatistik gerekircilik, olasılık terimleriyle toplu davranışları ifade ettiğinden, bu toplulukları oluşturan bireylerin belli özgürlüklere sahip olduklarını göz önünde bulundurmaktadır.

 

Acaba “istatistik gerekircilik”, “olasılıkçı belirlenimcilik”, “istatistikçi determinizm” gibi aynı anlamı taşıyan ancak farklı sözcüklerle ifade edilen yaklaşımlar, Pozitivist ve Marksist toplumbilim kuramlarının dışladığı özgürlüğü toplumbilime dahil edebilmiş midir?

 

Klasik determinizmin “A olursa B olur” biçimindeki formülasyonuna karşılık, olasılıkçı determinizmin “A olursa B olur, ancak birçok değişik olasılıkla olur” biçimindeki formülasyonu, A koşulları oluştuğunda, bütün insanların B davranışını ortaya koymalarının mutlak olmadığını, bir kısmının B davranışını ortaya koyarken, bir kısmının C, D, E…. davranışlarını ortaya koyabilecekleri anlamını taşır. Ancak B, C, D, E…. davranışlarından hangisi ortaya konursa konsun, hepsi A koşuluna bağlıdır. Özgürlük “hareket etmek için kendinden başka hiçbir nedene, hiçbir koşula bağlı olmama” veya “kendi kendine olma” olarak tanımlandığına göre, ister klasik determinizmde olduğu gibi mutlak, isterse olasılıkçı determizmde olduğu gibi belli bir olasılık dahilinde olsun, belli bir koşulun etkisiyle ortaya konan davranışlar “özgür olarak nitelenemez. Bu nedenle biz olasılıkçı determizmin de özgürlüğü toplumbilime dahil ederek “özgürlük sorunu”nu çözebilmiş olmadığını düşünüyoruz. Öyleyse klasik deterministlerin düşündüğü gibi, özgürlük diye bir şey yok mudur? Özgürlük bir aldatmacadan mı ibarettir?

 

Hayır, özgürlük vardır, ancak yanlış yerde aranmıştır.

 

Özgürlük yanlış yerde; insanların içine doğdukları yaşamda kalma olanaklarını kullanırken aralarında kurdukları dayanışma ve/veya çatışma biçimindeki toplumsal ilişkiler içinde aranmıştır. Toplumsal ilişkiler içinde bulunan ve özgürlük kavramı altında “özgürlük var mı yok mu, biraz mı var çok mu var” soruları ya da “özgürlük mü, özgürleşme mi” ikilemi etrafında tartışılagelmiş şey, başka bir şeydir ki buna ileride döneceğiz. Şimdi öncelikle özgürlüğü bulup ortaya koyalım.

 

Özgürlüğü toplumsal ilişkiler içinde aramaya gerek yok, çünkü onu orada bulamayız, Orada bulsak bulsak, zamanla sürekli genişlemekle birlikte, birtakım olanaklar, koşullar sınırlamalar buluruz ve bu koşullara, kısıtlamalara bağımlı sınırlı sayıda davranış seçeneklerini de “özgürlük” olarak niteleme yanlışına düşeriz. Özgürlüğü bulmak için kafalarımızın içindeki harika organa ve onun dış dünya ile bağlantılarını sağlayan sinirlere, duyu organlarına, yani akıl denilen sisteme, bu sistemin hareketine ve bu sistemin hareketi ile yayıldığı alana, aklın etkime kapasitesine bakalım. O zaman özgürlüğümüzün orada öylece durmakta ve bize özgürlüğü yaşatmakta olduğunu görürüz.

 

 

 

 

Akıl Neden Özgürdür?

 

Akıl, evrenin neredeyse sonsuz sayıdaki oluşları arasında bir oluş olup, canlı yaşamın evrimi sürecinin kör rastlantıları içinde oluşmuş ve duyu organları, sinirler ve beyinden ibaret olan bir biyolojik-maddi sistemdir.

 

Aklın harekete geçmek için kendinden başka hiçbir nedene ihtiyacı yoktur, o kendi kendini harekete geçirerek “evrene gözlerini açar.” Akıl kendi kendini harekete geçirerek evrene gözlerini açtığı andan itibaren de hep hareket halinde olur.

 

Aklın hareketinin sınırı yoktur. O her şeyi, en uzak ve en büyük galaksiden en küçük parçacığa kadar her şeyi tüm evreni bir kabuk gibi “sarabilir” ve sardığı her şeyin içini “sayabilir”. Sarma, aklın “geometrik”, sayma ise aklın “aritmetik” etkinliğidir. Hiç kimse bize en büyük kürenin çapının kaç milyar ışık yılı, en küçük kürenin çapının da kaç milimikron olabileceğini söyleyemez. Keza hiç kimse bize sayılabilecek en büyük ve küçük sayının ne olabileceğini, dile katılabilecek en son kavramın ne olabileceğine asla söyleyemez. O halde akıl, bütün uzayların uzayı, bütün zamanların zamanı, bu haliyle o uzay-zaman ötesi, mutlak bir oluştur. Öyleyse akıl her şeyi bilebilir. Bilmek egemen olmanın temel koşulu olduğuna ve bilmenin de sınırı olmadığına göre, aklın egemenliğinin de sınırı yoktur.

 

Özetle, aklın harekete geçmek için kendinden başka hiçbir nedene ihtiyacı yoksa, tüm evren onun kapsama alanındaysa ve o kapsama alanındaki her yerde “düşünme” dediğimiz etkinlikte bulunabiliyor ve her şeyi bilme kapasitesine sahipse, akıl evrene gözlerini açtığı andan itibaren hep özgürdür, hem de mutlak olarak özgürdür. Özgürlük akılda içkin olan bir özelliktir, bu nedenle özgürlük aklın karakteristiğidir. Bizim özgürlüğümüzün anlamı tek sözcükle ifade edilebilir: düşünmek. Aklımız başımızda olduğu sürece hiçbir güç bizim düşünmemizi engelleyemez. Akıllarımız bizim zapt edilmesi olanaksız kalelerimizdir. Kısaca, düşünmek özgürlük, düşündüğünü bilmek de özgürlük bilincidir.

 

İnsan, aklının özgürlüğünü, felsefi etkinlikle; “var olan nedir?” sorusuna cevap arayışları içinde keşfeder. Bu nedenle, felsefe tarihi, özünde insanın aklının özgürlüğünü keşif sürecidir. İnsan felsefi etkinlikle keşfettiği özgürlüğünü, ilişki ve etkileşim içinde olduğu oluşlara sorular sorarak, onlardan izlenimler alarak, böylece giderek evrenin derinliklerine nüfuz ederek, yani bilimsel etkinlikte bulunmak suretiyle yaşar. İnsan bilimsel etkinlik ile elde ettiği bulguları, sırasıyla teknolojik, tasarım ve yapma etkinliklerinde bulunarak, yaşamda kalma olanaklarını genişletmek için kullanır.

 

İnsanın aklının özgür etkinliğiyle yaşamda kalma olanaklarını genişletmesi, “bağımsızlaşma”dır. Bunu söylemekle, yukarıda sözünü ettiğimiz, toplumsal ilişkiler içinde ortaya çıkan ve “özgürlük mü değil mi, az mı özgürlük çok mu özgürlük” olduğu tartışılagelmiş şeyi, yani bağımsızlığı inceleyeceğimiz noktaya gelmiş bulunuyoruz.

 

Özgürlük Bağımsızlaştırır

 

Bağımsızlık kavramı bağımlılık bağlamında, bağımlılığa göreceli olarak belirip anlam kazandığı için, önce bağımlılığın anlamını ortaya koymak gerektiğini düşünüyoruz. Bağımlılık en az iki şey arasında bir ilişki olup, bu şeylerden birisinin diğerinin hareketini belirlemesidir. Eğer A, B’nin hareketini belirliyorsa, “B, A’ya bağımlıdır” denir. Konuya insan açısından baktığımızda, eğer A insanı B, C, D…. oluşları ile ilişki içindeyse ve insanın hareketini bu oluşlar belirliyorsa, “A insanı B, C, D’ye bağımlıdır” denir. Bu belirlemenin ve anlamlandırmanın daha net olması için “hareket” ve “ilişki” kavramlarının anlamlarını da ortaya koymak gerekmektedir. Hareket, enerjiden kaynaklanan güçle, doğrudan veya bir araç aracılığıyla yapılan yürümek, koşmak, düşünmek, sevmek, üzülmek, korkmak, heyecanlanmak, inmek, çıkmak, büyümek, ağlamak, gülmek vs. bütün eylemlerdir. Kısacası canlılar için hareket yaşamaktır. İlişki ise hareket nedeniyle oluşlar arasında meydana gelen etkileşimlerdir.

 

İnsan esas olarak doğa ile ilişki içindedir ve bu ilişkiyi toplumsal ilişkiler sistemi üzerinden gerçekleştirir. Bu durumda insanın birbiriyle iç içe iki ana ilişki biçimi vardır: “İnsan-insan ilişkisi” ve “insan-doğa ilişkisi” O halde bağımlılığı ve buna göreceli olarak bağımsızlığı bu ilişkiler içinde aramak gerekir. Eğer bir insanın hareketini ya da yaşamını başka bir insan ve/veya doğal koşullar belirliyorsa, yaşamı başka insan(lar) ya da doğa tarafından belirlenen insan, “bağımlı insan”dır. İnsanlar, geçmişten günümüze doğru giderek azalmakla birlikte, çok çeşitli bağımlılık ilişkilerinin sınırları içinde yaşamda kalma mücadelesi vermiştir. Bunların bir kısmı içine doğdukları doğal ortamdan, bir kısmı da diğer insanlardan kaynaklanmıştır. Kimi insanlar nehir, deniz ve göl kıyılarına, kimisi dağ başlarına, buzulların içine, kızgın çöllerdeki vahalara, ormanlara, bozkırlara, kimisi sıcak, ılıman ve soğuk iklimlerin içine doğmuştur. Kimi insanlar ilkel toplumların, kimisi köleci toplumların, kimisi feodalitenin, kimisi kapitalist toplumların, kimisi de sosyalist toplumun içine doğmuştur. İçine doğdukları toplumlarda kimisi kendisini köle veya kimisi efendi, kimisi serf veya derebeyi, kimisi işçi, kimisi burjuva, kimisi de bağımsız birey olarak bulmuştur. Bütün bu içine doğdukları doğal ve toplumsal yaşam ortamı ve bu ortamlar içindeki konumları, insanların yaşamda kalma olanaklarını oluşturmuş ve insanlar bu konum ve durumların sınırları içinde, bu konum ve koşullara bağımlı olarak yaşamda kalma problemlerini çözmüşler, hareketlerinin sınırını içine doğdukları doğal ve toplumsal koşullar belirlemiştir, yaşamda kalabilmek için birtakım koşullara bağımlı olmuşlardır.

 

Yukarıda ortaya koyduk ki, insanın aklı mutlak olarak özgürdür ve özgürlüğünü keşfedip bu özgürlüğü yaşayarak, yaşamda kalma ve yaşama olanaklarını sürekli genişletme eğilimindedir. Bir tarafta insanın özgürlüğü, bir tarafta da doğal ve toplumsal bağımlılıkları, işte bu durum bir çelişkiye yol açmış ve insanların bilincinde bağımlılık durumuna göreceli olarak “bağımsızlık” kavramı belirmiştir. Bağımsızlık, aklın mutlak özgürlüğünün insan-insan ve insan-doğa ilişkileri içindeki etkinliğidir. Fizik, kimya, biyoloji, psikoloji, toplumbilim, ekonomi-politik gibi bütün kuramsal; tıp, mühendislik gibi bütün uygulamalı bilimler bağımlılık koşullarına karşı aklın bağımsızlaştırıcı özgürlüğünün etkinliğinin sonucudur. Tarih boyunca yaşanmış bütün savaşlar, katliamlar, rekabetler gibi toplumsal ayrışmadan kaynaklanan çatışmalar ile klan, kabile, aile, kavim, ulus, sendika, dernek, parti gibi toplumsal dayanışmadan kaynaklanan olgular, bağımlılık durumu ile bağımlılığa karşı aklın özgürlüğünün bağımsızlaştırıcı etkinliği arasındaki çelişkiden kaynaklanan toplumsal ilişkilerdir.

 

Gerek doğa-insan ve gerekse insan-insan ilişkilerinin tarihine baktığımızda, insanın konumunun hep bağımsızlaşma doğrultusunda geliştiğini görüyoruz. Eski çağlarda yaşamlarımız doğa koşullarına sıkı sıkıya bağımlı iken, şimdi artık doğa koşullarından bağımsızlık bakımından ilk çağların insanlarına göre çok çok ilerdeyiz. İnsan bir zamanlar, insanın hukuken karasabandan, öküzden farkının olmadığı kölecilik, toprakla birlikte alınıp satıldığı serflik koşullarını yaşamışken, şimdi böylesi bağımlılık ilişkilerini düşünemiyoruz bile. Acaba şimdi bağımlılık-bağımsızlık çelişkisini çözebilmiş durumda mıyız? Kuşkusuz hayır. İnsan-doğa ve insan-insan ilişkilerin “insanileşmesi”nde alınan onca mesafeye rağmen ülkeler, ya başka ülke insanlarını bağımlılaştırmak ya da bu bağımlılaştırma eğilimleri karşısında bağımsızlıklarını koruyabilmek için silahlı güç bulunduruyorlar, bağımlılaştırma veya bağımsızlık amacıyla savaşlar oluyor, diplomatik manevralar yapılıyor. Ancak bütün bunların yanında akıllarımızın özgürlüğünün bağımsızlaştırıcı etkinliği de sürüyor ve biz bu etkinliğin tüm doğal ve insani bağımlılık ilişkileri ortadan kalkıncaya, böylece bağımlılık ve buna göreceli olarak bağımsızlık kavramları anlamsızlaşıncaya kadar süreceğini düşünüyoruz.

 

Mehmet Uysal

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!