Referandum Ve Yüksek Seçim Kurulu -Av. Mehdi Bektaş

Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi, idari, hukuku yapısını değiştiren Anayasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi’ne götürmeyenler, bu tavrı alkışlayanlar, şimdi fıldır fıldır referandumu iptal ettirecek yargı yeri arıyorlar. Kimi bireysel başvuruyu yoluyla Anayasa Mahkemesini, kimi “mühürsüz oy pusulası ve zarf” ile “tercih” yerine “evet” mührü kullanmasını geçerli saymanın kanunsuz bir idari işlem olduğunu söyleyerek Danıştay’ı, kimisi de referandum süreci ve sonucunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlali olduğu savıyla AİHM’i gösteriyor, akıl veren verene…

Malum, araba devrildikten sonra akıl veren çok olur; bana göre de kim ne derse desin hayırcı parti ve milletvekilleri, değişiklik önerisini Anayasa Mahkemesi’ne götürmeliydi;  kabulündeki usulsüzlükler ile Anayasa’nın 1, 2, 3, 4, 6, 7. maddelerinin kesin ihlali olan bu değişiklerin şekilden de olsa iptali istenmeliydi; Anayasa Mahkemesi tarihi sorumluluğu ile baş başa bırakmalıydı… Yapmadılar, Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiye edilmesini seçmene oylatmakla yüz yüze kaldılar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesi elbette AKP ile başlamadı, cumhuriyet kurulduğundan bu yana laik cumhuriyeti içine sindiremeyenler bunu hep yapmaya çalıştı, tek parti döneminde parti içi muhalefet, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1946 kurulup 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Mayıs devrimi sonrası iktidara gelen Adalet Partisi, 12 Eylül’den sonra iktidara gelen Anavatan, Doğru Yol, Refah gibi partiler, 12 Mart, 12 Eylül darbeleri bu işin içinde oldu, yurttaşlık temeline dayanan, bilimi esas alan, laik, milli, halkçı, devletçi, devrimci cumhuriyeti kemire kemire bitirdiler,  AKP iktidarı da referandumla son darbeyi vurdu, dostlar üzülüyor, emperyalizm ve işbirlikçileri bayram ediyor!

Referandumla,  Osmanlı padişahlarında bile görülmeyen, millete ait olan devlet yetkileri, tarafsızlık üzerine yemin edip bir türlü tutamayan, kayıtsız, kuralsız, sorumsuz tek bir kişiye devredilmiş oldu. Bu tek kişi, hem parti,  hem hükümet, hem de devlet başkanı olacak; kararnamelerle yasama yetkisini kullanacak, Anayasa Mahkemesi ile HYK üyelerini belirleyerek tarafsız ve bağımsız yargıya ayar verecek, ordunun başkomutanı olacak, dilediğinde yetkileri daraltılmış meclisi fesih edecek, gerektiğinde sıkıyönetim, olağanüstü hal ilanına gidecek;  başında bulunduğu partinin yöneticilerini, milletvekili ve belediye başkan adaylarını;  hükümet üyelerini, devletin valisini, kaymakamını, genel müdürünü, müsteşarını, elçisini, daire ve şube müdürünü belirleyecek;  orduya kumanda edecek rahatlıkla savaşa sürecek,  bütçe yapıp devletin parasını istediği gibi kullanacak, suç işlerse dokunulmaz olacak (!)  Vahdettin, Mustafa Kemal’e,  “Ahali sürü, sürüye çoban gerek,  ben de çobanım” demişti ya,  bu durum bundan da öte,  çobanın işine her an son verebilirsin, reisin görevine suç işlese bile öyle kolay son veremiyorsun,  sayısal engelleri aşmak zorundasın, aşmak olanaksız olduğu için de katlanmak durumundasın; bu halk bu işe ne kadar katlanır bilemiyorum, ama bütün diktatörlerin sonunda pekiyi olmadığı hep söylenir, Mussolini ve Hitler’le örneklendirilir.

Ülkenin, halkın kaderini tek bir kişiye bırakmak, aklın alacağı, çağdaş hukukun kabul edeceği, demokratik bir durum değildir. Seçmenin aklını çelerek, tek bir kişiye bu kadar yetki vermenin vebali ağırdır, bunun sorumluları da AKP ile MHP milletvekilleri ve YSK’dır.  Haksız, eşitsiz, adaletsiz, hileli referanduma göz yuman, ihlalleri görmezlikten gelen, herkesi şaşırtacak biçimde, oy verme günü saat 16’10’da bir AKP’li milletvekilinin iki satırlık başvurusu üzerine toplanan, saat 16’20’de şaşırtıcı kararı alan, saat 17.15’te seçim ve sandık kurullarına bildirerek, mühürsüz oy pusulası ve zarfları geçerli sayan, “Tercih” yerine “Evet” mührüne onay veren YSK, seçim tarihimize ağır bir darbe vurmuş, “seçimlerin yargı organının gözetim ve denetiminde yapılmasının” bir güvence olmadığını, tüm dünyaya göstermiş, siyasi iktidarın güdümü altında yargıçlık yapanların bağımsız ve tarafsız olamayacağını resmen kanıtlamıştır.

Devlet ve toplum yaşamında bir hukuk düzen vardır. Bu hukuki düzen Anayasa ile başlar, yasa, tüzük, yönetmelik, yönerge sıralamasıyla ilerler. Her düzenleme, üst düzenlemelere aykırı olamaz, aykırı işlem yapılıp karar alınamaz.

YSK, Anayasanın 79. maddesine göre, “Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimlerin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama…”  ile görevli,  3627 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’a uygun davranmakla yükümlü ve sorumludur.  Kanunun 68. Maddesinde belirtilen, seçim araçlarının (sandık, zarf, pusula, mühür) temininden sorumludur. Kullanılacak mühür sayısında daha fazla mühür yaptırmak zorundadır,  “Tercih” mührü yerine “Evet” mührünü kim temin etmiş ve kim kullandırmıştır. Yine yasanın 101.maddesi hükmü gereği,  mühürsüz oy pusulası ve zarf geçersiz kabul edildiğine göre, yasaya aykırı bu işlemler YSK kararıyla da olsa geçerli sayılamaz, çünkü YSK’nın Anayasa ve yasaya aykırı işlem yapma ve karar alma yetkisi yoktur, yorumla yasanın koyduğu hükmü değiştiremez. Kararlarına karşı başka bir mercie başvurulamaz hükmü, yasaya aykırılığı geçerli ve meşru kılamaz. Referanduma, YSK eliyle hukuksuzluk karışmış, seçmenin gerçek iradesinin oluşumuna engel olunmuş, göz göre demokratik laik cumhuriyetin tasfiyesine yol verilmiştir, bu suçtur ve hesabı mutlaka yargı yoluyla sorulmalıdır. YSK üyeleri hakkında suç işlemekten suç duyurusunda bulunmalı, hangi düşünce ve saik ile yasaya aykırı, referandum sonuçlarını “Evet” lehine dönüştüren kararı aldıkları ortaya konmalıdır.

Hayır, tercihinin önde olduğu, sandıklara müdahale edilerek, seçmene baskı kurularak, YSK’nın yasaya aykırı kararıyla Evet tercihinin öne geçirildiği, ağırlıkla kamuoyunca kabul edilmektedir.

Başta tarafsız(!) cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar olmak üzere, YSK kararırının kesin olduğunu, “Atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini” söylemekteler, ağız birliği ile milli irade vurgusu yapmaktalar. Tersi bir durum olsaydı, mühürsüz pusula ve zarfla, evet mührü kullanımına karşın “hayır tercihi”, YSK’nın kesin olmayan açıklamalarına göre önde çıksaydı,  bu zevat yine milli iradeden, yine YSK kararına itiraz edilemezliğinden söz eder miydi, yoksa sabah akşam, muhtar toplantılarıyla, açılışlarla, yandaş kanallarla YSK’yı topa mı tutardı?

Bunların işlerine gelince hak, hukuk var, işlerine gelmeyince cumhuriyetçi vesayet ve zulüm kol geziyor…

Bu işin bu noktaya gelmesinin birinci sorumlusu demokratik ve laik cumhuriyeti hukuken korumakla görevli yargı, ikincisi ülkenin ve halkın birliğini, laik ve demokratik cumhuriyeti korumak üzerine yemin etmiş olan, ilkesiz, tutarsız davranan siyaset kurumu, üçüncüsü de makam, mevki, çıkar için her şeyi göze almış, iktidarın tutsağı olmuş, kamu görevlisi, emek ve sermaye kuruluşları, suskunluğa gömülmüş üniversiteler, iktidardan nemalanan gruplar ve kişilerdir.

 

Kim nereye başvurursa vursun, yasal hakkıdır; CHP başvurusunu Danıştay usulden reddetti, bireysel başvuru ne sonuç verir, kestirmek zor, AİHM’nin alacağı kararın iç hukukta karşılığı, referandumun yenilenmesi olabilir, ancak uygulanır mı şimdiden bir şey söylemek zor. Sonucu, dinci iktidarın uydusu olmuş kişiler ve kuruluşlar, AHİM değil, halkın haklı, meşru direnişi belirleyecektir. Bu çağda hiçbir coğrafyada zulüm, hukuksuzluk, adaletsizlik sürgit yaşayamaz, ayakta duramaz.

Halkımız, bu haksızlığı, hukuksuzluğu, adaletsizliği yaşatanları unutmayacak,  seçmen iradesine hile katanları affetmeyecektir, damga ve mühürsüzlüklerini her zeminde yüzlerine vuracak ve haykıracaktır.

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!