Rant Ekonomisi, Toprak Sorunu, İstikrar ve Demokrasi

RANT EKONOMİSİ, TOPRAK SORUNU, İSTİKRAR ve DEMOKRASİ

M. Tanju Akad

Kapitalist birikim her ülkede farklı biçimler almıştır. İlk birikim genellikle ticaretten, dış ülkelerin yağmasından veya topraktan aktarılır. Bunlar İngiltere için çok iyi incelenmiştir. İspanyolların Amerika’dan getirdikleri altın ve gümüşün kraliçenin gayrı-resmi korsanları tarafından ele geçirilmesi, bu arada köylüleri topraktan koparıp kentlerde açlık ücretinde çalışmaya mahkum eden “çitlendirme” hareketi, yani yün yetiştiriciliği için köylülerin kovulması (buna o dönemde “koyunlar insanları yedi” denmiştir) ve bu arada kilise topraklarına el konulması. Tüm bunların hazırladığı ve bir kısmı aristokrasi ile iç içe geçmiş ticaret burjuvazisi Yedi Yıl Savaşlarında Hindistan’ı fethedip Hint-Moğol imparatorluğunun altınlarını da yağmaladıktan otuz yıl kadar sonra sanayi devrimi başlamıştır. Sermaye kolay birikmiyor. Kitaplar, bunların dışında, manüfaktüre geçerken otuz yıl boyunca sermaye biriktirmek için işletmeden haftada altı peniden fazla para çekmeyen bazı zanaat erbabından da söz eder. Disiplin budur. Bizde biraz para tutanların çoğu hemen pahalı büro döşeyip işletme sermayesini kediye yükler.

Bu noktada araya girelim ve hem sanayileşme hem de demokrasinin birbirleriyle ama önemli ölçüde toprak meselesinin çözüm şekliyle bağlantılı olduğuna değinelim. İngiltere bunu 15. yy’daki köylü isyanlarından Cromwell’in sonrasına kadar uzanan bir süreçte çözdü. Fransa ise 89 İhtilali’nden sonra halletti. Bunlara Hollanda ve ABD ile birlikte “Atlantik Demokrasileri” denir. ABD zaten tarım üreticilerinin hiçbir zaman toprağa bağımlılık yaşamadıkları, tam tersine bir kısım Avrupalının bundan kaçarak bakir topraklara (Kızılderili topraklarının işgalinden genellikle söz edilmez) yerleştikleri ülkeydi. Bu dört ülke burjuvazinin hakimiyetinde birer temsili rejim geliştirmeyi başardılar. Buna karşı Rusya’da serflik 1861’e kadar devam etti ve hukuken kaldırılması köylüler için özgürlük anlamına gelmedi. Zaten bu, köylülerin mücadelesiyle değil, otokrasinin başı Çar’dan bir ihsan şeklinde gelmişti. Köylüler ağır çalışma koşulları ve vergiler altında ezilmeye devam ediyor ve muhalefet halk arasında yayılmıyordu. Bundan dolayı batıda olduğu şekilde bir parlamenter gelenek öne çıkmadı, ihtilalci örgütler kök saldı, Çarlığın kurdurduğu Duma güdük kaldı, emekçiler ancak 20. yy. başlarından itibaren sınırlı temsile sahip oldular ve siyaset daima şiddet ve aşırı gerginlik üretme eğiliminde oldu. Nitekim 1905 ihtilali ülkeye özgürlük getirmedi. İngiltere’de de aşırı yoksulluk vardı ama kırlarda daha verimli üretimin yanı sıra sanayileşme ve dış ticaret siyasi istikrarı destekleyen bir orta sınıf yaratmaktaydı. Almanya’ya gelince, 19. yy. boyunca köylülük katı bir serflik sisteminin baskısı altında kaldı. Büyük mülk sahipleri arasında Doğu Prusyalı büyük toprak sahipleri olan Junker’ler, sanayicilerin öne çıkmaya başladığı 19. yüzyıl sonuna kadar siyaseti belirlediler. Bu iki kesim, diğer ülkelerde daha serbest bir siyasi ortam kurulurken devlet içerisinde son derece ayrıcalıklı bir konumda kaldılar. Prusya anayasası seçimlerde çalışanlara temsil olanağı sağlamasına rağmen demokratik gelişmeleri izleyemedi ve 1918’de ılga edildikten sonra Weimar Cumhuriyetinde Nazizmin gelişebileceği bir politik zemin oluştu. Halbuki, İngiltere de emekçilere meclise girme olanağını yaklaşık aynı dönemde tanımıştı ama rejimi daha istikrarlı oldu.

Tüm bunlara baktığımız zaman iki şey öne çıkıyor:

(1) Orta sınıfların güçlü olduğu ve ticaret yoluyla dünyadan servet aktarmayı başaran ülkelerde daha istikrarlı rejimler görüyoruz. İngiltere, Fransa ve Hollanda bunu başardıkları için nispeten istikrar sağladılar. ABD ise koca bir kıtanın kaynaklarına el koyarak bunu yaptı ve iç savaşını bitirir bitirmez gözünü dış yayılmacılığa çevirdi.

Kısaca, demokrasi biraz da kaynak yaratmaya bağlıdır. İlk demokrasinin deniz ticaretiyle zenginleşen Atina’da ortaya çıkması tesadüf değildir.

(2) Toprak sorunun çözüm şekli de demokrasiyi belirler. Küçük-orta üreticiliğe sorunsuz geçiş yapan ve verimliliği artıran ülkeler daha istikrarlı oluyor.

İmdi, bu girişten sonra Türkiye’ye bakalım.

Türk sermaye birikimi şuurlu olarak ancak 1908’den sonra başladı. İttihatçılar kendi adamlarına devlet olanaklarını tahsis ederek, ithalat ve ticaret ayrıcalıkları sağlayarak ve bankalar kurarak işi başlattılar. Savaşlar başlayınca Osmanlı mülklerinin yağması ve isyan eden azınlıkların mallarına el konulması bütün eski Osmanlı coğrafyasında görüldü. Ne var ki isyan etmeyenlerin mallarına el konulması için yapılan 6-7 Eylül gibi baskılar ya da Maraş gibi katliamlar ya da el konulmuş malların paylaşımından hoşnut olmayanların isyanları (Şeyh Sait’e katılanların çoğu gibi) sürdü. Bunlar utanç verici şeylerdir ama esas yağmanın yanında yüzde bir bile tutmaz.

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın aksine bütün kamu varlıklarını yağmaya açtı. Bu önce ormanlar ve meralar, sonra kent arazileri ve sulak alanlarla devam etti. Daha sonra kıyılar, SİT alanları, devlet işletmeleri, parklar, okullar ve hastanelere kadar geldi. Bu sermaye birikimi için bir yoldu elbette ve kullanan çok oldu.

İkinci önemli yol bazı sermaye gruplarının kredi, teşvik, özel tahsisler, dış ticaret rejimi, fiyat politikaları ve akla gelen gelemeyen devlet olanaklarıyla desteklenmesiydi. Bu grupların bazıları her iktidar ile uyum içinde çalışırken, bazıları da yeni iktidara yakın olanlar tarafından dışarı itildi. Tabii bu arada küçük üretimden başlayıp büyüyenler de vardı ama rant tahsisi çok daha yaygın bir uygulama oldu.

İşin ilginci, rant tahsisinin kırlardan kentlere akan yığınların arsa yağmasına göz yumularak yaygınlaştırılmasıdır. Bunun iktidarlar açısından ilk yararı muhalefetin öldürülmesiydi. İkinci yararı ilk başta konut için ciddi yatırım yapmaktan kurtulmalarıydı ama sonra çarpık kentleşmeye altyapı uydurmak için bunun misliyle kaynak heba edildi. Üçüncü yararı da işgücü maliyetinin düşük tutulmasıydı.

Ancaak…

Tabiatta ve toplumda hiç bir şey karşılıksız değildir. Bu çarpık/çirkin kentleşme ve rant ekonomisi hem zaten var olan ahlaki çöküntüyü artırdı, hem de siyaseti dejenere etti.

Bu toplumu…

Batı ülkeleri için geçerli olan (veya olduğu varsayılan) şemalarla açıklayamazsınız. Hiç bir başka ülkede bu ölçüde rant ve yağma ve haksız kazanç yoktur. Bu nedenle hiç bir başka ülkede siyaset bu kadar ilkesiz ve kaypak olmaz. Hiç bir cumhuriyet sürekli istikrarsızlık içerisinde bu kadar acı çekmez. İnsanlar adaleti bu kadar kötüye kullanmaz veya kötüye kullanılmasına bu kadar aldırmazlık etmez. Derece meselesidir ama en uçta olmak kadar kötü bir şey yok.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!