Siyasal İslamın Geleceği

RAND Corporation’un Strateji ve Doktrin Programı kapsamında Fuller ve Ian O. Lesser ile birlikte siyasal İslam ile ilgili bir çalışma yaparlar. ABD’nin politika belirleyici birimleri için hazırlanan bu çalışma, 1995’te ABD’de kitap haline getirilerek ‘Kuşatılanlar- İslam ve Batı’nın Jeopolitiği’ adıyla yayınlanır. SSCB’nin Afganistan işgaline karşı cihatçıların İslami temelde yürüttükleri direniş savaşının ve Birinci Körfez Savaşı’nın Müslüman halklarda yarattığı tepkilerin deneyimleri ışığında ABD’nin Yeni Dünya Düzeni Planı doğrultusunda Orta-Doğu’ya ‘‘Batı’nın Müslüman ülkelere yapacağı askeri müdahaleler ve bunların doğuracağı sonuçları’’ çok yönlü olarak ele alırlar.

Bu çalışmadan yaklaşık 10 yıl sonra, Fuller’in, ‘Siyasal İslam’ın Geleceği’ adlı incelemesi, ABD’ye yapılan 11 Eylül 2001 saldırısı ve Bush yönetiminin de ‘Teröre Karşı Küresel Savaş’ı başlattığı, İslam’ın ve Müslümanların Batı’nın düşmanı olarak gösterildiği bir zaman diliminde, 2003 yılında yayınlanır. Türkiye’de AKP’nin geçerli oyların yaklaşık üçte birini alarak seçimleri kazandığı bir zaman diliminde, Orta-Doğu’nun tüm Müslüman ülkelerine örnek model ülke olarak tanıtımının başladığı bir ortamda, 2004’de de ülkemizde yayınlanır.

Graham Fuller, bu çalışmasında kendisine Türkiye’den yardımcı olan şahsiyetlere, Kitabın Önsöz’ünde teşekkür eder.

‘Yıllar yılı kendilerinden ilham aldığım, kendileriyle bir veya daha fazla defa konuştuğum, benimle görüş ve düşüncelerini paylaşan, hatalarımı düzelten, bu nedenle kendilerine teşekkür borçlu olduğum: Ali Aslan, Akif Beki, Ali Bulaç, Ruşen Çakır, Cengiz Çandar, Eşref Gani, Nilüfer Göle, Fethullah Gülen, Şirin Hunter, Rıfat Hüseyin, Hasan İbrahim, Fehmi Koru, Şerif Mardin, Hakan Yavuz’

sysisKitabın taktim yazısını da Şahin Alpay yazar.

Bu kitapta, Siyasal İslam’ın ne olduğunu, nasıl hareket ettiğini, Batı dünyasına karşı ne tür bir meydan okuyuşta bulunduğunu ve kendisinin de ne tür bir meydan okuyuşla karşı karşıya olduğunu, siyasal İslam’ın yöneldiğini istikameti ele alınır. Orta-Doğu’nun Müslüman halklarının toplumsal-kültürel özelliklerini ve İslamcıları iyi bilen, devletin yönetim erklerindeki etkin kişilerle yakın ilişkisi olan Fuller’i bu çalışmaya iten neden, akademik bir merak ya da kişisel bir çabanın ötesinde tamamen politiktir. Bunu Fuller’de hiç saklamadan söyler.

‘Hayatım boyunca pek çok Müslümanla yakın kişisel dostluklar geliştirdiğim gibi, Müslüman dünyadaki dillere, kültürlere, edebiyata, yiyeceklere, müziğe, filmlere ve sanatlara büyük bir sevgi besledim. İnanıyorum ki kültür bir toplumun nasıl işlediğini anlama konusunda en azından siyaset bilimi kadar ifşa edicidir. 1980’lerde CİA’de Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı olarak küresel tahminlerden sorumluydum, ki benim spekülatif biçimde geleceğe bakmanın zorlukları ve analitik faydaları konusuna ilgimi çeken neden buydu. Alternatif geleceklere bakma çabası esasen tarihçinin işlevidir; geçmişi inceleyip bir şekilde geleceğin projeksiyonunda kullanılabilecek trendler ve gerçekliklerin teşhis edilmesini içeren bir iştir bu. Doğaldır ki bu kitap hiç bir şekilde Müslüman dünyanın geleceği hakkında kesin, tek bir “öndeyi’’de bulunuyor değildir, sorunla ilgili olarak nasıl düşünmek gerektiğine ilişkin birkaç hipotez önermektedir.’ [1]

Çalışmanın Kurgusu:

Kitabın Birinci Bölüm’ünde, ABD’nin tarihi revize eden yeni tarih tezleri temelinde, parlak geçmişi ve çöküşüyle İslam tarihini ele alır. Orta-Doğu’nun Avrupa’nın ihtiyaçlarını karşılamadaki jeopolitik önemine değinir. Batı sömürgeciliğinin bölge ülkelerine dayattığı ‘millet’ temelli ‘sözde ulus devletlere’ bölünmüşlüğü eleştirilir. Bölgenin İslami özelliklerini öne çıkarır.

İkinci Bölüm sömürgeci, milliyetçi ve sol siyasetlerin, tarihin çeşitli dönemlerinde siyasal İslam’dan yararlanmaları “Siyasal İslâm’ın kullanım biçimleri” başlığını altında ele alır. İslam’ın gerek iç politikada gerekse dış politikadaki siyasi rolünü inceler. Yaşadığımız dönemde ve yakın gelecekte belirli bir süre siyasal İslam’ın siyasette merkezi bir rol oynayacağını söyler.

Üçüncü Bölüm’de İslâmcı hareketleri radikal/köktenci İslamcılık ve modernist ya da “liberal” İslâmcılık olarak iki kutupta ele alınır. ‘İslamcı Karşıt Kutuplar’ başlığı altında her birisinin özelliklerini değerlendirir.

  • Batı sistemine entegre olan siyasi İslam’ı ‘ılımlı-liberal’ olarak tanımlar. Farklı özellikler gösteren ‘ılımlı-liberal İslamcılar’ ın temel hedeflerinin ‘çağdaş siyasal değerlerin çoğuyla uyumlu bir modern İslâm anlayışının yaratılması için metinlerin yeniden yorumlanması’ [2] nı ve laikliği sekülerizm başlığı altında yeniden değerlendirir.
  • Radikal/köktenci İslamcıları, İslam’ın dar, lafzi ve hoşgörüsüz yorumunu kabul edenler olarak görür. Genel yaklaşımlarını da şöyle özetler:
    • ‘Devletin fiilen (adaletsiz, dinsiz, yozlaşmış, küstah ve kibirli Batı uşakları) “kafirlerin’’ elinde olduğuna inanıldığı zaman, devleti yıkmak için silahlı mücadele -bu bağlamda kendileri buna cihat diyorlar- dahil, hemen tüm araçlar meşru görülmektedir.’ [3]
    • ‘Kâfir -Müslüman olduğunu iddia eden ama İslâm’a sadık olmayan birileri tarafından idare edilen- devlete karşı sürekli cihat en büyük görev ve Müslüman bir toplum yaratılması yolundaki tek çözümdür. Mücadelenin doğrudan saf olmayan devlete karşı mı, yoksa onun destek ve dayanma gücünün kaynağı olan Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı mı verilmesi gerektiği ideolojik bir tartışma konusudur.’ [4]
    • ‘Radikallerin aynı zamanda ulus-ötesi bir yönelimi olanlar ile kendi ülkelerindeki yerel siyaseti başlıca eylem alanı olarak görenler arasında ikiye ayrılması mümkündür. …Faaliyetlerini açıktan açığa değil, yeraltında yapmaya eğilimlidirler, bunun nedeni kısmen hareketleri, devlet baskısıdır.’ [5]

Dördüncü Bölüm’de emperyalizmin ‘küreselleşme’ politikası bağlamında: laik milliyetçilerin ‘fiyaskosu’ nu, yükselen etnik kimlik taleplerinin sonuçlarını, küreselleşme içinde yerelciliğin yükselişini, millet ile devletin karşı karşıya gelişini, siyasette dinin rolünün artışını ele alır.

Beşinci Bölüm İslâmcılık ve terörizm ile bunlar arasındaki ilişkilerin hangi şekillerde ele alınabileceğini tartışır. Orta-Doğu’da radikal İslami düşüncedeki Batı karşıtlığının köklerine değinir:

‘Müslüman toplumda tarihsel Batı karşıtı tutumun büyük oranda, yüzyıllardır süren çatışma ve rekabet, sömürgecilikle ilgili sorunlar, emperyalizm, neo-emperyalizmin Batılı güç ve hegemonya ile Batı güdümlü küreselleşmeden kaynaklandığını biliyoruz. Bu sorunların dini ve felsefi sorunlarla doğrudan pek bir ilgisi yoktur.’ [6]

‘ … Şayet bütün Orta Doğu Müslüman değil de Hristiyan olsaydı bile tarih, petrol, iktidar, işgal ve jeopolitik konularındaki gerilimler dikkate alındığında bölgedeki gerilimler şimdikiyle tamı tamına aynı olmasa da, oldukça benzer olurdu.’ [7]

‘Vurgulanmak istenen nokta şudur ki, bölgesel çıkarlar ideolojik çatışmanın önüne geçebilir. Bölgesel çatışma kendi ideolojik meşrulaştırmasını ve Bayrağını üretecektir. Bugün Orta Doğu kültüründe değişen derecelerde Batı karşıtı dürtüler mevcuttur. Sorunu en yoğun biçimde hissedenler söz konusu Batı karşıtlığını uygun bir şekilde tarif edecek, açıklayacak, açımlayacak ve meşrulaştıracak bir ideolojik araç aramaktadırlar. Bu ideologların birçoğu uzun zaman güçlü bir muhalefet aracı olarak Arap milliyetçiliğine, bazıları da benzer bir araç olarak komünizme sarılmıştır. Her iki seküler ideolojide iflas etmiştir, çünkü Arap dünyasının yakasını bırakmayan pek çok soruna çare üretememişlerdir. Esasen, Arap milliyetçiliğinin ehliyetsizliği ve başarısızlığından hayal kırıklığına uğramış birçok Arap milliyetçisi yeni ideolojik sığınak olarak İslâmcılığı benimseme noktasına gelmiştir. İslam dünyasının her yanında eski komünistlerin bugün artık İslâmcı olduğu birçok örnek söz konusudur. Bu tamamen sürpriz bir şey değildir; kendilerinin Batı karşıtı maddi temelli veya bölgesel temelli yakınmalarını açıklayacak, yüceltecek ve sağlamlaştıracak araçlar aramaya devam etmektedirler. İslamcılığın işlevsel olarak milliyetçilikle çok ilişkili olmasının bir nedeni budur. Her ideolojinin açıklayıcı çerçevesi şu veya bu oranda bir diğerinden farklı olabilir. Komünizmle İslâmcılık arasındaki başlıca zıtlık ateizm ve iman zıtlığıdır. Bunun dışında siyasal olarak aktif olan her iki kesimi de harekete geçiren şey sosyal adalet, reform ve değişim arayışının yanı sıra, yönetici sınıflardaki yozlaşmaya duyulan öfke, ehliyetsizliğe, yabancı egemenliğine ve Batıya duyulan kızgınlıktır.’ [8]

Fuller, Bush iktidarını ‘teröre karşı küresel savaş’ stratejisinin hedefine İslam’ı koyduğu için eleştirir. Bu politikanın hem İslamcılarda var olan Batı karşıtlığını daha da besleyerek şiddetini de arttırmasına yol açacağı ve hem de ABD’nin yeşil kuşak teorisini zayıflatacağını düşünür.

‘Anahtar konumdaki liderler -Rusya’da, Hindistan’da, İsrail’de, Filipinler’de ve Çin’de- yerel düzeyde kendi terörizme Karşı Savaşlarını ilan etme ve kendi Müslüman azınlıklarını -Çeçenler, Keşmirliler, Filistinliler, Morolar ve Uygurlar- her zamankinden daha büyük bir güçle bastırma konusunda ABD politikasını fırsat bilmişlerdir. İsrail Başbakanı Şaron, Yaser Arafat’ı “İsrail’in Bin Ladin’i” ilan etmiştir. Özbekistan, Mısır, Filipinler, Malezya ve Cezayir’de olduğu gibi başka bazı rejimler de, kendi İslamcı gruplarını daha büyüle şiddet kullanarak bastırmak için söz konusu olayı fırsat olarak değerlendirmişlerdir.’ [9]

Altıncı Bölüm’de İran, Sudan ve Afganistan’da var olan İslami iktidarların bugüne kadarki uygulamalarını “iktidarda İslâmcılık” başlığı altında ele alınır. Bu üç ülkede İslamcıların demokratik olmayan süreçlerle (toplumsal devrim, askeri darbe ve sivil iç savaşla- iktidara geldikleri ve otoriter bir yapı yarattıkları söyler. Yine de bu üç ülkenin geniş İslam coğrafyasında ‘dar bir veri tabanını’ temsil ettiği belirtilerek izlediklerini politikalardan hemen sonuç çıkarmaz, tolerans gösterilir. Sudan rejimi hariç olmak üzere diğer ikisinde anti Amerikancılığın varlığına dikkat çeker.

‘Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı yoğun milliyetçilik belki de bunların başlıca ortak özelliğidir; bu özelliğin, bugün destek için ABD’ye yüzünü dönmüş otoriteryen rejimlerin çökmesinden sonra, gelecekte İslâm dünyasında ortaya çıkacak rejimleri karakterize edecek artan milliyetçi ifade tarzını andırması olasılığı yüksektir. Zor kullanarak iktidarı ele geçiren İslâmî yönetimlerin geleceği bakımından bu rejimlerin hiçbiri de pek cesaret verici değildir. Esasen, huysuz bir milliyetçilik dışında, bu yönetimler bölgedeki İslâmcı olmayan otoriteryen rejimlere benzemektedirler.

Gelecekteki İslâmcı yönetişimin gerçek sınavı, İslâmcılar iktidara demokratik yollardan geldikleri ve o ortamda iş yaptıkları zaman söz konusu olacaktır. Bu yönde atılabilecek böylesi bir adımın ilki, ılımlı bir İslâmcı partinin 2002 sonlarında seçimle iktidara geldiği Türkiye’de atılmış durumdadır.’ [10]

Yedinci Bölüm’de İslamcı hareketlerin giderek artan bir oranda demokrasinin “evrenselliği”ni kabul ettikleri, demokratik düzenin bir parçası haline gelme arayışında oldukları ve böylesi bir siyasal düzenin kendileri için yararlı olacağına inandıklarını söyler. Siyasi İslam’ın sisteme entegrasyonuna izin vermeyen kapalı siyasal düzenlerde, İslamcılara silahlı mücadele veya örgütsel yeraltı faaliyetleri dışında bir seçenek bırakılmadığını belirtir. Bu siyaset anlayışını ülkelerde yol açacağı kargaşadan ya da iç savaşta yol açabileceğini ifade eder. Bu ülkelerdeki yönetimlerin siyasi İslam’ın siyaset sahnesinde yer vermeleri gerektiğini söyleyerek aslında millici otoriter rejimlerin yerlerini otoriter siyasi İslam’a bırakmaları gerektiğini düşünür. Siyasal faaliyetlerine izin verilen İslami hareketlere açılan iktidar olanaklarını söyle sıralar:

  • ‘Müslümanlar arasında tebliğ (kelime anlamıyla bir “çağrı”) , misyonerlik, vaaz veya propaganda faaliyeti yapmak;
  • İslâm-yönelimli sivil kurumlar, organizasyonlar veya STK’lar kurmak;
  • Formel siyasal hareketler oluşturmak;
  • Siyasal partiler kurmak’ [11]

Bu hareketlerin sistemle bütünleştikçe, ideolojik hararetlerini kaybettikleri ve “normal” siyasi parti hüviyeti kazandıklarını iddia eder.

Sekizinci Bölüm İslamcı hareketlerin “İslâm ve Batı” ilişkisine bakışlarını ele alır. Samuel Huntington’un ‘medeniyetler çatışması’ yaklaşımını eleştirir. “Medeniyetler çatışması” gibi, “Batıya karşı İslâm” gibi, “Bizim değerlerimizden nefret ediyorlar” gibi gelişmemiş açıklamalara sığınmanın sıkıntılarına değinir.

Samuel Huntington’un ‘medeniyetler çatışması’ üzerine yazıları kültür ya da medeniyeti, gelecek yüzyılda söz konusu olacak uluslararası sürtüşmelerin önemli bir kaynağı olarak belirlemekdir. Kendisinin pek çok isabetli gözlemi içinde yer alan temel sakatlık, çatışmanın aracı ile çatışmanın kaynağını birleştirerek tek bir şey hailine getirmiş olmasıdır. [12]

ABD’nin “İslâm ve Batı” ilişkilerinde beş amaç güttüğünü söyler:

  • ‘Birincisi Orta Doğu enerjisinin sanayileşmiş dünya için hayatiyeti her türlü sorgunun ötesindedir. … kendinden menkul “petrolün serbest akışını korumak” görevi aslında, daha geniş ABD stratejik amaçları için Körfez’de bulunan ABD askeri varlığını meşrulaştırmak için tasarlanmış bir görevdir.
  • İkincisi ABD’nin İsrail’in güvenliği konusundaki kesin kararlılığı bölgede İsrail’e ezici bir askeri güç sağlamaktadır.
  • Üçüncüsü, nükleer silahların yaygınlaşması (proliferasyon) meselesi ebediyen rahatsız ediciliğini koruyacaktır. … İsrail’in güvenliği anahtar bir faktördür. Her ne kadar ABD meseleyi bu şekilde ortaya koymamayı tercih etse de, Washington’ın söz konusu silahların yaygınlaşmasını önleme politikasının ardındaki temel stratejik zorlayıcı yalnızca devasa bir nükleer çatışmanın bölgeyi sarmasını önlemek değil… dir.
  • Dördüncü ayrı bir bölümde tartışılmış olan terörizm konusu da, görülebilir gelecekte ABD ile İslâm dünyası arasında sürekli bir sürtüşme kaynağı olmayı sürdürecektir, hele hele ABD’nin Terörizme Karşı Savaşının özü itibariyle bölgeye yönelik baskı altında tutma girişimini artırması ve Amerikan aleyhtarlığını derinleştirmesinden sonra.
  • Beşincisi, bir de söylenmeyen, herhangi bir gücün bölgesel egemen güç haline gelmesini önleme amacı vardır.’ [13]

Fuller, İslami hareketlerin “İslâm ve Batı” ilişkisine bakışlarındaki farklılara değinir. Bunların içinde Batı’ya karşı cihatçı bakışı en uç nokta olarak görür. Bu bakışa bir örnek olarak, cihatçılardan Pakistanlı din adamı Mevlana Mesud Muhammed Ezher’in düşüncesini gösterir:

“Tek başına İslam’ın ‘Batıyı tehdit ettiği söylenemez, çünkü örneğin, sık sık ‘Amerikan İslam’ı’ olarak da anılan Suudi Arabistan’da uygulanan sert ama hadım edilmiş gayri politik İslam biçimini Batı gayet memnuniyetle kabul eder.

Güç sahibi olmak İslâm’da bir yükümlülüktür. Fakat Müslüman idarecilerin birçoğu Fundamentalizm’i kınamada hemen Batıya katılır, çünkü kendileri de bu güçten korkarlar. Zaman zaman İslâmî siyasal sisteme dâhil etme girişimleri olur, akılları sıra ondaki cihat unsurunu yok etmek ve böylece sadece siyasal meseleler üzerine parlamento tartışmalarıyla oyalanır hale getirecek biçimde iktidarsız, zararsız ve uysal hale getirmek için. Eğer rejimlerde İslâm düşmanlarını ezecek irade ve sağlamlık yoksa hiç değilse kenara çekilmeli ve bunu yapabilecek olanların işini kolaylaştırmalıdırlar.

Oysa Batının anahtar stratejisi İslâmî siyasi içerikten yoksun basit bir ritüel ve âdet egzersizinden ibaret hale dönüştürmektir. ‘Liberal’ İslâm da aynı etkiye sahiptir: İslâm’ın hayatiyetini yok edip onu zararsız ve anlamsız hale getirerek, Batı için artık bir tehlike olmaktan çıkarmak. Uzlaşma, modernleşme ve İslâmî yeniden yorumlamaların hepsi de onun doğasını ve gücünü tahrip etmek için tasarlanmış şeylerdir. ” [14]

Dokuzuncu Bölüm’de siyasal İslâm’ın geleceğini etkileyecek olan yerel veya uluslararası belirleyici anahtar faktörleri ‘Küresel Güçlerin Siyasal İslam Üzerindeki Etkisi’ başlığı altında tartışır. Bu faktörlerin başında da ‘yükselen etnisite’ ye işaret eder. Bir inanç ve dini ideal olarak İslâm’ın, Müslümanlar yani ümmet içindeki türlü ayrıştırıcı etkenlere, kabileciliği ve etnisiteye karşı olduğu belirtir. Bu nedenle de Müslüman toplumların içinde yükselen etnik sorunlara yönelik siyasi İslam’ın bir çözüm üretemediğini söyler.

‘Şu ana kadar İslâm devletlerinde ortaya çıkan etnisite sorunları İslamcıların henüz bu sorunları halletmek üzere uygulanabilir bir teorik ve pratik politika geliştirmemiş olduklarını göstermektedir. … ilke olarak İslâm’ın milliyetçi ideolojilerin üstüne çıkabilmesi ve etnik kökenli farklılıklara karşı milleti bir arada tutacak ideolojik yapıştırıcının büyük bölümünü sağlayabilmesi gerekir, ancak İslamcılar henüz bunun formülünü bulmuş değildirler.’ [15]

Kısacası İslamcı siyasi yapıların:

  • Dinsel ve etnik fay hatlarının birbiriyle örtüştüğü devletlerde, İslamcılık güçlü bir şekilde Müslüman etnik grubun kimliğine vurgu yaptığını,
  • Müslümanların çoğunluğu oluşturdukları devletlerde, İslâmcıların Müslüman topluluk haklarını gayri Müslimlere karşı desteklediklerini,
  • Müslümanların azınlık oldukları devletlerde ise çoğunluğu oluşturan topluma karşı Müslümanları destekledikleri ve özerklik veya ulusal bağımsızlık yönünde Müslüman etnik taleplere sahip çıktıklarını,
  • Nüfusun tamamının Müslüman olan ancak mezhep farklılıklarının (Şia ve Sünni) olduğu devletlerde, mezhep çizgileri boyunca organize olduklarını (Lübnan, Afganistan, Türkiye, İran, Pakistan) belirtir.

Buradan çıkarılabilecek üzücü sonuç, siyasal İslâm’ın etnik veya dini çizgilerle ayrışmış çoklu etnisite ve çoğulculuk sorunlarını çözme konusunda şu ana kadar fazla bir başarı gösteremediğidir. ‘ [16]

Onuncu Bölüm’de İslamcılığın geleceği, alternatif gelişme yolları ve bu hareketlerin karşılaştıkları en önemli problemleri ‘ Siyasal İslam’ın Geleceği Açmazları ve Seçenekleri’ başlığı altında inceler.

Fuller, İslamcıların şikâyet konularını teşhis etme ve dile getirmede gayet iyi olduklarını, ancak daha ileriye gidemediklerini söyler.

‘‘Orta Doğu hükümetinin yüzleşmek zorunda olduğu, siyasetten bağımsız dokuz kilit sosyo-ekonomik zorluktan söz etmektedir. Hükümetler şu sorunlarla baş etmek zorundadırlar: “Ekonomik büyümeyi canlandırmak, nüfus artışını yavaşlatmak, iş bulmak, yoksulluğu hafifletmek, kentleşmeyle başa çıkmak, su tasarrufu yapmak, gıda temin etmek, çevre tahribine son vermek, yabancı ve yerli tasarruf sahiplerinden yatırım için para çekebilmek.” [17]

Fuller, siyasal İslam’ın bunların hiç birinde başarı sağlayamadığını söyler.

‘Bu kitabın kilit bir tezi, İslâm dünyasının büyük bölümünde siyasi yelpazede bugün “sol”un bulunmadığı çarpıcı gerçeğidir – bu da İslâmcıların bu boşluktan yararlanıp yararlanamayacakları sorusunu beraberinde getirmektedir. Soğuk Savaş döneminde gelişip büyümüş olan komünistler ve sosyalistler bugün önemini yitirmiş olup Müslüman siyasette pek bir yer işgal etmemektedirler. Buna rağmen “sol” ortadan kaybolamaz; yakıcı toplumsal ve iktisadi davalar ve sorunlar üzerine odaklanan her yerde sol, siyasal spektrumun ayrılmaz bir parçasıdır.’ [18]

Fullerin kitabın sonunda çalışmasından elde ettikleri üzerinden gelecek ile ilgili bazı varsayımlar üretir ve bunları ‘Bir Tahmin’ başlığı altında toplar:

‘‘Gelecek yirmi yıllık dönem İslâmcı hareketler üzerine çok daha büyük talepler ve baskılar yükleyecektir, çünkü bunlar İslâm dünyasında siyasal sistem içinde fiilen bazı pozisyonlara geleceklerdir. Şiddet yanlısı İslamcı hareketler sınırlandırılabilir, hatta aslında sınırlandırılmalıdır, ama şiddet yanlısı olmayanlara bu yapılmamalıdır.

Sonunda bir neticeye varmayan Terörizme Karşı Savaşın etkileri, bu girişimin terörizmi sona erdirmede muhtemelen başarısız kalması, bunun sonucu olarak da İslâm dünyasında büyük ölçüde artmış hiddet gibi birçok faktöre bağlı olarak, uluslararası İslâm ile ABD arasındaki ilişkilerde bir kötüleşme bekliyorum. Bu sürecin ille de gösterişli bir nitelikte olmasa da, özellikle Amerikalılara karşı daha yaygın terörizmle sonuçlanması gayet mümkündür.

Amerikan karşıtlığının beslendiği zemin olarak kuşku hedefi olan İslamcı hareketler denizaşırı ülkelerde ABD baskısının en şiddetli darbelerini hissedecekler, muhtemelen güç kullanarak bunları bastırmaları için otoriteryen devletlere daha fazla yeşil ışık yakılması da buna eşlik edecektir. Bu da kendi kendini gerçekleştiren kehanet koreografisi misali, daha çok kişiyi şiddete itecektir.

Bu tuzağa bütün hareketler düşecek değildir. … Türkiye, Malezya, Kuveyt, Ürdün, Bahreyn, Fas ve Yemen gibi ülkelerdeki İslamcı hareketler muhtemelen bu kapışmadan paçayı kurtaracaklardır. Diğerlerinin durumu çok daha belirsizdir.

İslâmcılar Rus, Çin, Hint veya başka bir katı yönetim altında huzursuz olan Müslüman azınlıkların ulusal kurtuluş hareketlerini daha fazla destekler hale geleceklerdir. Hareketler milliyetçi dürtüleri desteklemek için daha fazla İslâmcı özellik benimseyecektir. Esas itibariyle etnik olan mücadelelerde dinin bir araç olarak kullanılmasına karşı Rusya ve Afrika özellikle kırılgandır.

Siyasal İslâmî bugün yönlendiren çok sayıda toplumsal faktör ve sıkıntı varlığını sürdürdüğü müddetçe onu yönlendirmeye devam edecektir -bunların ortadan kalkması da pek ihtimal dâhilinde değildir. Şayet siyasal İslâm bu meseleleri etkili bir şekilde benimsemez ve çözmeye çalışmazsa, o zaman bunları benimseyecek başka güçler piyasaya çıkacaktır. Bu noktada öncü alternatif aday, solculuktur. Siyasal İslâm ya solun radikal reform gündemlerini benimseyecek ya da sola yol verecek ve öncülüğü kaybedecektir. Bu olduğu zaman muhtemelen İslâmcılar ile radikal sol arasında, kısmen 1970’lerde gördüğümüze benzer türden, bir mücadelenin yeniden yükselişine şahit olabiliriz’’. [19]

 

 

 

[1] Siyasal İslamın Geleceği, Graham E. Fuller, Timaş Yayınları, 2004, s 29

[2] Age, s 114

[3] Age, s 111

[4] Age, s 112

[5] Age, s 112

[6] Age, s 165

[7] Age, s 166

[8] Age, s 166

[9] Age, s 156

[10] Age, s 205

[11] Age, s 212

[12] Age, s 243

[13] Age, s 262

[14] Age, s 252

[15] Age, s 288

[16] Age, s 290

[17] Age, s 329

[18] Age, s 319

[19] Age, s 344

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!