Siyasette Teori ve Pratik… (1)-Haluk Başçıl

Bernstein, Kaustky’nin emperyalizmi ele alış yöntemiyle Lenin ve Rosa Luxemburg’un

yöntemi arasındaki önemli bir farklılık, devrimci teoriyle pratiğin birleştirilmesinde de kendini gösterir.

Lenin ‘‘Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz’’

1900’lerin başında kapitalizmin ulaştığı emperyalist aşamanın ekonomik ve siyasi sonuçları sosyalistler arasında yoğun tartışmalara neden olur. Dönemin etkin partisi Almanya Sosyalist Partisi ve onun önderlerinden; Bernstein, Kaustky sosyalistler arasında önemli kafa karışıklıklarına yol açarlar. Sosyalistleri devrim mücadelesinden alıkoyan ve kapitalist sistemle bütünleştiren bir teorik çerçeve oluştururlar. Lenin, bilinen eseri ‘‘Emperyalizm’ broşürünü işte bu ortamda hazırlar. Lenin ve Rosa Luxemburg, emperyalizm tartışmalarını devrimci mücadele açısından değerlendirirler. Bernstein, Kaustky’nin emperyalizmi ele alış yöntemiyle Lenin ve Rosa Luxemburg’un yöntemi arasındaki önemli bir farklılık, devrimci teoriyle pratiğin birleştirilmesinde de kendini gösterir.

ABD emperyalizminin Ortadoğu başta olmak üzere dünyada izlediği politikaları, finans kapitalin ve çokuluslu tekellerin ulaştı boyutu daha iyi anlamak, emperyalizm-Türkiye ilişkisini doğru bir biçimde kavrayabilmek için teori-pratik birlikteliğine ve dolayısıyla Lenin’e bir kez daha bakma ihtiyacı hissettim. Düşüncelerimi anafikir’i izleyen arkadaşlarla da paylaşmak isterim.

19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında yürütülen emperyalizm tartışmaları; tekelci kapitalizm, sermaye ihracatı ve iç/dış pazar (sömürgeler) üzerinde yoğunlaşır. Lenin’in yaklaşımı kısaca: ‘‘Emperyalizmin mümkün olan en kısa tanımını yapmak gerekseydi, şöyle derdik; kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Bu tanımlama da, temel öğeyi kapsamış olurdu; çünkü bir yandan, mali sermaye, birkaç tekelci büyük banka sermayesinin tekelci sanayi gruplarıyla kaynaşmasının bir sonucudur; öte yandan, dünyanın paylaşılması olayı da, herhangi bir kapitalist devletçe el konmamış bölgelere kolayca yayılan sömürge politikasından, tamamıyla paylaşılmış yeryüzü topraklarının tekellerin mülkiyetine geçmesi için uygulanan sömürge politikasına geçişi ifade etmektedir’’[1] şeklinde özetlenebilir.

Emperyalizm döneminde gelişmiş kapitalist ülkelerde tekelleşmeyle birlikte ortaya çıkan muazzam mali sermaye fazlalığı ve bu sermayenin daha yüksek kar oranı arayışına yönelmesine, ihraç zorunluluğuna dikkat çekilir. Bu sermaye ihracı sömürge ve yarı-sömürge ülkelere doğru yapılır: ‘‘Dış ülkelere, geri kalmış ülkelere sermaye ihracı yoluyla, bu karlarını arttırmaya yönelir. Geri kalmış ülkelerde kar her zaman yüksektir; çünkü buralarda sermaye pek az, toprak fiyatı nispeten düşük, ücretler az, hammadde ucuzdur.’’[2]Emperyalist dönemin en temel karakteristiğini oluşturan bu sermaye ihracatının da ‘‘…ihraç edildiği ülkelerde kapitalizmin gelişmesini etkiler, hızlandırır. Böylece, sermaye ihracı,… bütün dünyadaki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine geliştirmek pahasına olduğu unutulmamalı’’[3] diyerek sömürge ülkelerdeki değişime dikkat çeker.

Kapitalizmin egemenlik alanını sürekli olarak genişletmeksizin; yeni ülkeleri sömürgeleştirmeden ve kapitalist olmayan yaşlı ülkeleri dünya ekonomik sistemine entegre etmeden ne gelişebileceğini ne de varlığını sürdürebileceğini belirtir. Kapitalizmin egemenlik alanını genişletmesi dünyanın kapitalist gruplar ve büyük güçler arasında paylaşımına yol açacağını vurgular: ‘‘Kapitalist tekel grupları… ilkin iç pazarı paylaşırlar. Ama kapitalist düzende, iç pazar, zorunlu olarak, dış pazara bağlıdır. [4] Lenin, kapitalist sistemde iç ve dış pazarın bir bütün oluşturduğunu ve tekelci kapitalizmin büyüyüp gelişmesi (emperyalist aşama) ile birlikte emperyalist ülkeler arasında rekabetin daha da artacağına, pazar mücadelesinin daha da şiddetleneceğine vurgu yapar. ‘‘Kapitalizmin gelişmesi büyüdükçe, hammadde eksikliği de kendini o kadar duyurmakta, dünya çapındaki hammadde kaynaklarını arama çabası ve rekabet o kadar alevlenmekte ve sömürgeleri elde etme yolundaki mücadele o kadar amansız olmaktadır… Mali sermaye genel olarak mümkün olduğu kadar daha fazla toprağı elinin altında bulundurabilme eğilimi taşır… Bundaki amacı ise, yeni hammadde kaynakları bulma umudu ve dünyanın henüz paylaşılmamış bulunan son parçaların yeniden paylaşımı şeklindeki öfkeli mücadelede geride kalma kaygısıdır’’ [5] (koyulaştırmalar bize ait). Dış pazarların yeniden paylaşımının da paylaşım savaşlarına yol açabileceğine dikkat çeker.

Kaustky’nin de içinde yer aldığı bir takım oportünist yazarların bu gerçeği görmezden geldiklerini ve… “uluslararası kartellerin, kapitalist rejim içinde yaşayan halklar arasında barış umudu doğurduğu’’ nu söyleyerek halkları kandırdıkları için şiddetle eleştirir.

Teorik Tespitlerin Siyasi Sonuçları

 Emperyalizmin dünya pazarlarının yeniden paylaşımına yol açacağı, kapitalistler arası paylaşım savaşların kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının iktidarı almasına uygun ortam ve fırsat yaratacağı belirmesi yapılır. Kapitalist ülkelerdeki sosyalist partilerin ortaya çıkacak fırsatı değerlendirebilecek şekilde önceden hazırlıklarını yapmaları, devrim ortamından yararlanabilecek düzeye ulaşmalarının önemi vurgulanır. Bu durumu gizlemeye ve sosyalistlerin kafalarını karıştırmaya, onları yanıltmaya çalışan Kaustky’yi‘‘…doğru demokratik istekleri, geleceğe, toplumsal devrime göre değil, geçmişe, barışçıl kapitalizme göre tasarlamaktadır’ [6] diye eleştirir.

Nitekim tekeller arasında pazarların/sömürgelerin yeniden-paylaşılması kapışmasında (1. Paylaşım Savaşı öncesinde) sermayenin yanında ‘anayurdun savunması’ adına yer alan ‘sosyalistler’ ile bu kapışmaya/savaşa karşı çıkan devrimci-sosyalistler karşı karşıya gelirler. 1912 yılında toplanan Sosyalist Enternasyonal’in yayınladığı bildiri, devrimci-sosyalistlerin savaşa ilişkin tutumunu net olarak ortaya koyar: ‘‘ Bir savaş tehlikesine karşı, tehdit altında olan bütün ülkelerdeki işçi sınıfı için, işçi sınıfının parlamentodaki temsilcileri için, bir eylem ve düzenleme gücü olan Uluslararası Sosyalist Büro yardımıyla, kendilerine en uygun görünen ve tabiatıyla sınıf mücadelesinin keskinleştiği ve genel siyasi duruma göre değişen bütün araçlarla, savaşı önlemek için, ellerinden gelen bütün çabayı göstermek, bir görevdir. Ama gene de savaş patlarsa, onu kısa zamanda durdurmak için aracılık etmek ve en geniş halk tabakalarını ayaklandırmak ve kapitalist egemenliğin düşüşünü hızlandırmak için, savaş tarafından yaratılan iktisadi ve siyasi bunalımdan var güçleriyle yararlanmak onların görevidir.’’ [7](koyulaştırmalar bize ait)

Diğer bir siyasi sonuç da; büyük boyutlara ulaşan mali sermayenin sömürge ve yarı-sömürge ülkelere ihracatının, bu ülkelerde kapitalimin yukarıdan aşağı çarpık olarak geliştirmesi, tarıma dayalı üretim ilişkileri değişime uğratması, sınıflar arasındaki çelişkileri daha da arttırması, ulusal bilinci geliştirmesi ve yabancı sömürgeci güçlere karşı direnişi kışkırtması üzerinedir. Bu durumun da sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde devrimci koşulları oluşturacağı ve buralarda da devrimlerin olanaklı olacağıdır.

Kısa hatırlatma: 1. Paylaşım Savaşının ekonomik-sosyal ve politik ortamından yararlanan Lenin, Ekim Devrimini gerçekleştirirken, Rosa Luxemburg ise 15 Ocak 1919’da devrimci ayaklanma sırasında yakalanır ve Karl Liebknecht ile birlikte katledilir.

Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’i katledilişlerinin 94. yıl dönümünde saygı ile anıyoruz.

Haluk Başçıl



[1]              Aynı eser, s .105

[2]              Aynı eser, s . 75

[3]              Aynı eser, s .

[4]              Aynı eser, s.79

[5]              Aynı eser, s .

[6]              Emperyalist Ekonomizm, Marksizmin Bir Karikatürü, Lenin, s.13

[7]              Enternasyonal Bildirisi, Sosyalist Enternasyonal Kongresi, Bale 1912

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!