‘Sağlık Reformu’; Üç Kitap ve Bir Anlaşma-Haluk Başçıl

İnceleyeceğimiz 3 kitap ve bir uluslararası anlaşma, ülkemizde yürütülen ve örgütlü toplum kesimlerinin muhalefet ettiği “Sağlık Reformu”yla emperyalist sistemin

sağlık alanındaki politikalarını hayata geçirmekte ne denli planlı hareket ettiğini açığa çıkarıyor. Uluslararası ilaç, tıbbi teknoloji tekelleri ve mali oligarşiye ülke kaynaklarının peşkeş çekilmesi, emperyalist sistemin açık destek verdiği hükümetler ve eğittiği iş birlikçi uzmanlar eliyle sürdürülüyor. Bu politikaların ülkemiz için olumsuz etkilerini açıklamak kadar bu politikaların uygulayıcılarını, işbirlikçilerini ve emperyalist kuruluşlarla bağlantılarını sergilemek, bize düşen önemli bir görevdir.

hbascil@anafikir.gen.tr

AKP hükümeti 2003 yılından itibaren uygulamaya koyduğu “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nı ısrarla sürdürüyor. Bu program, mali oligarşi, ilaç ve tıbbi teknoloji tekellerinin programıdır. Amaçları da kamusal sağlık yapılanmalarını yağmalayarak sağlık hizmetleri alanını ele geçirmektir. (Sitemizdeki ‘Emperyalizm ve Sağlıklı Yaşam – Sağlıklı Toplum’ yazısına bakılabilir).

Bu program, ülkemizde (diğer birçok ülkede olduğu gibi) “Kamunun Yeniden Yapılandırılması” adı altında devlet ve fakülte hastanelerin özelleştirilmesi, kamu sağlık sigortasının yerine özel sağlık sigortasının ikame edilmesi, sağlık meslek gruplarının (hekimler, diş hekimleri, hemşireler ve diğerlerinin) mesleki pratik ve etik kurallarının yeniden belirlenmesi, halka yeni bir sağlık hizmet anlayışının kabul ettirilmesi, kamu sağlık emekçilerine tanınan kamusal hakların ortadan kaldırılması dahil bir dizi köklü değişiklikleri içeriyor. Egemenler, bu derecede köklü bir değişimin,  bir önceki sistemin yapılanmaları, bürokrasisi, sağlık emekçileri, hastalar vb. kesimler tarafından zora sokulmadan, hatta engellenmeden yürütülmesini de planlamaya çalışıyorlar.

Bu yazıda tekelci sağlık şirketlerinin, mali oligarşinin, IMF, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü ve ulusal hükümetler ile işbirliği içinde nasıl bir “hayata geçirme politikaları” izlediklerini, bu üç kitap ve bir uluslar arası anlaşma üzerinden ele almaya çalışacağım.

Birinci kitap: Şok Doktrini

Kişinin sağlığına yeniden kavuşturulması doğrultusunda kişilerde ortaya çıkan çeşitli algılama bozuklukları ve bunun yol açtığı davranış hatta kişilik değişikleri tıbbın müdahale alanlarından birisini oluşturur. Tıp biliminin kişisel algılama bozukluklarına, davranış değişikliklerine yol açan etkenlere ilişkin araştırmaları,  kişiler ve toplum üzerinde egemenlik kurmak isteyen bazı karanlık çevrelerin de önemli bir ilgi alanını oluşturuyor. Naomi Klein bu kitabı (Bkz. Ahmet Yıldırım, Şok Doktrini ve Felaket Kapitalizmi başlıklı Anafikir’deki iki yazısı) tıpta tedavi amacıyla kullanılan “elektrokonvülsif terapi” (ECT)’nin kişiler üzerindeki etkilerinden yararlanmak isteyen CIA’nin konuya duyduğu ilgiyi detayları ile ortaya koyuyor.

Elektrokonvülsif terapi (ECT) üzerine yapılan çok sayıdaki klinik çalışmalar, hastalarda,

*     … mekan-zaman imgesi kaybının yanı sıra diğer bütün duygularda da kaybın söz konusu olduğunu,

*     … belli bir aşamadan sonra kişilerin ikinci bir dil ya da evlilik statüsüyle ilgili tüm bilgisini kaybedebildiği, parmaklarını emdikleri, cenin pozisyonu alarak kıvrıldıkları, kaşıkla beslenme ihtiyacı duydukları ve anneleri için ağladıklarını,

*     … ama bu davranışların genellikle kısa süreli olduğunu belirtmektedir.

Fakat ileri derecede şok dozları kullanıldığında hastaların tamamen geriye döndükleri, yürümeyi ve konuşmayı unuttuklarını bildirilmektedir.

Dr. Ewen Cameron, “Hastalarına sağlıklı yeni davranışlar öğretmenin yolu, onların zihinlerinin içine girip ‘eski hastalıklı modelleri parçalamak’tan  geçiyor… Onların zihinleri, yeniden yazılabilecek boş bir sayfaya benziyor…” diyor.

Ernest Hemingway’ın 1961’de intihar etmeden kısa bir süre önce kendisine uygulanan elektroşok tedavisine ilişkin olarak, “Kafamı yiyip bitiren, her şeyim olan belleğimi silen ve beni işimden alıkoyan bu duygu nereden kaynaklanıyor? Harika bir tedavi uygulanıyordu, ama hastayı kaybettik” demektedir.

Toplum mühendisliğine soyunanlar, benzer şekilde toplumlarda algılama bozukluları yaratmak, davranışlarında değişiklikler oluşturmak, onları güdülemek için kişilerdekine benzer şekilde şoklar yaratma anlayışını uzun bir süredir dünyanın dört bir yanında uygulamaktadırlar.

“Şikago Okulu”nun piri Milton Friedman,  “Ekonomi, ileri derecede bozulduğunda, o ilk masumiyet durumuna ulaşmanın tek yolu, bile bile acı şok veren şoklar uygulamak… Toplumları modelsizleştirerek, onları her türlü müdahaleden (hükümet düzenlemeleri, ticaret engelleri ve yerleşik çıkarlardan) arınmış bir saf kapitalizm…” peşinde koşmaktadır.

Bu doğrultuda, “Gerçek değişimi ancak (gerçek yada hissedilen) bir kriz yaratır. Kriz meydana geldiğinde, alınan önlemler onun etrafında yer alan düşüncelere bağlı olurlar. Temel görevimizin şu olduğuna inanıyorum: Mevcut politikalara alternatifler geliştirmek, siyasal bakımdan imkansız olarak görünen şeyleri, yine siyasal bakımdan kaçınılmaz hale gelinceye kadar canlı ve el altında tutmak” gerektiğini söylemektedir. Birçok ülke (kitapta detaylı olarak işlenmiş) bu politikaların mağduru olmuştur.

Dünya Bankası’nda uzun süre çalışan Dani Rodrik’in, “Yapısal uyum, ülkelerin ekonomilerini krizden kurtarmak için yürütmek zorunda oldukları bir süreç olarak pazarlanıyordu” demektedir. Krize giren ve çaresizlik içinde paralarını istikrara kavuşturmak için acil yardıma ihtiyaç duyan tüm ülkelere özelleştirme, serbest ticaret ve mali kurtarma politikaları tek bir paket halinde sunulmakta, bu programın tümünü kabul etmekten başka seçenek bırakılmamaktadır. Sosyal güvenlik ve sağlık bu yapısal programın önemli bir ayağını oluşturmaktadır.

Ülkemiz de bu tür uygulamalara maruz kalmıştır:

19 Şubat 2001 yılında Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında yaşanan gerginlik bahane edilerek bir ekonomik kriz patlatılmıştır. Merkez Bankası’ndan bir günde 7,5 milyar dolar çekilmiş,  ABD Doları 600 TL’den 950 TL’ye kadar yükselmiş, gecelik faizler % 7500 çıkmış, bir ay içinde benzine 6 kez zam gelmiş ve çok sayıda işyeri kapanmış ve binlerce kişi işsiz kalmıştı.

Başbakan Bülent Ecevit, Dünya Bankası Başkan Yardımcılarından Kemal Derviş’i Türkiye’ye davet ederek ekonomiden sorumlu devlet bakanlığına getirmek zorunda bırakılmıştı.  “15 günde 15 yasa” sloganı ile bir IMF programı olan “Yeni Ekonomik Program” hayata geçirilmişti.

Naomi Klein’in kitabında, Şikago Okulu’ndan yetişmiş uzmanların “Felaketin kendisi (darbe, terörist saldırı, piyasanın çöküşü, savaş, tusinami, kasırga) nüfusun tamamını şok durumuna sokar… Şoka uğratılan toplumlar da sıkı sıkıya korudukları şeylerden sık sık vazgeçmektedirdüşüncesiyle hareket ettiklerine yer veriliyor. Şok doktrini kuramcılarının, toplumlara yönelik arzu ettikleri geniş ve boş sayfaların ancak bu tür felaketlerle yaratılabileceği, toplumların psikolojik açıdan dağıldığı ve fiziksel olarak köklerinden koptuğu anları, oluşturdukları yeniden şekillendirme, toplumun yeni bir kalıba dökülmesi anları olarak değerlendirmeleri örnekleriyle anlatılıyor.

Buna ilişkin bir örnek de ülkemizden verilebilir. DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti IMF ve Dünya Bankası’nın istemleri doğrultusunda 1999 yılında sosyal güvenlik sisteminde bir dizi değişiklikleri gündeme aldı. Bu değişiklikler emeklilik yaşını (bu düzenlemeye kadar emeklilik için her hangi bir yaş sınırlaması bulunmuyordu) kadınlarda 58, erkeklerde 60 yaşa çıkarıyordu. Buna ek olarak emeklilik için prim günü sayısını 5000’den 9000’e (daha sonra pazarlıklar sonucu 7200’e) yükseltiyordu. Ayrıca SSK ve Bağ-Kur’lular için emekli aylığının hesabında da değişiklik getiriyordu. Bu yasa tasarısı  “Mezarda Emeklilik Yasası” olarak isimlendiriliyordu. Bu yasa değişikliğine karşı 14 Temmuzda bir araya gelen Emek Platformu bir program hazırlayarak 13 Ağustos 1999 tarihine kadar çeşitli eylem ve etkinlikleri organize etti. 17 Temmuzda Emek Platformu’nun İstanbul, Kocaeli, Konya, Kayseri, Bursa ve 18 Temmuz Adana mitingleri yapıldı. 19 Temmuzda “Mezarda Emekliliğe % 20 sefalet zammına ve IMF dayatmalarına hayır!” diyerek Emek Platformu’na katılan örgütlerin başkanlarının katılımı ile 15 000 kişilik grup Ankara’da yürüyüş yaptı. İktidar partisi genel merkezlerine siyah çelenk bıraktı. 24 Temmuz 1999 günü Kızılay’da gerçekleştirilen mitinge yaklaşık 350 bin kişi katıldı. 29 Temmuz 1999 tarihinde iş bırakma eylemini yapıldı. Toplumsal muhalefetin gittikçe yükseldiği bu dönemde hükümet önemli bir toplumsal dirençle karşılaştı. Ancak 17 Ağustos Gölcük Depremi’nin getirdiği büyük felaket ve yıkıma karşı büyük bir toplumsal dayanışma için çabaların harcandığı bir ortamda, bu durumu fırsat olarak gören hükümet büyük gayretle dört gün gece gündüz çalıştırdığı TBMM’den tasarıyı 25 Ağustos’ta geçirmişti.

İkinci Kitap (Beyaz Kitap): Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma 9, Sosyal Güvenlik Reformu: Sorunlar ve Çözüm Önerileri, Nisan 2005

Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de “Beyaz kitap”olarak adlandırılan bu kitap, Washington Konsensüsü ile belirlenen politikalara uygun olarak sosyal güvenlik alanının yeniden yapılandırılması program metnidir. Başbakanlık tarafından “Kamunun Yeniden Yapılandırılması” altında adı çıkarılan bir dizi kitaptan birisidir.

Kitabın başında yer alan “Teşekkür” yazısında katkıda bulunan kişilere teşekkür edilirken, “Dünya Bankası’ndan Anita Scwarz ve Mukesh Chawla’ya projeksiyonları konusunda sağladıkları teknik destek için şükran borçluyuz’“denmektedir.

Kitapta, “… mevcut sosyal güvenlik sisteminin sadece belli parametrelerinde yapılan değişikliklerin, sistemin sorunlarını orta ve uzun dönemde çözmekte yetersiz kaldığını göstermektedir. … sosyal güvenlik sistemimizin amaç, araç ve yöntem tutarlığını sağlayacak tarzda, bütüncül bir bakış açısıyla ele alınması ve yeniden yapılandırılması gerekmektedir” denilmektedir. Sosyal güvenlik sisteminin niçin değiştirilmesi ve nelerin yapılması gerektiği ortaya konulmaktadır.

Genel Sağlık Sigortası’nın temel ilkeleri içinde sağlık hizmetlerinin finansmanı, birinci basamaktaki sağlık ocakları yerine aile hekimliği ve ikinci basamakta Sağlık Bakanlığı hastaneleri yerine “sağlık işletmeleri”nin getirilmesi ve bunların yürütülecekleri hizmetlerin nasıl düzenlenmesi gerektiği belirtilmektedir. Ayrıca bu sağlık hizmetleri içinde genel sağlık sigortasının kapsayacağı kişiler, bu kişilerin sağlık hizmetlerin yararlanması şartları ve verilen hizmetin neler olacağı dikte edilmektedir. Sağlık hizmeti verecek aile hekimliklerinden ve sağlık işletmelerinden hizmet satın alma ilkeleri, bu hizmetlerin denetimi ve previzyonu, bilgi işlem alt yapısı tarif edilmektedir. Kısacası  AK Parti Hükümeti’nin beyaz kitabı sosyal güvenlik ve sağlık alanına ilişkin bir anayasa kitabıdır. Çıkarılan tüm yasal düzenlemeler (kanunlar, yönetmelikler, genelgeler vb.) bu “beyaz anayasa kitabı”na uyumlu olmaktadır. Toplumsal kesimlerin gösterdikleri tepkiler nedeniyle çıkarılan yasal düzenlemelerde zaman zaman “beyaz anayasa kitabı”na aykırılıklar oluşturabilmektedir. Ancak uygun bir ortam sağlandığında çıkarılan ek yasal düzenlemelerle (torba yasalarıyla) bu çelişkili durumlar ayıklanmakta ve ön görülen “Kamunun Yeniden Yapılanması” programından taviz verilmemektedir.

Üçüncü Kitap: Sağlık Reformunun Doğru Yapılması

Sağlık Bakanı’nın editörlüğünde kitabı Türkçe’ye çevrilen ve basan Hıfzısıhha Mektebi Müdürü, kitabın amacını “… farklı ülke tecrübelerinden faydalanarak sağlık reformunu gerçekleştirme sürecinde olan ülkelere, öneriler sunup yardımcı olmaktır. … ana sorunlara yönelik çözüm önerileri ve eylem planları oluştururken, daha önce bu süreci yaşamış olan ülkelerin reform süreçlerinden, uluslararası bilgi birikiminden, ülke düzeyinde var olan tecrübelerden yararlanarak ülke ihtiyaçlarına uygun bir modeli hem teorik hem pratik anlamda hayata geçirmek…” olarak tanımlıyor.

Kitabı oluşturan Boston ve Cambridge kökenli uzmanlar kitabın amacını, sağlık reformu uygulayacak olan uygulayıcılara (yani bakan, bürokrat, yönetici vb’ne) sağlık sistemlerinin dönüştürülmesi (yani kamu sağlık yapılanmasının uluslar arası tekellerce yağmalanması) konusunda yardımcı olacak ve atılacak adımlara toplumsal destek sağlayacak pratik öneriler sunmak amacıyla hazırlanmış pratik bir klavuz kitap olarak belirtiliyor.

Kitap 1997 yılının yazında hazırlanan kursun ilk arka plan notları ve öğretme materyallerinden oluşan altı bölümlük bir set iken daha sonra Washington’da birçok ülkeden gelen 90 katılımcı ile daha da geliştiriliyor. 1998 yılında, Dünya Bankası, bu eğitim materyallerinin yeniden yazması ve genişletmesini istiyor. 2002-2003 yılında bütünlüklü bir kitap haline getiriliyor. Kitabın “…dünya çapında sağlık sektörlerindeki yönetici konumunda olanlara uzun yıllarıdır verilen kurslar ve seminerler ile çok farklı hükümetlere yapılan danışmanlık ve öneri sunma ilişkileri temel alınarak hazırlandığı” belirtiliyor.

2002 yılında ülkemize gelen Dünya Bankası uzmanları Antalya’da seçilmiş bir grup yöneticiye sağlık reformunun uygulanış esaslarına ilişkin bir eğitim veriyor. “Sağlık Reformu”na konusunda eğitilen yöneticiler AKP hükümetinin sağladığı siyasi destek ile birlikte “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nda doğrudan görevler üstlenerek öğrendiklerini hayata geçiriyorlar.

Bu kitapta da şok doktrinine rastlamak ilginç bir rastlantı olsa gerek!

“Bir kriz, bir konuyu siyasi gündeme koymak için bir fırsat teşkil edebilir. Kriz, dikkate alınması gereken, sağlık sistemi sorunlarını vurgulayan deprem gibi doğal bir afet veya bir ekonomik kriz gibi, insanların neden olduğu ve dikkati maliyetli bir şekilde ithal edilen ilaçlara odaklayan ve önemli ilaç politikalarının uygulanması için güç sağlayan bir afet olabilir. Bazı durumlarda, siyasi girişimcilerin özel bir politika reformunu uygulamaya koyması için yıllara ihtiyacı vardır ve sadece doğru kriz ve siyasi koşul kombinasyonu bir araya geldiğinde başarıya ulaşılmaktadır.”

Bu “kompozisyon!” kolaylıkla antidemokratik koşullarda başarıya  ulaştığından, “Hükümetteki ani değişiklikler, sağlık sektörü reformu için bir fırsat teşkil edebilir.  Örneğin bu, bir askeri dikta darbe ile yönetime geldiğinde söz konusu olabilir” yaklaşımı aslında asıl niyeti ortaya koymaktadır.

Açık faşişt bir rejimin olmadığı, yarı demokratik “kapalı faşist” rejimlerde de programın başarılı bir şekilde yürütülmesine yönelik “Reform için Siyasi Stratejiler” oluşturulmuştur.

Reform planlarının benimsenmesi ve uygulanması olasılığını artırmak için bu alandaki güç odaklarının alacakları pozisyonlar, fiili güçleri, ittifak politikaları ve uygulanmak istenen politikaları algılama düzeyleri dahil olmak üzere her biri için siyasi stratejiler oluşturulmaktadır. Bunun için oluşturulmuş stratejiler söyle sıralanıyor:

  1. 1. Pozisyon Stratejileri: Oyuncuların Pozisyonunu Değiştirmek İçin Pazarlık

Bunlar anlaşmalar, vaatler, ticaret teklifleri ve tehditler olarak işlenmektedir.

2. Güç Stratejileri: Güç Kaynaklarının Dostları Güçlendirmek ve Düşmanları Zayıflatmak İçin Dağıtılması

“Dostları Güçlendirmek için:

• Reformu destekleyen gruplara para, personel veya tesis vermek veya bunları ödünç vermek,

• Uzmanlıklarını artırmak için destekleyicilere bilgi ve eğitim sağlamak,

• Müttefiklere, anahtar karar vericilere lobicilik yapması için geniş erişim  sağlamak,

• Müttefiklere, meşruiyetlerini geliştirmek için medya zamanı ve dikkati sağlamak.”

Bunun tersini de muhalifler için yapmak:

• İnsanları onlar için çalışmaması ve onlara katkı sağlamaması yönünde teşvik ederek muhaliflerin kaynaklarını azaltmak; bunu yaparken grubun meşruiyetine, dürüstlüğüne veya motive edici kaynaklarına saldırmak,

• Örneğin bilgi sağlamayarak muhaliflerle işbirliği yapmayı reddetmek; bunları bilgisiz ve devre dışı bırakmak,

Reforma  ilişkin olarak çıkarılacak yasal düzenlemeler TTB’ne verilememiş ya da son anada iletilmiştir. Sağlık Bakanlığı’ndan çeşitli konulara ilişkin bilgi talebi genelde geri çevrilmiştir. Son olarak birçok ilde yapılan Kamu-Özel Ortaklığı ve Kamu Hastane Birliği ihalelerine ilişkin bilgiler TTB tarafından istenmesine rağmen şirket gizliliği öne sürülerek verilmemekte ve bilgiye ulaşması istenmemektedir.

• Muhaliflerin anahtar karar vericilere erişimini azaltmak,

• Medyayı muhaliflerden bahsetmeme konusunda yönlendirmek, onların uzman olmadığını, kendi isteklerine hizmet ettiklerini, sadakatsiz olduklarını vs. vurgulamak.

TTB ve tabip odaları yöneticilerinin yürüttükleri muhalefet nedeniyle görsel basına çıkmalarının engellenmesi, yapılan etkinliklere haberlerde yer verdirilmemesi buna karşın Sağlık Bakanı ve yetkililerin tek taraf olarak çeşitli televizyon programlarına tek yönlü açıklamalarda bulunmaları. En son olarak TTB’nin diğer sağlık kuruluşları ile birlikte düzenlediği 21 Aralık iş bırakma eylemine ilişkin gazeteler verilmek istenen bazı ilanların gazeteler tarafından kabul edilmemesi en son karşılaşılan bir diğer uygulamadır.

3. Oyuncu Stratejileri: Yeni Dostlar Oluşturarak ve Düşmanların Cesaretini Kırarak

Oyuncuların Sayısını Değiştirmek

Bu başlık altında ‘reforma’ muhalif koalisyonları nasıl böleceği veya nasıl güçlerinin kırılacağına ilişkin yaklaşımlar anlatılmaktadır. Bunların hayata geçirilişine birkaç örnek verebiliriz:

Eczacılara ait bir örgütün yönetici sağlık reformu süresince açık reforma karşı tavır almaması, diyalog adı altında örgütün harekete geçmesini engellemesi daha sonrada AKP milletvekili olarak TBMM girmesi,

Yine bir işçi sendikaları konfederasyon başkanının SSK Hastaneleri’ne el konulması ve daha sonraki süreçte örgütlerin birlikte karşı çıkış çabalarında ayak sürümesi vb. çabaları ve sonrasında AKP milletvekili olarak TBMM girmesi bilinen uygulamalar olarak göze çarpmaktadır. Vaatler ve ticaret vb ilişkin yapılanlar ise henüz bilinmemektedir.

Ayrıca “Örneğin, politika kararını yürütme organından yasama organına taşımak, savunucuların, yeni politikacı gruplarını mobilize etmesine veya reformun önündeki belli siyasi engelleri bypass etmesine izin verebilir” önerisini de Sağlık Bakanlığımız hakkıyla yerine getirmiştir. Sağlık Bakanlığı’nın düzenlediği Yönetmelik, Genelge vb. karşı TTB’nin yürüttüğü hukuksal mücadeleyi (Danıştay’ın iptallerini) aşabilmek için kanun değişikliklerine yönelinmiştir.

4. Algılama Stratejileri: Sorunun ve Çözümün Algılanışının Değiştirilmesi

Muhalif güçlerin ve toplumun algılamasını bozmaya, değiştirmeye yönelik yaklaşımlar sıralanıyor. Bu alanda da başarılar sağlandığı söylenebilir. Mesela SSK hastanelerinin birleştirilmesinde, tam gün çalışma düzenlemesinde önemli algılama yanılsamaları yaratılmış ve bu suretle TTB ortamında iç tartışmalarla örgütün enerjisini (bir sürede olsa) içe döndürmek durumunda bırakmışlardır.

Bir Uluslararası anlaşma:

IMF heyetleri ülkemize her gelişlerinde AKP hükümetlerinin ‘sağlık reformu’ girişimlerini yakından izlemiş ve programın bir parçası olduğu sürekli vurgulamıştır. Uluslararası bu destek Türkiye hükümeti ve BM kalkınma programı UNDP arasında 2006-2007 yıllarını kapsayacak şekilde imzalanan 24 aylık ve 3.216.846 dolar’lık “Sağlıkta Geçiş Projesi için Uygulama Desteği projesi ile hız kazandırılıyor. Bu projenin ‘Geçiş Projesi’nin uygulanmasının etkin şekilde yönetilmesi, idare edilmesi ve izlenmesi konusunda TC. Hükümetine teknik yardım ve faaliyet desteği sağlamayı” amaçladığı söyleniyor.

Gerçekten de anlaşma metni incelendiğinde UNDP dünya bankası tarafından finanse edilen bu projenin Ankara’daki UNDP ülke ofisi “Bir nevi icracı sağlık bakanlığı” gibi yetkilere sahip olduğu ve çalıştığı görülüyor. Öyle ki UNDP baş saha koordinatörü konumundaki bir danışman ve tüm illeri kapsayacak şekilde ona bağlı olarak çalışan 15 saha koordinatörünün;

Merkez ve taşra teşkilatının her düzeydeki yöneticiler ve ayrıca yerel yöneticilerle görüşmeler yaparak sağlık hizmetlerinin yeniden düzenlenmesi,

Reform sürecinde sağlık hizmetleri ile ilgili bir sorun çıkmasını önlemek için acil önlemlerin belirlenmesi ve uygulanmasının gerçekleştirilmesi,

Reform sürecinin uygun ve hızlı bir şekilde ilerlemesi için ilgili sağlık birimlerinde izleme ve değerlendirmeler yapılması’nda tam yetkiye sahip oldukları görülüyor.

Bu UNDP Ankara Ofisi, anlaşma metninde yer alan,

Sağlık Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması, yani bakanlığın topluma ve bireylere verdiği sağlık hizmetinin bundan sonra özel sağlık kuruluşlarının vermesi, bakanlığın da oluşacak sağlık piyasasında düzenleyici bir rol üstlenmesi,

Sağlık ocaklarının lağv edilerek yerlerine piyasa koşullarına uygun “aile hekimliği sisteminin” getirilmesi,

Sağlık Bakanlığı ve SSK başta olmak üzere tüm kurum hastanelerinin sağlık bakanlığı bünyesine toplanarak özerkleştirilmesi (yani özelleştirilmesi)

konu başlıklarının doğrudan sorumlusu ve yürütücüsüdür.

Bu “Ofis”in çalışanları Dünya Bankası tarafından eğitilmiş ve tam yetkili kılınmıştır. Ücretlerini Dünya Bankası’ndan almakta ve ona karşı da sorumlu konumdadırlar. Ya Sağlık Bakanımız?  O kendisine verilen rolü oynayan “gölge bir bakan” olarak ortalıkta dolaşmaktadır.

*

Bu üç kitabın ve anlaşmanın gösterdiği gibi uluslararası ilaç ve tıbbi teknoloji tekellerine ve mali oligarşiye ülke kaynaklarının peşkeş çekilmesi işi,  emperyalist sistemin açık destek verdiği hükümetler ve eğittiği iş birlikçi uzmanlar eliyle kotarılıyor.

Bu politikaların ülkemiz için olumsuz etkilerini açıklamak kadar bu politikaların uygulayıcılarını, işbirlikçilerini ve bunların emperyalist kuruluşlarla bağlantılarını açıklamak, bizlere düşen önemli bir görevdir.

Haluk Başçıl

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!