Sağ-Sol Kavgası Yoktu-Mehmet Ali Yılmaz

12 Eylül öncesinde Türkiye’de sağ-sol kavgası yoktu, emperyalist güçlerin yönlendirdiği faşist saldırılar vardı. Devrimciler bu saldırılara karşı kendileriyle birlikte halkı ve yaşam alanlarını korumaya çalışıyorlardı.

                   Sağ-Sol Kavgası Yoktu

                                                                                Mehmet Ali Yılmaz

 namaz

1970’li yıllarda sağ-sol kavgası yoktu, emperyalist güçlerin yönlendirdiği faşist saldırılar ve katliamlar vardı…

Basın-yayın organlarında ve özellikle de tv’lerin bazı tartışma programlarında, öteden beri “12 Eylül’den önce solcu gençlerle sağcı gençler birbirlerine kırdırıldı, bu emperyalizmin bir oyunuydu” biçiminde kalıplaşmış ithamlarda bulunmak alışkanlık haline geldi. Hiçbir ciddi dayanağı olmayan bu “tv efsanesi”nin gerçeklerle herhangi bir ilişkisi yoktur.

Bu konu Mehmet Ağar’ın 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nda devrimcilere kara çalmasıyla tekrar gündeme geldi. Ağar, 12 Eylül öncesinde polis müdürüyken sol “örgüt”lerin arkasında “Rus servisleri” var sanıyormuş, oysa Sovyet yanlısı biri hariç hepsinin arkasında “Batılı servisler”in olduğunu söylüyor.

Ağar bunu söyleyerek gerçeği tersyüz ediyor. Örneğin Dev-Yol ve Dev-Genç açısından bu sözler tümüyle gerçek dışıdır. Türkiye topraklarından ve halkın içinden çıkmış, tamamen ülkemize has devrimci hareketleri, devrimcileri karalamaya kalkışmak aslında bu ülke insanına yapılan bir haksızlıktır. Bu ülkenin soluna, Türkiye halkının içinden çıkmış bir gerçeklik olan devrimcilere zarar vermek için ortaya atılan bu tür iddialarla aslında ülkeye zarar verilmektedir. Bu ülkeye has devrimcileri ve onların hareketlerini itibarsızlaştırarak ancak Batılıların Türkiye’ye karşı iki yüz yıldır sürdürdükleri Şark politikalarına, sömürgeci siyasalarına hizmet edilir.

Ağar, bir taraftan solcuları “eline bıçak almamış düzgün fikir adamları” olarak nitelendiriyor diğer taraftan ise “Batılı servislerin hizmetinde” olmakla itham ederek karalamaya çalışıyor. Bu tarz ifadeler solun geneli kadar ülkeye ve ülke insanına da yapılan bir haksızlıktır.

Evet, Türkiye’de emperyalizmin yönlendirdiği, yönettiği, işbirliği yaptığı çevreler, kişiler oldu. Bunlar bugün de varlar. Ama bunların arasında devrimciler yoktu.

12 Eylül öncesinde Türkiye’de sağ-sol kavgası yoktu, emperyalist güçlerin yönlendirdiği faşist saldırılar vardı. Devrimciler bu saldırılara karşı kendileriyle birlikte halkı ve yaşam alanlarını korumaya çalışıyorlardı.

Devrimciler hiçbir uluslararası güçten ne para ne de silah almışlardır. Bu kocaman bir yalandır, devrimcilere atılan bir iftiradır. Devrimciler, mücadele için gerekli bütün ihtiyaçlarını ülke içi kaynaklarla gidermeye çalıştılar. Ülke içi kaynakların belirleyici kısmı fabrikalarda çalışan işçilerden, kamu çalışanlarından, diğer işyerlerinde çalışan yurtseverlerden ve mahalle halkından gönüllük temelinde temin edilmekteydi…

Devrimcilere yöneltilen bu ithamlar politik yönden de gerçek dışıdır.

Çünkü devrimciliğin ilk varlık nedeni Türkiye’nin emperyalizmin hegemonyasından kurtarılması; siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak bağımsızlaştırılması ve ülke içindeki işbirlikçilerinin iktidar gücünün kırılmasıdır. 1970’li yıllarda devrimciler, Türkiye’nin bağımsızlığının sağlanabilmesi, demokrasinin tam olarak kurulabilmesi için NATO’dan çıkılmasını, ABD’nin üs ve tesislerinin kapatılmasını, ikili antlaşmaların fesh edilmesini, emperyalist devletlere olan her türlü ekonomik, askeri ve kültürel bağımlılıkların sonlandırılmasını istiyorlardı.

Bu olmazsa olmaz talepleri öne süren devrimcilerin ilk hedefi; Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye’yi kurmaktı.

Devrimcilerin doğrudan karşılarına aldıkları, baş düşman belledikleri, ülkeden atmak için savaştıkları emperyalist güçlerden yardım almaları ya da onların kışkırtmalarına gelmeleri söz konusu değildi.

Birisi (sol) emperyalizme düşman, diğeri işbirlikçisi. Bunların ikisinin de emperyalizm tarafından idare edildiğini söylemek gerçekleri çarpıtarak insan aklıyla alay etmektir.

***

İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan sonra ABD emperyalizmi Türkiye’yi sömürmek, talan etmek ve dünyanın en etkin gücü olabilmek için kontrol altına almayı zorunlu gördüğü Sovyetler Birliği’nin önüne set oluşturmak amacıyla ülkemizi hegemonyası altına aldı.

ABD emperyalizminin İkinci Paylaşım Savaşından sonra ülkemiz üzerinde kurmaya başladığı hâkimiyetini sürdürebilmek için gerici-dinci ve faşist güçleri militarize etmeye ihtiyaç duydu, onları Sovyetler Birliği’nin ülke içindeki uzantılar-sempatizanları olarak gördükleri solculara karşı örgütledi, eğitti, maddi ve propagandif yönden destekledi, giderek de bu güçleri bütün ilericilere-solculara saldırttı. Türkiye’deki Amerikancı kuruluşların ilk örneklerinden biri olan Komünizmle Mücadele Derneği ABD’deki McCharty’cilik örnek alınarak 1950’li yıllarda kurduruldu, 1960’larda yenilenen bu örgüt ülkemizde sola karşı hazırlanan çeşitli provokasyon ve saldırıların baş sorumluları arasında yer aldı. (Fethullah Gülen de Komünizmle Mücadele Derneği’nin Erzurum’daki şubesinin kurucuları arasında yer almıştı.)

1961 Anayasasının sağladığı kısmi demokrasi ortamında ilerici-sosyalist fikirlerin yayılması ve bu düşünceler doğrultusunda kitlelerin örgütlenmesi söz konusu olmaya başlayınca; egemen güçler bu gidişten rahatsız oldular ve önce üniversite gençliği içinde örgütlenerek öğrenci kuruluşlarını AP iktidarının desteğiyle ele geçirmeye yöneldiler. Dinci kesimin öncülüğündeki sağcıların ele geçirdiği önemli gençlik kuruluşlarından birisi olan MTTB, üniversiteleri gericileştirmek ve ilerici-devrimci gençliği sindirmek amacıyla kullanıldı. Bu gerici saldırıların en önemlilerinden birisi 16 Şubat 1969’da Taksim’de düzenlendi. 1960’larda Kıbrıs olayları nedeniyle Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye karşı tehdit unsuru olarak kullandığı Altıncı Filonun limanlarımıza gelişlerini istemeyen devrimci gençliğin yürüttüğü mücadeleyi boğmak için, ABD emperyalizminin örgütleri ve içerideki uzantıları, MTTB ve Komünizmle Mücadele Derneği gibi kuruluşlara Kanlı Pazar katliamını düzenlettiler. Dönemin iktidarının da desteğiyle gerçekleştirilen bu saldırıda iki devrimci katledildi, ikiyüz kişi de yaralandı.

Bugün TBMM Başkanı olan İsmail Kahraman bu planlı saldırı sırasında MTTB’nin başkanıydı. İsmail Kahraman 2012’de Çorlu’da yaptığı konuşmada MTTB’nde görev almış bir kısım insanın ismini verdi. Bu kişiler gerçekten de çok dikkat çekici: “Bizim dönemimizden iki dönem sonra Tayyip Erdoğan, Millî Türk Talebe Birliği kültür müdürüydü. MTTB İcra Konseyi Genel Sekreteri Abdullah Gül idi. Aynı icra kurulunun muhasibi Sami Güçlü Tarım Bakanı’dır. Ankara Hukuk dernek başkanımız Beşir Atalay, Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin. Bugün gördüğünüz şu kadro Millî Türk Talebe Birliği Akademisi’nden mezun olmuştur.” İsmail Kahraman bu açıklamasıyla, dün emperyalizmin Soğuk Savaş politikasına hizmet eden sağcıların dinci kanadını oluşturanların sonraki yıllarda ve günümüzde ülke yönetiminde çok önemli yerlere getirildiğini itiraf etmiş oluyor. Sağcıları ve solcuları aynı düzlemde görenler, “iki tarafı da emperyalistler yönetti” diyenler belki bu sonuçtan ders alırlar.

Vikipedi’de de “Millî Türk Talebe Birliğine üye olup Türk siyasetinde öne çıkan isimler” sıralanmış. Bunlar; Abdullah Gül, Mehmet Ali Şahin, Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Beşir Atalay, Ömer Dinçer, Taner Yıldız, İsmail Kahraman, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik, Bahattin Yıldız ve Türkiye Hizbullah’ının kurucusu Hüseyin Velioğlu’dur.

Bu sağcı dernekleri yönetenler koşullara göre muhafazakâr-mukaddesatçı veya milliyetçi görüşleri savunduklarını öne sürüyorlardı ama esasta ideolojilerini belirleyen ana unsur ABD emperyalizminin pompaladığı anti-komünizmdi. Aydınlanmacılık ve Kemalizm de baş düşmanlarıydı. (Özellikle 1990’lardan sonra soldan kaçan liberaller ve etnikçiler bu düşmanlıkta dincilerle birlik oldular.)

1960’lı yılların ilk yarısında Komünizmle Mücadele Derneği, Türk Ocakları ve MTTB gibi örgütler içinde yer alan, kendilerini ülkücü, ülkücü-milliyetçi, toplumcu-milliyetçi ve bozkurtlar olarak tanıtan bazı gençler Türkeş’in CKMP’ni ele geçirmesinden sonra bu partinin gençlik kollarında çalıştılar, 1966 yılından itibaren de Ülkü Ocaklarını kurmaya başladılar. Daha sonra bu ocaklar ülke çapında birlik oluşturdular. Bu arada ülkücülere Türkeş’in kurdurduğu komando kamplarında eski askerler tarafından devrimcilere saldırılar düzenlemek, işçi grevlerini kırmak, okulları ve öğrenci yurtlarını işgal etmek gibi amaçlarla yakın dövüş ve silah kullanma eğitimleri verilmekteydi.

Bu kesim giderek bütün ülke çapında, NATO ve Amerika’nın o günün ihtiyacı olan planlamaları doğrultusunda örgütlendirildi, para-militer güçler haline getirildi. Bunlar 1970’lerde tam anlamıyla emperyalizmin soğuk savaşının aletleri olarak ilericilere, demokratlara, devrimcilere ve ezilen kesimlere karşı kullanıldılar. Türkiye’deki ilerici-devrimci gelişmelerin önünü silahlı saldırılarla, katliamlarla kesme görevini yerine getirdiler.

1960’larda ve 70’lerde bağımsızlık, kurtuluş, demokrasi, özgürlük ve sosyalizm diyen, bu kavramlar uğruna emperyalizme ve sömürüye karşı çıkan herkes, her hareket ABD’yi yöneten güçlere göre “uluslararası komünizm”in aletleriydi ve bunlar ezilmeliydi. Amerikan emperyalizmine hizmet eden uzmanların bu dönemde ortaya attıkları bütün tezlerin, “dolaylı saldırı ve konvansiyonel olmayan savaş” üzerine yapılan değerlendirmelerin hepsinin ana meselesi dünyadaki kurtuluş-bağımsızlık mücadelelerini ve solu-sosyalizmi yok etmekti. Türkiye’deki gerici-faşist çevrelerin de savunduğu bu “kökü Amerika”da olan görüşten başka bir şey değildi.

ABD’nin bu genel politikası doğrultusunda başlarda solculara-devrimcilere daha çok dinci kesim, gericiler saldırılar düzenlerken 1960’ların sonlarına doğru ülkücüler onların yerini aldılar. Özellikle 1970’li yıllarda ilerici-devrimci kesime karşı egemen sınıflar asıl saldırı aracı olarak eğitimden geçirilen ülkücüleri kullandı. Maraş ve Çorum katliamı gibi büyük olaylarda dinci kesimleri de kullandılar ama bu tür kitlesel saldırılarda da sivri ucu faşist güçler oluşturdu.

Gerek 12 Mart 1971 öncesinde gerekse de sonrasında ilk saldırıya uğrayanların, öldürülenlerin devrimciler olması da ülkede solun önünün kesilmesini ve halkın sindirilmesini kimlerin istediğini gösteren somut bir kanıttır.

23 Temmuz 1968’de Vedat Demircioğlu polisin İTÜ Yurduna yaptığı baskın sırasında pencereden atılarak komaya sokuldu ve hastanede öldü. 1960’lı yıllarda öldürülen ilk devrimci olan Vedat Demircioğlu Hukuk Fakültesi öğrencisi, TİP ve FKF üyesiydi. Katili bulunup yargı önüne çıkarılmayan Vedat Demircioğlu’nun cenazesinin Konya-Taşkent’te gömülmesi sırasında da dinciler, anti-komünistler olay çıkarmaktan geri durmadılar. (A. Davutoğlu da Taşkentlidir.)

28 Temmuz 1968’de Atalay Savaş öldürüldü. ETYÖO öğrencisi Atalay Savaş, Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesi üzerine yapılan protestodan dolayı gözaltına alınanların duruşması için Ankara adliyesi önünde toplanan devrimci gençlerin dağıtılması sırasında bir minibüs tarafından çiğnendi.

16 Şubat 1969’da M. Turgut Aytaç, Kanlı Pazar katliamında öldürüldü, işçiydi.

16 Şubat 1969’da Duran Erdoğan, Kanlı Pazar katliamında katledilen diğer işçiydi.

19 Eylül 1969’da komandoların katlettiği Mehmet Cantekin, Orman Fakültesi öğrencisiydi. İstanbul Özel Işık Mimarlık ve Mühendislik Yüksek Okulu’nda paralı eğitime ve özel okul sahiplerine karşı süren direnişi desteklemeye giden devrimci öğrencilerin taranması sonucu öldürüldü ve bu olayda iki öğrenci de yaralandı.

23 Eylül 1969’da öldürülen Taylan Özgür, devrimci gençliğin liderlerindendi ve ODTÜ öğrencisiydi. İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Genel Kurulu’na katılmak için geldiği İstanbul’da bir polis veya subay tarafından arkasından vurularak katledildi ama katili yargılanmadı bile.

9 Aralık 1969’da Mehmet Büyüksevinç, İstanbul DMMA öğrencisiydi durakta otobüs beklerken ülkücü komandoların saldırıyla öldürüldü.

14 Aralık 1969’da Battal Mehetoğlu, Yıldız Mühendislik Mimarlık Akademisi önünde silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü. Devrimci katliamları artarak devam etti.

Bu arada 21 Eylül 1969’da MTTB binasında lise öğrencisi Mustafa Bilgin, yanık sigarasıyla uyukladığı odada depolanan patlayıcıların infilak etmesi sonucu ölmüştür.

12 Mart döneminde devrimciler işkencelerden girildiler, hapsedildiler, şehirlerde-köylerde vuruldular, idam edildiler, bütün ilerici örgütler kapatıldı, anayasadaki demokratik hak ve özgürlükler budandı velhasıl bütün solun üstünden silindir gibi geçtiler ama sağcılara ciddi hiçbir şey yapmadılar. Hatta üniversitelerde solcu-devrimci öğrenciler ve öğretim üyeleri tasfiye edilirken dinci-ülkücü kesim desteklendi. Okul dernekleri, yurtlar, kantinler bu kesimden öğrencilere ve işletmecilere teslim edilerek güç toplamalarına yardım edildi. Birçok okulu dinci-faşist idareci ve öğrencinin ele geçirmesini sağladılar.

1973 seçimlerinden birinci parti olarak çıkan CHP, MSP ile 26 Ocak 1974’te koalisyon hükümeti kurdu. Ecevit’in Başbakanlığındaki bu hükümetinin kurulmasından hemen sonra faşistler okullarda saldırılara başladılar. Ölümle sonuçlanan saldırılardan önce demokratlara, devrimcilere karşı kitlesel saldırılar yapmaya başladılar. Önceleri taşlı, sopalı, bıçaklı saldırılar düzenlediler.

19 Mart 1974’te öteden beri faşistlerin örgütlü olduğu Erzurum’da komandolar ilerici gençlere saldırdılar. Bu saldırı üzerine Başbakan Ecevit, Demirel’i, özellikle de Türkeş’i ve sağcı bürokratları kastederek şöyle diyordu:

“Gençliği hala şiddet olaylarına tahrik ediyorlar. Bunların içinde politikacılar var, politikaya karışmamaları gereken kimseler var. Yalnız gençlere değil, millete karşı da büyük günah işliyorlar. Kendi siyasal emellerine ve kişisel ihtiraslarına genç insanları alet etmekten vazgeçmeyen kimselerle, gerektiği zaman, en açık şekilde yeniden mücadele edeceğim.”

Saldırılar Doğu Anadolu’da yoğunlaşmıştı. 20 Mart’ta Ardahan’da Lise öğrencilerine dışarıdan gelen faşistler saldırdılar, biri ağır olmak üzere dört öğrenci yaralandı.

Aynı gün Erzurum Atatürk Lisesinde de olaylar çıkardılar. Çıkan çatışma üzerine beş öğrenci gözaltına alındı.

Solcu gençlerin gözle görülecek önemde bir faaliyetleri yokken faşistler saldırılara başlamışlardı. Bu gelişmeler üzerine, 22 Mart 1974’te, Başbakan Ecevit Bakanlar Kurulu toplantısında: “Öğrenci olayları 12 Mart öncesine dönüşebilir” diyerek muhtemel gelişmenin altını çiziyordu. Aynı toplantıda saldırıların amacının çıkarılması düşünülen genel affı engellemek olduğu ifade edildi.

Faşistler siyasal ortamı germek için sadece saldılar düzenlemiyorlardı, provokatif eylemler de yapıyorlardı. Örneğin Adana Düziçi Öğretmen Okulu’na Orak-çekiçli bayrak asarak bu bölgede karışıklık yaratmaya çalıştılar. 30 Mart 1974’te bu provokasyonu faşistlerin düzenlediği ortaya çıktı.

Koalisyon Hükümetinin Protokolünde; milli, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkesine yürekten inanan; hukukun üstünlüğüne, demokratik hak ve hürriyetlere saygılı olan iki partinin ortak amaçlarının, kanunları herkese eşit olarak uygulayan, Atatürk ilkelerine bağlı bir devlet idaresiyle anlayış, kardeşlik ve sosyal adalete dayanan bir toplum düzeninin kurulması olduğu belirtilmekteydi.

Bu koalisyon döneminde haşhaş yasağının kaldırılması ve Kıbrıs harekâtı nedeniyle Türkiye-ABD ilişkileri gerginleşti. Bu gerginlik ABD’nin NATO ortağı Türkiye’ye askeri ambargo uygulamasına kadar uzandı.

Bu koalisyon hükümetinin dağılması üzerine faşistlerin ilericilere ve devrimcilere karşı saldırılarını yoğunlaşmaya başladı. Bu saldırılarla faşistler ve gericiler 1970’li yıllarda yaşanan içsavaş ortamınına giden yolu açmaya başladılar.

5 Mayıs 1974’te Neşet Danış öldürüldü. Almanya’da bir Türk işçi derneğinin kongresini basan komandolar Orman Mühendisi devrimci Neşet Danış’ı yaraladılar, 17 gün hastanede yattıktan sonra hayatını kaybetti.

10 Temmuz 1974’te Ümit Tok isimli sendikacı Kocaeli’nde faşistler tarafından katledildi. Petkim Baştemsilcisi olan Ümit Tok kurşunlanarak öldürüldü.

12 Aralık 1974’te Mehmet Filiz adlı işçi Ankara’da faşistler tarafından öldürüldü.

18 Aralık 1974’te Şahin Aydın öldürüldü. İstanbul DMMA’ne saldıran faşistler tarafından bıçaklanarak öldürüldü. İYÖKD yöneticisi olan Şahin Aydın seçilmiş bir hedefti.

22 Aralık 1974’te işçi Hüseyin Örek Adana’da CHP mitingi sonrasında Ülkü Ocaklılar tarafından dövülerek komaya sokuldu ve 14 gün sonra hayatını kaybetti.

20 Ocak 1975’te Ankara’da TTYO öğrencisi Veli Yıldırım okul kantininde ülkücülerin saldırısına uğradı. Demir çubuklarla dövülerek katledildi.

23 Ocak 1975’te Kerim Yaman öldürüldü. İstanbul Vatan Mühendislik Yüksek Okulu’nda devrimcilere pusu kuran faşistler yaylım ateşi açtılar ve bu ateş sırasında Kerim Yaman’ı katlettiler.

15 Şubat 1975’te TÖB-DER yurt çapında Faşizmi ve Hayat Pahalılığını Protesto toplantıları düzenledi. Faşistler ve gericiler sekiz ilde olaylar çıkardılar. Bu olayların en yoğun yaşandığı yer Malatya oldu. Malatya’da TÖB-DER toplantısını bahane eden gericiler ve faşistler civar il ve ilçelerden de getirdikleri kalabalıklarla şehri savaş alanına çevirdiler. Bu sağcı kalkışmada yüzlerce işyeri tahrip edildi, yağmalandı. CHP il merkezi, kitapçılar, gazete bayileri ve öğretmenlerin lokali saldırıya uğradı. Bu saldırılar sırasında Hamza Karaağaç ve Adnan Baykal isimli memurlar katledilirken, 53 kişi de yaralandı. Bu olaylar nedeniyle Malatya’da tutuklanan 44 kişi arasında eski AP milletvekili Hamid Fendoğlu’da vardı.

Tokat MHP İl Başkanının da yakalandığı bu olaylar nedeniyle Muş Cumhuriyet Savcısının değerlendirmesi dikkat çekiciydi: “Olaylar Kubilay olayı kadar önem taşımaktadır.”

23 Şubat 1975’te Erzincan’da beş bin kişinin katıldığı olayları gerici çevreler kışkırttı, CHP İl Merkezi ve dükkanlar tahrip edildi. İlk gün Ülkü Ocaklı on kişinin gözaltına alındığı olaylar ikinci gün çevre köylere de yayıldı, çatışmalarda ikisi polis 20 kişi yaralandı, 153 kişi gözaltına alındı. Valinin çevre illerden yardım istediği olaylar sırasında 13 yaşındaki Mehmet Kaya vurularak öldürüldü.

27 Şubat 1975’te İzmir’in Turgutlu ilçesinde TÖB-DER üyesi Battal Öz nurcu olan öğretmen İbrahim Başaran tarafından öldürüldü. Akli dengesi bozuk olduğu ileri sürülen nurcu İbrahim Başaran solcu öğretmen Battal Öz’ü ders verirken 7 kurşun sıkılarak öldürdü…

Görüldüğü gibi 12 Mart 1971 öncesinde de sonrasında da siyasal saldırıları gericiler ve faşistler başlatmışlar ve sürdürmüşlerdir. Bu dönemlerdeki saldırılar emperyalizmin Türkiye’yle ilgili politikalarının ve ülkedeki siyasal gelişmeler bütünlüğü içinde, somut gerçeklikler üzerinden gidilerek, nedenleri-niçinleriyle birlikte ele alınırsa ancak doğru sonuçlara ulaşılır.

Kısacası ABD, NATO üyesi Türkiye’yi Komünist Sovyetler Birliği’ne karşı güçlü bir set ve ileri karakol olarak görüyordu. Türkiye’nin ABD’nin emperyalist hegemonyasının aleti olarak varlığını sürdürmesi için sağ iktidarların yönetimde olması, ilerici-demokrat düşüncelerin kısıtlanması, sol örgütlenmelerin ezilmesi, devrimcilerin yok edilmeleri gerekiyordu. ABD bu planını bazı hallerde doğrudan, çoğu zaman da ülke içinde elde ettiği, etkisi altına aldığı güçler vasıtasıyla uyguluyordu. Bu güçler duruma göre dinciler-gericiler, faşistler, diğer sağcılardan oluşmaktaydı. (1990’lara doğru bu işbirlikçi kompozisyon daha da genişledi.)

Özetlersek; 12 Eylül öncesinde Türkiye’de sağ-sol kavgası yoktu. 1970’lere damgasını vuran olayların merkezinde; ülkeyi ve halkı tümüyle teslim almak isteyen emperyalist güçler ve bu güçlerin içerdeki uzantılarının saldırılarına karşı durmaya çalışan ilerici-devrimci güçlerin direnişi vardı.

Bunca mücadeleden sonra ülkeye gerici bir zihniyet tekrar hâkim oldu, boşuna mı uğraştık diyenlere verilecek cevap: Hayır, tam zamanı başlamanın, güneşin yarın sabah doğacak olması gibi yeni bir ruhla ve atılganlıkla…

Ne demiş Rıfat Ilgaz?

Tam zamanı işe başlamanın doğan günle

Yırt otuzunda aldığın diplomayı

Alfabelik çocuk ol!

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!