Seçim sonuçları karşısında ne yapılmalı?-Mehmet Ali Yılmaz

24 Haziran’da yapılan baskın seçime giderken toplumu derin biçimde böldüler. Erdoğan’ın iktidarı elinde tutabilmek için temel politika olarak belirlediği Türkiye halkını bölme siyasasıyla birlikte ekonomi giderek kötüleşmekte ve kısmen var olan özgürlükler de olağanüstü hal koşulları altında yok edilmekteydi.

ABD emperyalizminin ve içerideki uzantılarının planladığı bu kaptı kaçtı seçimin toplumun kutuplaştırılmasının önüne geçmek ve özgürlükleri genişletmek için yapılmadığı çok açık. Egemen sınıflar, soğuk savaş döneminde gericileri ve faşistleri kullanarak toplumu bölmeyi ve düşmanlaştırmayı amaçlamışlardı. Bugün de bütün siyasi varlıklarını toplumu germe, kutuplaştırma ve hatta düşmanlaştırma üzerine kuran kişileri ve çevreleri kullanarak ülkemiz üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürmeye çalışıyorlar. Bu gerici çevreler, seçim kampanyası boyunca, kendilerinden olmayan toplum kesimlerine ve siyasi hareketlere saldırarak, kendi tabanlarında yarattıkları kini bileyerek, seçimi kaybetmeleri halinde içsavaş çıkaracaklarını ilan ederek seçim faaliyetleri yürüttüler. En son seçim akşamı silahlı yandaşlarına meskûn mahallerde havaya ateş açtırarak muhalefeti sindirmeye kalkışmakla kalmadılar; iktidarı seçim yoluyla vermeyeceklerini de silahlarını ateşleyerek ilan ettiler. (Memleketin içini karıştırma ve halkı bölme bakanının en son tavır ve açıklamalarıyla bu sokaklarda havaya ateş edenlerin pervasızlıkları kesin bir uyum içindedir.)

İktidar çevreleri söz verdikleri gibi olağanüstü yönetimi kaldırsalar bile kuracakları tek adam rejimiyle bu koşulları sürekli uygulamanın ortamını yaratacaklardır. Tıpkı 12 Eylül faşizmi döneminden sonra sıkıyönetim kaldırdığı halde sivil sıkıyönetimin devam ettirilmesi gibi.

Diğer bir gerçek de seçimden sonra ekonominin halkın lehine düzeltilmesi ihtimalinin olmadığıdır. Seçimden önceki sorunlu siyasi, toplumsal koşullarda hangi olumlu gelişmeler olacak da bu alanda düzelme olacak? Seçimden önce uyguladıkları emperyalist sermayeye bağımlı ekonomik sistemde ne gibi değişiklikler yapacaklar da ülke ekonomisinde iyileşme olacak? Bunların kafası en kısa yoldan kasalarını doldurmaya çalışır. Bunun için rantiyeciliğe, tefecilere yüksek faizlerle borçlanmaya devam edecekler. Kürsülerde “borç verdik” diye öğündükleri IMF’ye önümüzdeki dönemde yeniden başvururlarsa şaşmayalım.

Bu arada Erdoğan’ın tek adam yönetiminin emperyalist finans çevrelerinin istemediği ama ülkemizin çıkarları için zorunlu olan planlı üretim ekonomisine ve sanayileşmeye yönelmeyeceğini, beton ekonomisine, daha fazla borçlanmaya, halkı vergilerle ve yeni zamlarla sömürmeye devam edeceğini biliyoruz. Bu arada ulufe dağıtmayı sürdürerek tabanlarını militanlaştırmaya çalışacakları da ortada. Çünkü çıkarları ve dizginlenemeyen hırsları bunları yapmayı gerektiriyor.

Erdoğan yönetiminin zamanında yapılacak seçime daha bir buçuk yıl varken baskın seçime gitmesinin başka önemli nedenleri de var:

Suriye, Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de “eyy Amerika” döneminin bittiğini emperyalizme yeni tavizler vermek zorunda kalacaklarını biliyorlardı. Hatta seçimden hemen önce ABD’ye Münbiç’de ilk tavizi vererek bu yönde adım atmaya başladılar. Bütün efelenmelerine karşın emperyalizme göbeğinden bağımlı AKP iktidarı ve Erdoğan bu tavizleri daha kolay verebilmek için de tek adam rejimine ve “bu milletleri”nin yenilenmiş desteğine ihtiyaç duydular.

Devleti din devleti haline getirmek demek olan “2023 hedefi”ni gerçekleştirmek için seçimi baskıyla, anti-demokratik bütün yöntemleri kullanarak almaları gerekiyordu. AKP yönetimi, muhalefet yeterince hazırlanamadan, karanlık planlarına karşı tedbirler geliştiremeden en erken bir tarihte seçimi yapmak istedi ve yaptı. Böylece atı alıp Üsküdar’ı geçtiler.

Ekonominin derin bir krize doğru sürüklenmekte olduğunu gören iktidar çevreleri altından kalkamayacakları boyutlardaki dış borçları ancak halkın boğazını sıkarak ödeyebileceklerini biliyorlardı. Krizi egemen sınıfların çıkarlarını kollayarak atlatabilmek amacıyla halkı zapturapt altına alacak olan tek adam rejimini bir an önce yürürlüğe koymak zorunlu görünüyordu. Bu zorunluluğu gerçekleştirebilmek için de 24 Haziran kaptı kaçtı seçimini yaptılar.

Seçim sonrasında geldiğimiz nokta ülkenin ve halkın geleceğinin düne göre daha fazla aleyhine olan bir yerdir. Tek adam rejiminin kazanması demokrasinin, insan haklarının, hukukun, özgürlüklerin, laikliğin kaybetmesi ve Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığının derinleşmesi anlamına gelmektedir.

Peki, gelinen bu durum karşısında ne yapılmalı? Bu soruyu sormak gerekiyor, çünkü tek adam rejiminde bu ülkede barış ve huzur ortamı kesinlikle olmayacaktır. Bu ülkede nefes almak giderek zorlaştırılacaktır. Politik, ekonomik, yasal alanlarda baskıların nicelik ve nitelik olarak büyüyeceğini, dinsel ve kalabalıkların baskısının zorbalıklara dönüştürülmeye çalışılacağını bilmek zor olmasa gerek. Bugün sokaklarda havaya silah sıktırılanlar yarın “kâfir” ya da “dış güçlerin ajanı” ilan edecekleri muhaliflere yönelebilirler. Bu durum karşısında;

A-Ülkeyi terk mi edeceğiz?
B-Ülkenin belli yerlerinde mi toplanacağız?
C-Bulunduğumuz alanlarda ve yerlerde varlığımızı korumaya mı çalışacağız?

A şıkkı en kolaycı yol. Bu ihtimali tartışma dışı bırakmak en doğrusu.

B şıkkı bu ülkede uzun zamandır kendiliğinden belli ölçülerde uygulanmaktadır ama bunun da çözüm olmadığı açık.
En doğrusu bulunduğumuz alanlarda ve yerlerde her türlü baskı ve saldırıya karşı mücadele etmenin koşullarını ve olanaklarını yaratmaktır. Ağlamanın, yakınmanın, moralleri bozmanın ya da halkı suçlamanın kimseye bir yararı yoktur. Kurtuluşu CHP’deki yönetim değişikliğinde ya da seçime katılmayı bile beceremeyen “sosyalist” partilerin güven vermeyen politikalarında aramak ise zaman kaybıdır. Mücadeleyi ve örgütlenmeyi erteleyen ya da ehveni şerre mahkûm eden, dar grupçuluğu, kitleleri küçümsemeyi devrimcilik sanan anlayışlarla bir yere varılmayacağını da görmek gerekir. Devrimcilik öncelikle kendi öz gücüne güvenmekle başlar.

Şu anda, ülkenin her köşesinde ve her alanda ne yapabiliriz? Bunu süratle düşünmek, araştırmak ve pratiğe geçirmeye başlama göreviyle karşı karşıyayız. Demokratik-laik-toplumcu bir yaşam için yeni ilişkiler geliştirmek, ihtiyaca uygun örgütlenme yolunda adımlar atmak gerekiyor. İş ve sorumluluk başkalarına havale edilemeyecek kadar önemlidir. Devrimcilik vekâletle yürütülemez.
Her demokratik örgüt, aydın, yazan-çizen-konuşan, halkla temas kurabilen herkes, tek tek her kişi ülkenin, halkın ve kendisinin geleceğiyle ilgili sorumluluğu omuzlarında duymak zorundadır. Bu ülkede insana yaraşır biçimdeki yaşama hakkımızı sonuna kadar savunmalı ve kullanmalıyız.
Geçmişimiz bütün bunların sayısız örnekleriyle doludur…

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!