Rusya’nın seçimleri ve yeni dönem1-Kemal Ulusaler

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonraki bu iki dönemdeki ekonomik çöküntü

ve İMF bağımlılığı Rusya’nın iç ve dış politikasına da yansımış ve bu dönemlerde  Rusya Federasyonu ABD ve AB’nin baskısını her daim hissetmiştir.

 

kulasaler@anafikir.gen.tr

Rusya Federasyonu son üç ay içerisinde gerçekleşen iki seçim sonrasında yeni bir döneme giriyor. 04 Aralık 2011Duma ve 04 Mart 2012 Başkanlık seçimleri hem RF hem de dünya siyaset sahnesi açılan bu perde ile yeni gelişmelere gebe..

Kaos dönemini bir kenara koyarsak,  geçen haftaki seçimlerle Rusya  Federasyonu altıncı kez devlet başkanını seçmiş oldu. 1991 Yılından bu güne değin iki kez Yeltsin, iki kez Putin ve bir kezde Medvedev başkan seçilmişlerdi. Medvedev – Putin ikilisinin arasında Başkanlık ve Başbakanlık nöbetleşe el değiştirmekte.

Vladimir Vladimiroviç Putin’in üçüncü kez seçildiği bu Başkanlık seçiminde de bildik adaylar bir kez daha sahne aldılar; 1991’den bu yana altı seçimin beşinde aday olan sözde liberal, özde faşist, Liberal Demotkratik Partili Vladimir Zhirinovsky, yine altı seçimin dördüne katılan RF Komünist Partili, Gennady Zyuganov ve bu seçimlere daha önce iki kez katılmış olan, V.Vladimir Putin.

Bu üç aday dışında aslında yine yabancı olmayıp daha önce 2004 seçimlerinde de aday olmuş, Adil Rusya Partili Sergey Mironov ile bağımsız olarak adaylığını koyan Rusya’nın parmakla sayılacak oligarklarından, Mihail Dmitriyeviç Prohorov da vardı.   Birde gerekli şartları yerine getiremediği söylenerek adaylığı reddedilen diğer on kişi. Sözü edilen gerekli şartlardan biri bağımsız adaylık için en az 2 milyon imza toplamak. Şunu da belirtmeden geçmeyelim, 2 milyon imza toplamak ta bazen yetmeyebiliyor, liberal eğilimli Yabloko’nun kurucu  Başkanı, Grigory Yavlinsky’nin bu sayıyı bulmasına rağmen imzalar gerçekçi bulunmayıp adaylığının reddedilmesi gibi.. Ki Yavlinsky’nin Partisi Yabloko Aralık 2011 Duma seçimlerinde 2.244.000 oy almışken..  Oysa Prohorov’un daha sonra ayrıldığı 2011 Duma seçimlerine katılan Haklı Dava Partisi’nin aldığı oylar ancak 395 bini bulabiliyordu. Hem üç ay önce gerçekleşen Duma seçimleri hem de 4 Mart’ta yapın Başkanlık seçimleri için ‘şaibeli’dir söylemleri bir hayli yaygın. Bu söylentiler nedeniyle olsa gerek 700’ün üzerinde uluslar arası gözlemci Başkanlık seçimlerine ilgi gösterdi. Diğer yandan 4 Şubat mitingleri ve sonrası pek çok protesto gösterisi de gündemde önemli yer edindi.

Seçimlere eşit koşullarda girilememesi durumu, mükerrer oy kullanımı vb. söylemler bir süre daha Rusya kamuoyunu meşgul edeceğe benziyor. Muhalefet seçimleri meşru görmüyor ve geniş çaplı protesto gösterilerine hazırlanıyor. Gerçi 2007 Duma seçimlerinden sonra da benzeri eleştiriler yapılmış ve “ Sovyetlerin yıkıldığı 1991’den bu yana, hiçbir seçim bu kadar tartışmalı olmamıştı.” şeklinde cümleler kurulmuştu. Son seçimlerin yanında 2007 seçimlerinin bir hayli ‘demokratik’ kaldığı pek çok kişinin üzerinde birleştiği bir saptama.

Avrupa ve AGİT 2007’de ne eleştiri yaptılarsa yine aynını tekrarlıyorlar.

Yapılan bu eleştiriler ne derece haklıdır?

Elimizde somut veriler yok, ancak kimi bölgelerdeki oy oranlarının dikkat çekici olduğunu ve üzerinde durulması gerektiğini söyleyebiliriz. Örneğin; gerek 2007/2008 seçimleri gerekse 2011/2012 seçimleri sonucunda Kuzey Kafkasya oyları bir hayli dikkat çekici. Her iki dönem seçimde de, Dağıstan, İnguşetya, Çeçenistan, Kabardin-Balkar ve Karaçay-Çerkez bölgelerinde oy oranları; % 90 ile % 99 arasında Medvedev/Putin ile partileri Birleşik Rusya lehinde gerçekleşmiş durumda. Oysa bu bölgeler Putin dönemlerinde neredeyse yerle bir edilmiş bölgeler. Bu bölgelerde cenaze çıkmamış ev yok gibi.. Ve bu olaylar çok taze olup acısı hala yüreklerde yoğun olarak yaşanmakta, yani kabuk bağlamamış durumda. Diğer yandan yine bu bölgeler yıkımın ekonomik şokunu da henüz atlatamamış olup işsizlik oldukça üst boyutta yaşanmakta. Özellikle İnguşetya, Kabarday gibi bölgelerde % 50’ler düzeyinde seyretmekte. Dolayısıyla şu soru insanın aklını kurcalıyor; “ Acının ve yoksulluğun en yoğun yaşanmakta olduğu bu bölgelerden nasıl oluyorda bu olumsuzlukların kaynağına bu derece yüksek oy gidebiliyor?” Bu soru elbette bir süre sonra şu ya da bu şekilde yanıt bulacaktır.

04 Aralık 2011 Duma seçimlerinde %49,5 lik oy oranı Putin’i kaygılandırmış olabilir ve 04 Mart’ta ikinci turun aleyhine işleyeceğini düşünen Putin’in lehine oluşan, on-onbeş puanlık bir dolgu oy  faili meçhul olarak zihinlerde yer alacak gibi görünmektedir.

Şöyle yada böyle RF ve dünya için yeni bir Putin dönemi başlamaktadır. Bu dönem; coğrafi sınırlar olarak Asyanın kuzeyi ve batısına çekilen Rusya ve bu daralmanın yarattığı moral çöküntüsünden kurtulma çabasında olan Ruslar için bir çıkış dönemine tekabül etmesi arzusu son derece önem arz etmektedir. Bunun için gerekli ekonomik ve siyasi koşullar hazır gibidir. Artık çok kutuplu dünya oluşumunda başat rolü üstlenecek aktörler arasında RF’da kendine yer bulacaktır. İşte bu düşünce başta ABD olmak üzere pek çok ülke ile birlikte NATO gibi kuruluşların da yeniden tavır belirlemesine ve konum almasına neden olacaktır. Dengeler değişecek, çatışmalar biçim değiştirecek ve senaryolar tekrar elden geçirilecektir.

Bu olası değişimleri, RF içerisindeki etkilerini, emperyalist-kapitalist dünyadaki yansımalarını, emek dünyasındaki-ezilenlerin dünyasındaki yansımalarını ve etkilerini daha sonraki yazılarda ele alacağız.

Ancak; böylesi toz duman bir ortama Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra nasıl gelindi, Duma seçimleri dahil Başkanlık seçimleri ile Rusya’nın istikameti ne cihette ve yakın geleceğe ilişkin olası gelişmelere bir göz atıp irdeleyelim…

**

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bugüne Rusya Federasyonu’nun dört farklı dönemden geçtiğini söyleyebiliriz:

  1. Dönem / Kaos dönemi ( 1993 sonuna kadar) ; ilk dağılma sendromunun yaşandığı, belirsizliklerin yoğun olduğu, dağınıklık, moral bozukluğu, şaşkınlık kısacası kaos dönemi..
  2. Dönem / Yeltsin dönemi-birinci liberal dönüşüm dönemi ( 1993 sonu – 2000) ; yeni kapitalist unsurların yaratılması, oligarklar, yolsuzluklar, yoksunluklar dönemi..
  3. Dönem / Putin dönemi-ikinci liberal dönüşüm dönemi ( 2000–2011 sonu); çıkış dönemi, yeni liberal piyasacı yapının şekillenmesi, enerji ihracatının yarattığı güç, özgüvenin yükseldiği dönem.
  4. Dönem / otokratik-hegemonya dönemi ( 2012 ve sonrası..); tek kutuplu iç politika, çok kutuplu dış politika dönemi..

1.Dönem / kaos dönemi; 08 Aralık 1991 tarihinde Puşşa’da Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın Sovyetler birliği’ne son vererek Bağımsız Devletler Topluluğunu oluşturduklarını açıklamaları ile beraber Sovyetler Birliği resmen son bulmuş ve yeni bir süreç başlamıştı. Hemen akabinde 25 Aralık 1991’de Mihail Gorbaçov istifa etmiş ve yerine bir süredir dağılmanın alt yapısını oluşturan, Demokratik Rusya Hareketi ( DRH)  lideri Boris Yeltsin geçmişti ( haziran 1991).  DRH ve Yeltsin 80’li yıllar itibariyle kapitalizmi hayata geçirmeye çalıştığı piyasalaşmaya entegre olma eğilimindedir. Ancak, yetmiş yıllık çok farklı bir yapının siyasal, iktisadi, sosyal ve idari bir dönüşümünün öyle kısa bir zamanda oluşabileceği elbette olanaklı değildir ve nitekim sonuçları çok yıpratıcı ve ağır olur. Hele hele Yeltsin’in süreci hızlandırma çabası tam anlamıyla bir kaos doğurmuştur. Merkezi ekonomiden liberal ekonomiye geçiş programı büyük bir çöküşe ve kargaşaya yol açtı. Yeltsin’in ekonomik reform programı 02 Ocak 1992’de yürürlüğe girmiş ve akabinde göreve getirilen İgor Gaydar ile birlikte “şok tedavi” programı uygulanmaya başlanmıştır. Bu tipik piyasalaşma programı sonucunda, iki yıl içerisinde sanayiin %75’i özelleştirilmiş, sanayi üretimi % 35 oranında gerilemiş, fabrika ve işliklerin büyük bir bölümü kapanmış, vergiler arttırılmış, işsizlik ve yoksulluk had safhaya ulaşmıştır. İdari yapıda başıboşluk, ekonomik yapıda çöküş beraberinde kaçınılmaz olarak çatışmaları getirmiştir. Parlamento ile Yeltsin arasındaki çatışma kitlesel hale dönüşmüş, çatışmalarda ( daha doğrusu ordunun Parlamentoya baskınında ) Ekim 93’te 200’ün üzerinde kişi ölmüş bin civarında kişi de yaralanmıştır.  Bu zorla bastırma sonrasında Yeltsin sol partileri ve yayın kuruluşlarını kapatmış, Bağımsız Sendikalar Federasyonunu dağıtmış, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı görevden almıştır. Hemen ardından, yetkilerini oldukça genişleten bir Anayasa ( Aralık 1993) kabul edilmiştir. Bu dönem içerisinde kamu düzeni alt üst olmuş, yolsuzluklar, talan ve şiddet tırmanmıştır. Yeltsin siyasi karışıklıkları kontrol etmek üzere yasa çıkararak yeni bir Güvenlik Kurulu oluşturmuş, KGB’nin yerini beş güvenlik birimi almış ve hepsi direkt Yeltsin’e bağlanmıştır. Kaos döneminden Yeltsin güçlü çıkmayı bilmiştir.

2.Dönem, Yeltsin/ 1.liberal dönüşüm dönemi;  Kaos döneminden elini güçlendirerek çıkan Yeltsin, başlangıçta Yegor Gaydar ve sonrasında Anayoli Çubais ile piyasalaşma programını uygulamayı sürdürdü. İlk piyasalaşma çabaları aslında Prestroyka döneminde “ Piyasa sosyalizmi” lafzı altında karaborsa piyasalar yoluyla özel sermaye birikimi yaratılarak sağlanmıştır. İlk dönemde hızlı özelleştirme, kamu hisselerinin çalışanlara kuponlar halinde aktarılması ile gerçekleştirilmiş, ancak kısa bir süre sonra bu kuponlar belli ellerde ( çoğunluk eski yöneticiler veya onların kontrolündeki kişiler) toplanmıştır. Bu kuponların toplanması, bankalar ve diğer kamu kurumlarının blok satışı ile “ulusal burjuvazi yaratmak” hedefinde yol alınmış ve “Oligarklar” böyle doğmuştur.  Ancak özelleştirme yoluyla mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesi ve yeni liberal uygulamalar kamunun gelirlerinde bir artış sağlamamış tam tersine gerileme söz konusu olmuştur. Bunun üzerine devletin borçlarını ödeyememesi gündeme gelmiş ve kullanım hakkı, mülkiyetin devrine dönüştürülmüştür. Mülkiyet dönüşümü özel birikimin kaynaklarını da belirlemektedir. Bu yıllardaki birikimin kaynakları, doğalgaz, maden ihracı, kentlerdeki bina ve arsaların mülkiyetine veya kontrolüne sahip olmak, devlete borç vermek ve nihayetinde spekülasyon, kamu fonlarının yasa dışı yollardan edinilmesi şeklinde olmuştur. Bütün bunların kaçınılmaz sonucu olarak; sübvansiyonlar kaldırılmış, vergiler arttırılmış, ücretler düşürülmüş – hatta ücret ödenmeyerek işçiye borçlanılmış veya ücret ödemeleri ertelenmiştir- yüksek enflasyonla birikimler hızla erimiştir. İşsizlik korkusu ve açlık esnek emek piyasasını beslemiştir. Bu dönemde petrol ve işlenmemiş metal sektörü dışında tüm sektörlerde geri gidiş söz konusu olmuştur. Sovyet döneminde bedelsiz sunulan, eğitim, sağlık, barınma, ulaşım gibi hizmetlerin bedelli hale dönüşmesi, ücretlerin düşürülmesi, işsizlik korkusu birleşip gelinen durumun Sovyetlerin son döneminden de kötü bir noktaya gelmesi halktaki reformlara verilen kredinin hızla tükenmesine neden olmuştur. Nitekim bu tepki 1996 seçimlerinde kendini göstermiş ve Yeltsin ancak ikinci turda Başkan seçilebilmiştir. Halktaki hem eski dönemden hem de yeni dönemden memnuniyetsizlik kafa karışıklığına neden olmuş ve oylar Liberaller, Komünistler ve Milliyetçiler arasında bölünmüştür. Bu kafa karışıklığı ortamından ikinci turda da olsa yine Yeltsin sıyrılmayı becerebilmiştir. Becermiştir becermesine amma, Rusya’nın yokuş aşağı gidişini önleyememiştir. Zaten mevcut uygulamalarıyla akside olanaklı değildir. 1991-1998 arasında, GSMH % 44 oranında azalmış, 1991’de 1 Rubleye alınan mal yada hizmet 1998’de 10.000 Rubleye ancak alınabilir duruma gelmiştir. Toplumun yarısından fazlası yoksullaşmış ve her beş kişiden biri işsiz kalmıştır. Ortalama yaşam süresi bile bu dönemde iki ile dört yaş gerilemiştir. Milyonlarca çocuk sokaklarda kalmış, aileler dağılmış, tam anlamıyla bir çöküntü içine girilmiştir. Geniş halk yığınları bunca yoksullaşırken sistem Oligarklar doğurmuş ve bu da toplumda Yeltsin’e olan güveni aşağı çekmiştir. Oligark olarak adlandırılan, Yeltsin ve yönetimi tarafından yaratılan bu isimlerin nerdeyse tamamı Prestroyka döneminin ve 1. Dönemin yöneticileridir. Eski Petrol Bakanı, Alekperov  Lokoil’i; eski Dış Ticaret üst düzey yöneticisi, Potanin, Norisk Nikel’i; eski Çukotska Valisi Abromovits Sibneft’i ve Yeltsin’in danışmanı Yumaşev’in kızıyla evlenip şansı açılan Deripaska, Alüminyum devi Rusal’ı bir çırpıda sahiplenivermişlerdir.

Bütün bu yaşananlar 1998’de ağır bir finansal krizin patlak vermesine neden olmuştur.

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonraki bu iki dönemdeki ekonomik çöküntü ve İMF bağımlılığı Rusya’nın iç ve dış politikasına da yansımış ve bu dönemlerde Rusya Federasyonu ABD ve AB’nin baskısını her daim hissetmiştir. NATO’nun gerek Balkanlar’da gerekse Doğu Avrupa’daki genişleme ve eylemliliklerini kabul etmek durumunda kalmış, çok kutupluluktan söz edememiş, Birleşmiş Milletlerde veto silahını uzun bir süre kullanmamış ve her noktada zayıf pozisyon almak durumunda kalmıştır.

İç politikalarda ise güvenlik endişesi her daim kendini hissettirmiştir. Dağılan yapıların yeniden birleştirilmesi kaygıları dönem boyu sürmüş, yeni dağılmaların önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ancak burada da dış baskılar ve ekonomik çöküntü nedeniyle istemeye istemeye Çeçenistan, Ukrayna, Gürcistan gibi çatışma noktalarında ‘tavizler’ verilmek durumunda kalınmıştır.

Bu dönemler, gerek ekonomik çöküntü gerekse dış politikada zayıf bir pozisyon alma durumu toplumda moral yıkıntıya neden olurken bu durum milliyetçi duyguların yükseltilmesi ile telafi edilmeye çalışılmıştır.

3.Dönem, Putin dönemi- 2.liberal dönüşüm dönemi; Yeltsin’in istifası ile önce Başkanlığa vekâlet eden Vladimir Putin sonra 2000 yılı seçimlerinde % 53 oyla ilk turda Başkan seçildi. 1996’dan itibaren Yeltsin’le çalışmaya başlayan Putin aslında o günlerden başlamak üzere kendi ekibini kurma çalışmalarına başlamıştı. Putin ve ekibinin çöküşten çıkış stratejisi, ekonomide Oligarkları denetim altına almak dolayısıyla ekonomiyi denetim altında tutmak, petrol ve doğalgaz gibi kaynakları en iyi biçimde kullanarak gelir yaratmak, iç politikada başta Çeçenistan olmak üzere benzer sorunları zora başvurmaktan kaçınmadan çözmek, dış politikada Atlantikçi- Avrasyacı sentezlerini birleştirmek ve Asya’ya daha fazla önem vermek, çok kutupluluk üzerinde ısrar etmek, NATO’nun genişlemesine karşı tavır almak, ve benzerleri üzerine kurgulanmaktaydı.

Özellikle ekonomik çöküşün önüne geçmek üzere enerji alanında bir dizi girişimde bulunuldu. Doğalgaz ve petrol üretimi yeni yatırımlarla arttırıldı. Boru hatları anlaşmaları yapıldı, ağ genişletildi. AB ve Türkiye gibi yakın coğrafya ile uzun erimli bir dizi anlaşma yapıldı.  Lukoil, Yukos, Sibneft gibi enerji şirketlerinin başta ABD olmak üzere yabancı şirketlerin eline geçmesinin önüne geçecek önlemler alındı. Bütün bunlara şüphesiz konjonktürel avantajlar da eklenmekteydi. Örneğin dünya ölçeğinde doğalgaza talep hızla artıyor, petrol fiyatları sürekli yükseliyordu. Alüminyum, nikel, uranyum vb madenlerinde giderek fiyat ve talep yükselmesi eğiliminde olduğunu eklemek gerekir. Diğer yandan ülke içerisinde elde edilen gelirleri ülke dışına çıkarma eğiliminde olan Oligarkların denetim altına alınması da çıkışta bir anlamda rol oynadı. Ayrıca silah ihracından gelen gelirler de azımsanmayacak bir noktaya ulaştı.

Bütün bunlar yan yana gelince kısa sürede Rusya Federasyonu ekonomisi toparlandı. Dış borçlar ödendi, döviz rezervleri arttırıldı, sermaye kaçışı durduruldu ve görece bir refah ortamı yaratıldı. Şüphesiz bu enerji ve maden ihracına dayalı iç üretimi ilk aşamada pek de canlandıramayan bir çıkıştı. Ancak bir miktar olsun halka nefes aldırmıştı. Bunun yanı sıra zor yoluyla da olsa Çeçenistan üzerinde belirgin bir hegemonya sağlandı. Şüphesiz burada da başka bir konjonktürel olgu Putin’e yardım etti. O da 11 Eylül olayı idi. ABD’ ye uluslararası terörün önlenmesi adına destek çıkıldı ve buna karşılık ABD’de Çeçenistan’daki zor politikalarına göz yumdu. Dış politikada ise Putin, ABD’nin sarma (çevreleme) politikalarına karşılık verilmiş ve yakın coğrafyasında yitirdiği pek çok üssü yeniden tesis etmiştir. Yine ABD’nin sarma politikaları doğrultusunda gerçekleştirilen Turuncu vb devrimlere karşılık verilerek, Ukrayna’ya, Gürcistan’a, Ermenistan’a, Estonya’ya düşük fiyatla gaz verilmesine son verilmiş, zaman zaman gaz kesilmiş ve dönem dönem de Gürcistan’da olduğu gibi silahlı müdahele gerçekleştirilmiştir. Diğer yandan Birleşmiş Milletlerde veto silahı tekrar kullanılmaya başlanmıştır- Kosova’nın tanınması gibi-. Asya’da ise Janghay İşbirliği Örgütü aracılığıyla ilişkiler geliştirilmiştir. Tarihinde ilk kez Çin ile ortak askeri tatbikat düzenlenmiş ve benzer bir tatbikat Hindistan ile de yapılmıştır. Alternatif boru hatları oluşumunun önüne geçerek ve yeni – Kuzey ve güney hatları gibi- boru hatları inşa ederek tekel durumunu korumayı başarabilmiştir.

Bütün bunlar halk arasında hem görece refah tesis edilmesine hem de güven oluşumu sağlanarak milliyetçi duyguların gelişimiyle birlikte bir tür moral elde edilmesine yaramış olup bunun sonucu 2004 Başkanlık seçimlerinde Putin’in bu kez % 71,9 gibi yüksek bir oyla tekrar seçilmesine vesile olmuştur. Elbetteki bu yüksek oy elde edilmesinde Putin’in pek çok yetkiyi elinde toplaması ve muhalefet unsurları üzerinde baskı oluşturmasının da payı bulunmaktadır. Ayrıca neredeyse tüm propaganda araçlarını eline geçirmiş ve muhalefete propaganda olanağı vermemiştir.  RF Anayasası gereği üç kez üst üste Başkan olunamaması üzerine Birleşik Rusya Partisi Putin ile Medvedev arasında bir değiş tokuş gerçekleştirmiş ve 2008’de Medvedev Başkan olurken Putin Başnakanlığa geçmiştir.

Ve gelinen noktada 2011 Duma, 2012 Başkanlık seçimleriyle yeni bir dönem; Dönem / otokratik-hegemonya dönemi, tek kutuplu iç politika, çok kutuplu dış politika dönemi başlamıştır.

Kemal Ulusaler

Devam edecek

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!