“Şimdi”de Sonsuz Yaşıyorum-Mehmet Uysal

“Büyük Patlama” oluyor. Şimdiki zaman kipi kullanmamıza şaşırarak “Ne zaman oluyor?” diye mi sordunuz? Kusura bakmayın ama bu abes bir soru; geçmiş ve gelecek, her ikisi de “şimdi”nin içinde. Nasıl mı? Aşağıda açıklıyoruz.

Siz, sizin dışınızda, yanında Amazon’un çoook çok mütevazi kaldığı, akıl almaz büyüklükte bir nehir gibi akan ve içinde, her şeyin akış doğrultusunda yüzdüğü, sizin dışınızda bir şey düşünüyorsunuz ve ona “zaman” diyorsunuz. Einstein’a gelinceye kadar, “zaman”ın mutlak olduğunu, bu nedenle, konumu ve hızı ne olursa olsun herkesin zamanı aynı ölçeceğini düşünürdünüz. Einstein, “Mutlak zaman diye bir şey yoktur, zaman görecelidir” dedi. Einstein bu görüşünü, kaynağı ve şiddeti ne olursa olsun 300.000 km/sn gibi sabit bir hızla hareket eden “ışık”a dayandırdı. Einstein’a göre, zaman, ışık hızına yaklaşıldıkça yavaşlıyor, ışık hızına ulaşıldığında da duruyordu. Bu durumda, her şeyin ve herkesin hızı farklı farklı olabileceğinden, hızı nispeten yüksek olanların hızı, ışık hızına daha yakın olduğu için, onlara göre zaman daha yavaş geçecekti. Buna karşılık, hızı nispeten düşük olanların hızı, ışık hızına daha uzak olduğu için, onlara göre de zaman daha hızlı geçecekti.  Bu nedenle,  her şeyin kendi hızına bağlı olarak, diğer şeylerden farklı bir zamanı olabilir, bundan dolayı farklı hızdakiler, birbirlerine göre farklı zamanlarda bulunabilirlerdi. Einstein’ın bununla ilgili olan “İkizler Paradoksu” örneği pek meşhur ve ilginçtir. Ancak, Einstein’da da zamanla ilgili olarak, “sizin dışınızda, içinde her  şeyin akış doğrultusunda yüzdüğü muazzam bir nehir” düşüncesi devam etmiştir. Einstein’ın farkı, herkesin nehirde yüzme hızının birbirinden farklı olabilmesi nedeniyle, herkesin birbirine göreceli olarak farklı zamanlarda bulunabilmesi, bundan dolayı, herkesin  zamanı farklı farklı ölçebilmesidir. Devam edelim…

Siz, zamanı “geçmiş”, “şimdi” ve “gelecek” olarak üçe bölüyorsunuz. Nehirin, üzerinde bulunduğunuz noktasını “şimdi” diye işaretliyorsunuz. Nehirin işaretlediğiniz şimdi noktasına kadar akmış olan bölümüne “geçmiş”, şimdiden sonra akmaya devam edeceğini düşündüğünüz bölümüne de “gelecek” diyorsunuz. Bu düşüncenizin üzerinde biraz duralım…

İçinde yüzdüğünüz ve adına zaman dediğiniz nehirin, üzerinde bulunduğunuz noktasına denk gelen zamanı şimdi olarak işaretler işaretlemez, daha üzerinde durup düşünemeden, şimdiniz geçmişe karışıp gidiveriyor. Yeni bir şimdi noktası işaretler işaretlemez de aynı şey oluyor. Bu böyle sürüp gidiyor ve siz şimdiyi bir türlü yakalayamıyorsunuz. Bu durumun nedeni olarak, zaman dediğiniz nehirin, aklınızdan daha hızlı akmasını, ışık hızında hareket ederseniz şimdiyi yakalayabileceğinizi düşünebilirsiniz. Ancak ışık hızına ulaştığınızda da zaman duracağı için, ortada ne şimdi kalır ne geçmiş ne de gelecek. Bununla birlikte, Einstein da zaten, cisimlerin  hızlandıkça  kütlelerinin arttığını, artan kütleyi daha yüksek hızlara taşımak için daha büyük enerji gerekeceğini, her hız artışının, katlanarak artan miktarda enerjiyi gerektireceğini, bu nedenle ışık dışında hiçbir şeyin ışık hızına ulaşamayacağını söylüyor. Hiçbir şey ışık hızına ulaşamayacağına göre, zaman denilen nehirin aktığını ve bu nehirde yüzdüğünüzü düşünmeye devam edebilirsiniz. Ancak, yukarıda ortaya koyduğumuz üzere; bir türlü şimdiyi yakalayamadığınıza göre, hep zamanın gerisinde, yani geçmişte mi yaşıyorsunuz? Hayır, zamanın gerisinde, geçmişte falan yaşamıyorsunuz. “Nasıl, nerede yaşıyoruz?” sorunuzu ileride cevaplandırmak üzere, buraya bir noktalı virgül koyarak, şimdi ile gelecek arasındaki ilişkiye geçmek istiyoruz. 

Zaman dediğiniz nehir üzerinde şimdi noktasını işaretler işaretlemez, şimdi, geride kalıp geçmişe karışıyor. Yeni bir şimdi noktası işaretleyebilmek için de geleceğe yöneliyorsunuz. Böylece, işaretlediğiniz şimdileriniz geçmişe karışırken, siz yeni şimdi peşinde koştukça, şimdileriniz  geleceğe doğru kaçıyor.  Gelecekte sonsuz şimdi olduğunu düşünüyorsunuz ama, gelecekten geldiğini sandığınız her şimdi, gelir gelmez elinizden kayıp geçmişe dönüşüveriyor.

Zaman denilen nehire baktığınızda, geçmişte, sonsuz sayıda geçmişe dönüşmüş, gelecekte de yine sonsuz sayıda ama henüz size gelmemiş şimdiler görüyorsunuz. Başka bir deyişle, zaman denilen nehire baktığınızda geçmişin şimdi hüviyetini kazanamadan gelip geçivermiş, geleceğin de şimdi hüviyetini kazanamadan gelip geçiverecek  sonsuz sayıda şimdilerden oluştuğunu görüyorsunuz.

Peki, siz şimdi diye birşey düşünmekle birlikte, ne geçmişe karışmış ne de gelecekten geleceğini beklediğiniz, ancak gelir gelmez de geçmişe dönüşeceğini bildiğiniz şimdilerin hiçbiri şimdi hüviyetini kazanamıyorsa, şimdi diye bir şey asla mevcut olmuyor mu? Eğer mevcut değilse, şimdi, karşılıksız, bu nedenle boş, yine bu nedenle anlamsız bir kavram olmaz mı? Eğer şimdi kavramı anlamsız ise, şimdiye göre belirlediğiniz geçmiş ve gelecek kavramları da anlamsız olmaz mı? Buraya kadar yaptığımız düşünsel yolculuk bize şimdi diye bir şeyin olmadığını, olmayan şeyin kavramının da boş ve anlamsız olduğunu gösteriyorsa da, şimdi diye bir şeyi düşündüğümüz, bu nedenle aklımızda şimdi diye bir kavramın olduğu da bir gerçek. Öyleyse işin içinden nasıl çıkacağız?

Düşünsel yolculuğumuza, kaldığımız yerden devam edelim…

Aklımızda şimdi diye bir kavram olduğuna, bu kavramın da bir şeye karşılık gelmesi gerektiğine, ancak zaman dediğiniz nehir üzerinde şimdiye bir karşılık bulamadığımıza göre, ya şimdinin gerçekten boş ve anlamsız bir kavram olduğu sonucuna vararak aklımızdan silip atmak ya da onun karşılığını aramaya devam etmemiz gerekmektedir. “Şimdi kavramının bir karşılığı olması gerekir” dediğimize, ancak onun karşılığını zaman dediğiniz nehir üzerinde bulamadığımıza göre, her şeyden önce bu nehri bir sorgulamadan geçirmemiz gerekiyor.  

Aslında üzerinde biraz düşündüğümüzde görüyoruz ki; siz zaman dediğiniz şeyi akan bir nehir gibi düşündüğünüz için, şimdiler geçmişe ve geleceğe kaçıyor gibi görünüyor. Zaman dediğiniz şeyi akan bir nehir gibi düşünmenizde sizin bir kabahatiniz yok, çünkü sağduyunuz size, zamanı, akan bir nehir gibi gösteriyor.  Zaman,  fizikçilere göre, “Büyük Patlama” ile başlamış, “Büyük Çatırtı”ya doğru akan bir süreç, dindarlara göre de “Yaratılış” ile başlamış ve “Kıyamet” ile sona erecek olan bir süreç. Tıpkı Aristoteles’in sağduyusunun, dünyanın sabit  güneşin de dünya çevresinde dönüyor izlenimini alması ve Kopernikus’a kadar böyle düşünülmesi gibi, sizin sağduyusal gözlemleriniz de zamanın akan  bir nehir olduğunu doğruluyor gibi. Öyle ya; bütün insanlar doğup, büyüyüp, yaşlanıp ölüyor. Bitki tohumları çimlenip, filizlenerek topraktan fışkırıp yeşeriyor, sonra yapraklanıp, dallanıp, budaklanıp boy atıyor, kimisi yıllarca, yüzyıllarca, kimisi bir  mevsim boyunca yaşıyor, sonra kuruyup ölüyor. Dağlar aşına aşına, toprağa, toprak ufalana ufalana toza dönüşüp savrulup, uçuşup duruyor. Dalgalar, kıyıları durmaksızın döve döve kayaları çakıl taşlarına dönüştürüyor. Çakıl taşları kuma, kum denizlerdeki tuza dönüşüyor. Yıldızlar ya genişleye genişleye süpernovaya dönüşüp, sonunda patlayıp dağılıyorlar ya da büzüle büzüle kendi üzerlerine çöküp karadeliğe  dönüşüyorlar. Kısaca, zaman, tıpkı bir nehir gibi, belli bir sona doğru akıyor, akıyor, akıyor gibi görünüyor. Acaba öyle midir?

Şimdi sizleri, bir düşünme deneyimine çağırıyorum. Sessiz bir ortamda, sırtüstü uzanın, gözlerinizi kapayın, aklınızın küresini genişletin, genişletin, genişletin ve bütün dağları, yaylaları, ovaları, okyanusları, denizleri, gölleri, nehirleri, kutuplardaki bütün buzulları, çöllerdeki bütün kumları, hayvan ve bitki bütün canlıları, sularda yüzen bütün balıkları, gökte uçan bütün kuşları, böcekleri, tırtılları, kurtçukları, Büyük Patlamayı ve Büyük Çatırtıyı, ışık hızını, evrenin gözlenebilen en uzak köşesini, bütün gökcisimlerini, takım yıldızları, en büyük galaksileri, gelmiş geçmiş ve yaşayan bütün insanları, bütün ömrünüzü, halihazırda yaşamakta olduklarınızı ve yaşanmışlıklarınızı, küçük büyük bütün hatıralarınızı düşünün. Düşünmeye devamla, aklınızın küresini büzün, büzün büzün ve bütün molekülleri, atomları, en küçük atom-altı parçacıkları, en küçük canlı yapıları, bakterileri, virüsleri düşünerek aklınızın içine almaya çalışın. Bunlardan hangisini aklınıza sığdırmazsınız? Hatta bunlardan daha büyükleri ve daha küçükleri olsa, onların da aklınıza sığacağından kuşkunuz var mı? Büyük Patlamayı aklınıza sığdırdıktan sonra “Ondan  önce neler oluyordu acaba?”, Büyük Çatırtıyı aklınıza sığdırdıktan sonra “Ondan sonra neler olacak acaba?” diye sorular aklınızdan geçmez mi? Bu düşünme deneyimini “sonuna kadar” sürdürmeye çabaladığınızda,  sonsuz esnek olduğu için, “akıl almaz” bir büyüklüğe genişleyerek, ne kadar “büyük” olursa olsun her şeyi içine alabilen, akıl almaz bir küçüklüğe büzülerek ne kadar “küçük” olursa olsun her şeyi sarabilen, uçsuz bucaksız, hız kavramıyla açıklanamayacak kadar “hızlı” olduğu için öylece duruyor gibi görünen sonsuz bir “okyanus” ile karşılaşırsınız. İşte o, sizin aklınızdır.(*)

Geldiğimiz bu noktada şimdi kavramı üzerinde biraz daha düşünelim.  Eğer “zaman içinde” olup biten her şey; Büyük Patlamadan Büyük Çatırtıya kadar olan zaman, hatta Büyük Patlama öncesi ve  Büyük Çatırtı sonrası aklınızın içindeyse, şimdi dediğiniz şey; aklınızın kapsama alanıdır. Böyle düşündüğümüzde, geçmiş ve gelecek anlamını yitirir ve ortada sadece muazzam bir şimdi kalır. Öyle ya; Büyük Patlama öncesinden, Büyük Çatırtı sonrasına kadar olan her şey, “her an” aklınızın içindeyse, sizin için ortada geçmiş ve gelecek diye bir şey kalır mı? Geçmiş ve gelecek diye bir şey yoksa, ortada şimdiden başka bir şey kalır mı? Gördüğünüz gibi, bizim ortaya koyduğumuz “şimdi”, sizin akan bir nehir olarak düşündüğünüz zamanın üzerinde işaretlemek isteyip de bir türlü işaretleyip yakalayamadığınız ve hep geçmişe ve geleceğe kaçırdığınız “noktacık-şimdi”den çok farklıdr. Aşağıda ayrıntılı olarak açıklayacağımız üzere, bizim ortaya koyduğumuz şimdi, akıllarımızın sonsuz düşünme olanağından; “olanak-akıl”dan başka bir şey değildir. Akan bir nehir gibi düşündüğünüz zamanın üzerinde, bir şimdi noktası işaretleyememenizin, şimdileri hep gelecekten beklemenizin, gelecekten gelen ve işaretlediğiniz bütün şimdilerin hemen geçmişe dönüşüvermesinin, böylece şimdiyi bir türlü yakalayamamanızın nedeni de, sonsuzun, bölünüp sınırlanmaya karşı direnmesidir. Öyle ya, zamanı sizin gibi; belli bir başlangıçtan belli bir sona doğru akan ve belli bir uzunluğu  olan nehir olarak düşünsek bile, bu nehiri şimdi denilen parçalara bölmeye kalksak, “en küçük” parçanın uzunluğunun ne olabileceğini ve nehiri “en çok” kaç parçaya bölebileceğimizi söyleyebilir misiniz? Bölme, bir akıl etkinliğidir. Zaman dediğiniz nehirin en küçük parçasının uzunluğunun “sonsuz küçük”e, parça sayısının da “sonsuz büyük”e uzanması, bölmenin imkansızlığını değil, aklın bölme (düşünme) olanağının sınırsızlığını, yani sonsuzu gösterir.

Tam bu noktada “Peki öyleyse, bizim akan bir nehir olarak gördüğümüz şey nedir? Nehir görüntüsü bir yanılsama mıdır?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyoruz.Dalgalı bir denize baktığınızda, sağduyunuz, baktığınız denizin dalgalanma yönünde aktığı izlenimini  verir. Oysa, gerçekte akan şey deniz değil, deniz yüzeyine çarpan rüzgarların ya da denizin dibinden vuran depremlerin enerjisidir. Sizin akan bir nehir olarak gördüğünüz şey; “sonsuz düşünme olanağı” dediğimiz akıl okyanusunun dalgalanmalarıdır. Aklın dalgalanmalarını siz, akan bir nehir gibi görüyorsunuz. ”Nasıl?” mı? Bu sorunuzu, yukarıda ifade ettiğimiz; “Şimdi, akıllarımızın düşünme olanağından, ‘olanak-akıl’dan başka bir şey değildir” düşüncemizi açarak, aşağıda cevaplıyoruz.

Aklın, her şeyi içine alabilen  muazzam bir okyanus gibi öylece duruyor olduğu izlenimini, yukarıdaki düşünme deneyimini sonuna kadar geliştirmeye çabaladığınızda alırsınız. Ancak, o, gerek bu düşünme deneyimi sırasında ve gerekse hep yaptığı düşünme eylemleri sırasında hep dalgalanır. Bu dalgalanmayı biz “ritim” olarak görürüz. Akıl, çok basitten, çok karmaşığa, sonsuz çeşitlilikte ritim çeşitlemeleri ve ritim kombinasyonları yapabilir. Aklın ritmik hareketinin en çarpıcı örnekleri matematik ve müziktir. Aritmetik, temel birimleri (0) ve (1) olan, çok basitten çok karmaşığa sayılarla, geometri ise temel birimi “nokta” olan, çok basitten çok karmaşığa şekillerle yapılan bir “akıl dansı”dır. Müzik ise, temel birimi, sesi temsil eden “nota” olan, çok basitten çok karmaşığa bir sesler kombinasyonudur. Sayısız  müzik türü ve sayısız çeşitlilikte müzik parçası var ve bu çeşitliliğin sonu yok. Akıl, matematik ile düşünerek sonsuz çeşitlilikte ritim ve ritim kombinasyonu yapabilme yeteneği sayesinde, en büyükten en küçüğe, her şeyin geometrik şekline bürünebilir, böylece her şeyi bir kabuk gibi sarararak, kapsayıp içine alabilir ve içine aldığı her şeyin hareket ritmine tıpatıp uygun aritmetik ritimler yaparak dalgalanabilir.

Akıl, “en büyük” dalgasını ya da en büyük ritmik hareketini, “gözleri” açılır açılmaz, “akıl almaz” bir hızla genişleyerek tüm evreni içine almakla yapar. Akıl tüm evreni görüp, içine alarak, evreni “görüyor” olması üzerinden, başka bir deyişle “evren aynasında” düşünen şey”i, yani kendisini görmekle, kendisinin sonsuz düşünme olanağının, “olanak-akıl”ın  farkına varır, böylece kendini keşfeder.Aklın bu en büyük keşif dalgası, bu en büyük ritmik hareketi, onun geometrik etkinliği ile sarmak ve aritmetik etkinliği ile saymak, ölçmek, tartmak vs suretle içine alıp, üzerinde düşündüğü şeylere bağlı olarak, küçüklü büyüklü, çok basitten  çok karmaşığa ve sayısı sonsuza uzanan dalgacıklardan oluşur. Her bir dalgacık, aklın belli bir şey üzerindeki düşünme etkinliğidir. Ancak, her bir düşünme etkiniği, sadece belli bir şeyin bilinmesi değil, aynı zamanda aklın kendisinin farkına varmasıdır. Çünkü,  akıl, düşündüğü her şey üzerinden, her şeyden önce “düşünen  şey”i, yani kendisini görür. Öyle ya; bir şeyi görüyor olmanız, her şeyden önce size görme olanağınız, bir şeyi iştiyor olmanız da, her şeyden önce size işitme olanağınız olduğunu göstermez mi?

Aklın iki boyutu vardır. Birincisi, yukarıda bahsettiğimiz olanak-akıl, diğeri de “etken-akıl”dır. Olanak-akıl, aklın sonsuz kapsayabilme (geometri) ve kapsadığı şeyler üzerinde sonsuz etkiyebilme (aritmetik) yeteneğidir. Etken-akıl ise, bu yeteneğini kullanma durumundaki akıldır. Akıl, kendini keşif dalgası da dahil, her düşünme hareketi sırasında hem “olanak-akıl” hem de “etken-akıl”dır. Çünkü akıl düşünme olanağına sahip olduğu için düşünme etkinliğinde bulunabilir; tıpkı bir kasın kasılma olanağını taşıdığı için kasılabilmesi gibi. Bu nedenle, olanak ve etken akıl, et ile tırnak gibidir. Aklın her etkinliği -doğal olarak- olanağını da beraberinde taşır. Ancak, akıl hep etken, hep dalgalanma halinde olduğu için, ilk bakışta akılı biz hep etken-akıl halinde görürüz. Etken-akılın, içinde taşıdığı olanak-aklı görebilmenin yollarından birisi, yukarıda yapmanızı önerdiğimiz düşünme deneyimidir. Bir diğer yöntem de “dil”i incelemektir.  Çünkü, dil aklın düşünme etkinliğinin sonuçlarının “sözler”e dönüşmüş halidir.  Dile baktığımız zaman, kaplamı nispeten geniş veya dar, sayısız kavramlar görürüz. Her bir kavram, aklın ritmik olarak dalgalanmasıyla yapılmıştır. Herhangi bir kavramı incelediğimizde, onun bütün diğer kavramlar ile göreceli bağlam içinde olduğunu görürüz. Örneğin, “elma” kavramının göreceli bağlamı “elma-olmayanlar”dır. Böylece aklımız tüm evreni, birbirine karşılıklı göreceli olarak bağlı “elma-olan” ve “elma–olmayanlar” olarak ikiye ayırmıştır. Akıl bu noktada durup kalmaz, mantıksal dalgalanmalarla yoluna devam eder. “Elma-olmayanlar” içindeki bazı şeyler, bazı ortak özellikleri nedeniyle, içinde elmanın da yer aldığı “meyve” kavramını oluştururlar. Bu kez akıl, evreni, “meyve-olan” ve “meyve-olmayanlar” olarak iki göreceli bağlama ayırmıştır. Akıl mantıksal dalgalanmasını sürdürerek  “bitki-olan” ve “bitki-olmayanlar”a, oradan “canlı-olan” ve “canlı-olmayanlar”a, oradan da “varlık-olan” ve “varlık-olmayan” göreceli bağlamlarına ulaşmıştır. Varlık, “düşünülebilen” her şeyi içine alan en genel kavramdır. “Varlık-olan”ın göreceli bağlamı “varlık-olmayan”dır (veya tersi). Varlık-olmayan ise “düşünülemeyen”dir ve onu “hiçlik” olarak biliriz. Biz hiçliği hem düşünürüz, hem düşünemeyiz. Aklımızın içinde hiçlik diye birşey olduğuna göre, biz hiçliği düşünebiliyoruz demektir. Ancak, hiçlikten hiçbir izlenim almadığımız için onu düşünemiyoruz demektir. Bir şeyi hem düşünebilmek hem düşünememek bir “paradoks”tur. Matematiğin kesinliğine darbe vurduğunu düşündükleri için, matematikçiler paradoksalardan hep korkmuşlardır. Ancak, aklın paradoksal düşünmesi korkulacak bir şey değil, tam tersine, onun sonsuza açılan  kapısı olduğu için bir avantajdır. Paradoklar aklımızdaki merak duygusundan kaynaklanır. Çünkü aklımızdaki merak duygusu, aklımızı düşünülmemiş olanları düşünmeye, düşünülmemiş hiçbir bırakmamaya, aklı, düşünülmüş olanlar ufkunun ötesine geçmeye zorlar. Bunun sonucu olarak, merak duygusu akıllarımızı, dağın, taşın, otun, ağacın, böceğin, çiçeğin, atomun, virüsün, yıldızların, galaksilerilerin düşünülüp bilinmesinde olduğu gibi, hiçliği de düşünüp bilmeye yöneltir. Bu nedenle ufukların ötelerine geçip, oralarda nelerin olup bittiğini görme merakımızda olduğu gibi, hiçliğin de peşine düşüp, hiçliği de zaptetmek isteriz. Ancak peşinde koştukça, tıpkı ufuk çizgisi gibi, hiçlik bizden uzaklaşır, uzaklaşır, uzaklaşır… Ötesinin hiçlik olduğunu düşündüğümüz her ufku aştığımızda “var-olan” genişler, derinleşir zengineşir. Ancak, akıl bilimsel faaliyetini ne kadar yayıp derinleşitirirse  derinleştirsin, böylece var-olan ne kadar genişlerse genişlesin, onun hep bir hiçlik  ufku ile kuşatıldığını görürürüz. Bu nedenle hiçliğin ötesi hiçliktir; hep hiçlik, hep hiçlik, hep hiçlik… Ve hiçlik peşinde koştukça genişleyen, derinleşen, şişen şişen, şişen… sonsuza uzanan aklımız. Böylece, elma ile başladığımız yolculuğumuzun sonsuza uzandığını görürüz. İşte bu sonsuza uzanan şey “olanak-akıl”dan başka bir şey değildir. Aklımızın dışında hiçbir kaynağı, hiçbir dayanağı olmayan, tamamen aklımızdan kaynaklanan hiçlik kavramı ise aklımızın sonsuzluğa açılan kapısıdır. Bu nedenle, “olanak-akıl”ı görebilmek için elma vb’den hareketle uzun bir yol kat etmenize de gerek yok, doğrudan hiçliğin peşine düşüp, hiçlik üzerinde ısrarla düşünün yeter. Diğer bütün kavramlar gibi, hiçlik kavramı da sizi, akıl denilen; kapsamasının ve etkimesinin sınırı olmayan o uçsuz bucaksız okyanusa  götürecektir.

İşte, bizim ortaya koyduğumuz “şimdi”, akıllarımızın sözkonusu okyanusu keşfederken yaptığı, o en büyük ritime, o en büyük dalgaya tekabül eder. Bu en büyük ritim, bu en büyük dalga, evrenin sayısız oluşlarını sarıp saymak için yaptığınız sayısız ritimcikler, dalgacıklar kombinasyonudur. Her ritimcik, her dalgacık, aynı zamanda en büyük ritmin, en büyük dalganın kendisidir. Çünkü yukarıda ortaya koyduğumuz üzere, etken akıl, olanağını hep beraberinde taşır. Ancak, ritimciklerin, dalgacıkların taşıdığı büyük ritim, büyük dalga, yani olanak-akıl, ilk bakışta, münferit oluşlar üzerinde düşünme etkinliği yapan etken-akıl olarak göründüğü için, sağduyunuz bu “peşpeşegiden ritmik dalgacıklar” görüntüsünü, akan bir nehir olarak –yanlış- algılar. Bu izlenime dayanarak da siz peşpeşe dalgacıkarın boyuna, ritimlerin frekansına tekabül eden uzunluklara “şimdi”-yanlış- dersiniz.Oysa onların her birisi, “şimdi” değil “şimdicik”tir. Bütün şimdicikler, Büyük Patlama öncesinden Büyük Çatırtı sonrasına uzanan en büyük dalganın dalga boyuna tekabül eden “şimdi”nin  kasılıp gevşemesinden, büzülüp genişlemesinden oluşan  dalgacıkların dalga boylarına tekabül eder.

Öte yandan, akıllarımızı, bedenlerimizin sindirim, dolaşım vs sistemleri gibi, hareketi bedenimizle sınırlı bir sistem olarak düşünmeyin. Buraya kadar ifade ettiğimiz düşüncelerimizden anlaşılacağı üzere, aklın hareketi, bedenlerimizin çook çok ötelerine, sonsuza uzanır. Nasıl ki güneş, ışığının, ısısının, radyasyonunun ve çekim gücünün ulaştığı her yerde güneş olarak varsa, akıl da düşünme etkinliğimizin ulaştğı her yerde akıl olarak vardır.  Mümkün olsaydı da aklımız kendisine dışarıdan bakabilseydi, herhalde düşünülebilen her şeyi kapsamış olan, kimileri basit kimileri de birçok dalgacığın bileşiminden oluşan karmaşık, irili ufaklıdan devasa boyutluya kadar dalgalarla durmadan dalgalanan, kah şişirilen bir balon gibi genişleyen, genişleyen, genişleyen… kah söndürülen bir balon gibi büzülen, büzülen, büzülen… kah yamrı yumru olmak kah düzgün bir küre haline gelmek suretiyle şekilden şekile giren, böylece durmaksızın hareket eden, kıpır kıpır bir şey görürdü. Öyleyse, bizim dışımızda, “bir nehir gibi akıp giden zaman” diye bir şey yok, her şey aklımzın içinde ve aklımız her şeyin üzerinde.

Buraya kadar, aklın dalgalanmalarını akan bir nehir gibi görmenizin, neden bir sağduyu yanılsaması olduğunu, akan bir nehir olarak gördüğünüz şeyin, aslında muazzam bir okyanusun dalgalanmaları olduğunu, peşpeşe oluşan dalgacıkların, size, akan bir nehir, geçmişten gelip geleceğe giden zaman –yanıltıcı- izlenimini verdiğini yeterince açıklayabildiğimizi düşünüyoruz. Bu durumda, geçip giden bir şey yok, her şey aklın sonsuz büyük küresinin içinde oluyor. Descartes’ın bütün bilgilerin doğruluğundan “şüphe ederek” yaptığı şeyi, bir başka türlü yaparak, akıl diye birşeyin hiç mevcut olmadığını varsayarak, evrenin içinden aklı bir çıkarıverin bakalım. Görürsünüz ki ortada ne zaman ne mekan ne geçmiş ne gelecek ne şimdi ne doğa kanunları ne de kavramlar kalır. Aklın olmadığı yerde düşünülemeyen hiçlik bile kalmaz. Aklın şeylerle her teması, her dalgalanması bilgi ile sonuçlanıyor. Şeyler bilgiye dönüşüp paketleniyor ve bilgi-şeyler “toplumsal akıl” denilen muazzam hafızanın içinde “dil” aracılığı ile olduğu gibi, taptaze saklanıyor. Öyleyse, bir nehir gibi akarak geçip giden zaman bunun neresinde? Bir düşünün ki; çocukluğunuzdan ilk hatırladığınız yaşanmışlıklardan itibaren, bugüne kadar olan bütün yaşanmışlıklar aklınızın içinde kayıtlıdır. Bunlardan kimilerini hatırlarsınız, sizin hafızanızdaki kaydı silikleşmiş olan kimilerini de başkaları size hatırlatabilir ve siz bütün yaşanmışlıklarınızı her hatırladığınızda “bugün gibi” tekrar tekrar yaşantılarsınız. Bütün yaşanmışlıklarınız hep sizin içinizde yer almaktaysa, sizin “geçip gitmiş zaman”dan bahsetmeniz abes olmaz mı? Sizin, bizim hepimizin akıllarının kapsama alanı Büyük Patlama öncesinden Büyük Çatırtı sonrasına uzanıyorsa, geçmiş ve gelecek, karşılığı olmayan, bu nedenle içi boş, anlamsız kavramlar haline gelmez mi? Geçmiş ve gelecek anlamsız hale gelirse, geriye anlamlı şey ve bu şeyin kavramı olarak “şimdi” kalmaz mı? Aklın sonsuz kapsama olanağı nedeniyle, “şimdi” kavramı aynı zamanda sonsuzu ifade ederse, biz “şimdide sonsuz yaşıyor” olmaz mıyız?Öyleyse, aklınızın önünüzde hiç bir engel yok. Ulaşılamaz yükseklikler, inilemez derinlikler, yayılınamaz yönler, akıp giden ve içinde sürüklendiğimiz zaman nehri gibi eski düşünceleri bir tarafa bırakıp, hiç bir engel tanımayan aklınızın, akıl almaz hızıyla yükselin, yükselin, yükselin yükseklerin en yükseğine, sonsuza… İnin, inin, inin derinliklerin en derinine, sonsuza… Yayılın, yayılın, yayılın sonsuz yönler doğrultusunda… Alın, en uzak galaksilerden atom-altı parçacıklara, dev dinozorlardan bakterilere, virüslere kadar her şeyi ve de aklınızın sonsuzluğunu içinize. Böylece keşfedin en büyük gücünüzü ve şimdide sonsuz yaşıyor olduğunuzu iliklerinize kadar duyun. Bu duyum size tarifsiz bir mutluluk duygusu verir. Çünkü içinizdeki aşk duygusunun en büyüğünü, kendisinden bütün aşkların doğduğu aşkı, bütün aşkların aşkını; “sonsuz yaşam aşkı”nı yaşıyorsunuz.

Tam bu noktada“Sayın Mehmet Uysal, ‘sonsuz yaşıyoruz’ diyorsun ama, sen de biliyorsun ki, hepimiz belli bir yaşa geldiğimizde “emr-i hak vaki olacak” ve bir bahane ile ölüp gideceğiz. Öyleyse, senin bu ‘şimdide  sonsuz yaşam” fikrin, biraz fantezi olmuyor mu? diye sorduğunuzu duyar gibi oluyoruz. Eğer aklın düşünme olanaklarının sonsuz olduğuna sizi ikna edebildiysek, bunun sonucu sonsuz yaşam değil midir? Öyle ya akıl sonsuz düşünme olanağını kullanarak her şeyin eksiksiz bilgisini elde edip, her şey üzerinde egemen olabilecekse, neden ölümün de bilgisini elde edip, ölüme de egemen olamasın? Takma kol, bacaklardan, takma dişlerden kalkarak, kök hücreden  canlı doku ve organ elde etmeye kadar gelmiş olan insanoğlu, neden ölmüşleri tekrar tekrar, tekrar tekrar, tekrar tekrar canlandıramasın? Düşünmenin makineleşmesinin, ivmesi artarak hızlanmasına bakarak, bu sürecin ileri aşamalarında, biyo-akıllarımızın, tamamen elektro-akıllara dönüşmeyeceği, böylece akıllarımızın ölümlü bedenlerin ve sınırlı ömürlerin zincirlerinden kurtulmayacağı, böylece ışık hızında hareket ederek sonsuz yaşamayacağımız ne malum?


(*) Robert Musil, Niteliksiz Adam adlı romanında, romanın başkahramanı Ulrich’i şöyle konuşturur: “İnsanın içinde hissedebileceği en büyük güç (…) durgun bir su gibi, hiçbir şeyin değişmediği bir dinginlik durumudur” (Aktaran Paolo Zellini, Sonsuzun Kısa Tarihi, Çev. Fisun Demir, Dost Kitabevi Yayınları,  Ank. 2009, s. 20)

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!