Sol Yok Olmadı

“Sol-sağ yok oldu” Sözü Bir Demagojidir.
Son yıllarda ülkemizde sistemin bazı sözcüleri ve siyaset arenasında kendilerine yer açmaya çalışan çevreler ve kişiler zaman zaman şu tür cümleler kuruyorlar: “Sağ-sol yok oldu” ya da “sol ile sağ birbirine karıştı”… Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra siyasal ve ideolojik planda solun ve sağın ortadan kalktığı tezini ortaya atanlara rastlamaya başladık. Bunlar, emperyalizmin neo-liberal politikalarının yarattığı olumsuz sonuçları görmezden gelerek, bu sistemin yarattığı gittikçe ağırlaşan sorunların kaynağını gizlemek amacıyla ekonominin küreselleştiğine, işçi sınıfının öneminin kaybolduğuna ve anti-sömürgeci mücadelelerin eridiğine vurgu yapabilmek için bu düşünceyi ortaya atmaktadırlar. Bu yaklaşımın sahipleri, siyasi mücadelenin sol-sağ kavramları üzerinden yürütülmemesi gerektiğini savunarak, esasen solun bittiği sağın yani kapitalizmin salt olarak egemenliğini kurduğu sonucunu yaratmak istemektedirler.
Oysaki gerçek durum onların savundukları gibi değil ve öyle olması da eşyanın tabiatına aykırı. Çünkü sınıflı toplumlar ortadan kalkmadan sol-sağ ayrımı da ortadan kalkmaz. Sol-sağ ayrımı, emperyalist-kapitalizmin gittikçe gericileşmesi, soygun ve talanının daha da artmasıyla değil, ancak sınıfların ortadan kalktığı komünist toplumda silinecektir.
Toplumsal anlamdaki sol-sağ ayrımı, kavramsal olarak, Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkmış olmasına karşın, bu kavramların dayanağı olan sınıf mücadelesi, köleci toplumla birlikte başlamış ve bu toplum biçiminden itibaren ortaya çıkan bütün toplumsal ekonomik formasyonların tarihine damgasını vurmuştur. Uzlaşmaz sınıflara bölünmüş olan toplumun gelişmesinin itici gücü olan sınıf mücadelesinin bilimsel açıklamasını yapmış olan Marksizm-Leninizm, işçi sınıfının öncülüğünde verilen sınıf mücadelesinin amacının kaçınılmaz olarak bütün sınıfların ortadan kaldırılması olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye gibi emperyalizmin tahakkümü altındaki ülkelerde, bu süreç, uluslararası büyük güç haline gelmiş, dünyayı daha önceki periyotlarda görülmemiş ölçüde sömürgeleştirmiş dev tekellerin ve işbirlikçi sermayenin hegemonya ve sömürüsünü, ulusal devletler ölçeğinde kırmak amacıyla gerçekleştirilecek bağımsızlıkçılığı ve devrimci demokrasiyi hedefleyen demokratik devrimi ve kesintisiz biçimde proletarya diktatörlüğüne geçişi sağlayacak olan sosyalist devrimden sonra geçilecek komünist toplumda mümkün olacaktır. Sol-sağ çelişkisi ya da ayrımı, sınıf mücadelesiyle birlikte ancak komünist toplumda ortadan kalkacaktır.

Araştırmalar Sol-Sağ Ayrımının Devam Ettiğini Kanıtlıyor
Yapılan araştırma sonuçları ideolojik anlamda sol-sağ çelişkisinin devam ettiğini, siyasi planda sol-sağ farklılaşmasının ortadan kalkmadığını kanıtlamaktadır. Son dönemlerde özellikle medya aracılığı ile topluma kabul ettirilmeye çalışılanın aksine dünyada ve ülkemizde kitlelerin büyük çoğunluğunun hala sol-sağ ideolojilere göre kendilerine yön çizmekte olduklarını bu araştırmalar da ortaya koymaktadır. Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in hazırladığı “Değişimin Kültürel Sınırları Türkiye Değerler Atlası 2012 (Bahçeşehir Üniversitesi)” adlı eserde bu konuda şöyle denilmektedir:
“Avrupa’da seçmen davranışlarını inceleyen iki uzmanın vardığı sonuç, ‘Kitleler düzeyinde oy verme davranışını ve siyasal değerlendirmeleri etkileyen faktörler arasında en önemlisi, her zaman sol-sağ ideolojidir’ şeklindedir.” (Bu iki uzmanla ilgili dip not; “Listhaug, Ola ve Matti Wiberg. ‘Confidence in Political and Private Institutions.’ …) Yılmaz Esmer, s.52
1995 yılında yayınlanan bu makalenin en az yirmi yıllık verilere dayandığı belirtilmektedir. Esmer’in kitabında, “2011 yılında yayınlanan bir kitapta da aynı sonuca” varıldığı belirtilmektedir.
Esmer’in kitabında, bu konuyla ilgili, Türkiye’deki durum hakkında da araştırmalara bağlı olarak değerlendirmeler yapılmaktadır.
“Son üç genel seçimden sonra Türk seçmeni üzerinde yaptığımız araştırmalar da, oy tercihini belirleyen faktörlerin içinde en önemlilerinden birinin –hatta çoğu zaman en önemlisinin- sol-sağ ideoloji olduğunu gösterdi…”
Kitapta, “Sol-sağ konum”lanışın sadece oy tercihi ile sınırlı olmadığı, “birçok başka tutum ve davranışla da ilişkili” olduğu belirtilerek, “sol-sağ bitti” laflarının gerçekte karşılığının bulunmadığı belirtilmektedir.
Esmer, kimin sağ – kimin sol olduğu konusunu seçmenin bakışına göre ele aldığını ifade etmekte ve bu değerlendirmenin 1950 seçimlerinden beri ne şekilde yapıldığını ortaya koymaktadır:
“Türk halkı, ilk serbest seçimlerin yapıldığı 1950 yılından beri hep sağa oy verdi. Burada ‘kim gerçek sağ, kim gerçek sol?’ ‘Falanca parti evrensel anlamda sol mu, sağ mı?’ gibisinden … tartışmalara girmiyoruz. Bizim kıstasımız net: halk kimleri sağda veya solda tanımlıyorsa, biz bu kabulü esas alıyoruz. Seçmenimiz, Demokrat Parti ve geniş anlamda onun devamı niteliğindeki siyasi hareketleri sağ, CHP kesimini de sol olarak görüyor…” (İtalikler b.a.)
Kitapta seçmenin kendi davranışını da büyük ölçüde buna göre düzenlediği ve bunun pek çok araştırmada varılan ortak bir sonuç olduğu ifade ediliyor.
Esmer’in değerlendirmesine göre, “Türk toplumunun çoğunluğu dindar ve muhafazakâr.” Bu sonuca göre, seçmenlerin çoğunluğu sola değil sağa yakın oluyor. Yapılan araştırmalarda, seçmenlerin 1990’dan 2011’e kadar olan eğilimleri incelenince, inişli çıkışlı bir seyir izleyerek, sağa doğru kaydıkları gözlemleniyor. 1 rakamı en sol, 10 rakamı en sağ olarak farz edilirse, 1990’da seçmenlerin sağ-sol ortalaması 5.4’dür. Bu cetvele göre, 5 orta olduğu için 5.4’le sağa yakınlığın daha fazla olduğu görülür. Bu ortalama, 2011’de 6.4 olmaktadır. 21 yılda sağ, inişli-çıkışlı olsa da, bir puan artmış görünüyor.
Yakından bakınca, bu sonuç çok da moral bozucu sayılmamalı. Çünkü son yirmi-yirmibeş yıldır sola karşı girişilen çok yönlü saldırılara rağmen halk içinde hala önemli bir sol damarın varlığını sürdürmesi azımsanacak bir olgu değildir. Emperyalizm ve uzantıları (bunlara liberalleşmiş solcuları da katmak gerekir) planlanmış ideolojik-kültürel ve politik saldırılarla solu itibarsızlaştırmaya, güçsüzleştirmeye ve etkisizleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu yok edilmeye çalışılan sol, yurtsever-devrimci soldur. Yüzyıldır emperyalizme ve gericiliğe karşı bağımsızlık mücadelesi veren, devrimci demokrasiyi kurarak sosyalizme geçmeyi hedefleyen soldur. Araştırmalar göstermektedir ki; bu devrimci halk gücü emperyalizm ve gericiliğin çeşitli görünümler altındaki bütün saldırılarına karşın canlılığını sürdürmektedir.
“Aslında biraz daha yakından bakılınca görülüyor ki siyasi yelpazenin solunda yer alanların(örneğin 1, 2 veya 3 puan) oranlarında yıllar boyu fazla bir değişme yok. Yüzde 15-19 arasında değişen sol kesim direniyor. Sağa gidişin kaynağı ise ideolojik konum olarak ortada yer alanların bir bölümünün sağa kayması” dır. (Esmer, s.52)
Buradaki yüzde 15-19 rakamı küçümsenmemelidir. (Kitapta, sol sayılması gereken 4 puanlık kısma yer verilmemiş olması da ayrıca bizim için artıdır.) 12 Eylül tufanına, neo-liberal saldırıya, Sovyetlerin dağılmasına, “Tarihin sonu geldi” safsatasına, sosyalizmin sonunun geldiği kapitalizmin dünyaya hâkim olduğu yutturmacasına, “AB, Türkiye’de demokratik devrimi yapıyor, artık devrimci bir sola gerek yok” ve “ulus devletler bitti” gibi saptırmalara, bu anlayışlar doğrultusunda yürütülen algı operasyonlarına rağmen bu rakam küçümsenmemelidir. Sola karşı dışından çok içinden yapılan saldırıların yarattığı yıkıma karşın hala önemli oranda kararlı bir halk kitlesinin ayakta kalması yüzyıllık aydınlanmacı ve devrimci geleneğin eseridir. 1960-80 dönemindeki devrimci-sosyalist mücadelenin yarattığı damarın, ideolojik ve ahlaki olarak, topluma hala kan veriyor olması da bu yüzde yirmilik sol kitlenin kalıcılı olmasında rol oynayan başlıca etkenlerden biridir.

Yapılacak İş Belli
Günümüzde devrimcilerin yapmaları gereken en hayati işlerin başında, somut gerçeklikten üretecekleri devrimci politikalarla, bu yüzde yirmilik halk kesimiyle bağ kurmaktır. Devrimci mücadelenin, örgütlenmenin, siyasal çalışmanın mayalanabileceği en önde gelen toplumsal kesit burasıdır. Devrimin mayalanacağı yer bu kesimin içindedir. Oysaki son yıllarda kendilerini devrimci ve hatta sosyalist sayan birçok kişi, grup, parti vb. devrimciliğe gelişme imkânı tanıyan bu yüzde yirmilik kesimin duygu ve düşüncelerinden uzaklaşarak, neoliberalizmin körüklediği yanlış düşünce ve politikaların peşinden gittiler. Siyaseten önemli olan her kritik durumda, her hayati politik kavşak noktasında, son tahlilde, emperyalist politikaların işine yarayacak tavırlar geliştiren kesimlerin peşine takıldılar.  Örneğin ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki hegemonyasını güçlendirmek için ortaya attığı politikaların şu veya bu ölçüde etkisi altına girerek bu demokrat-devrimci kitleden büyük ölçüde koptular. Emperyalizmin ülkemizde hegemonyasını güçlendirmek için düzenlenen Türkiye’deki aydınlara yönelik operasyonları, ideolojik çarpıtmaları doğrudan ya da dolaylı olarak destekleyerek, ülkenin ve solun geleceğine zarar verdiler. Devrimci mücadelenin gelenekselleşmiş ittifak anlayışlarını yıkarak solda yıllar içinde oluşmuş doğal dayanışma anlayışını parçaladılar. Bu yanlışları yapanlar, gittikleri yolun devrimci olmadığını görüp bir an önce bu yüzde yirmilik gerçek halk kitlesinden özür dilemelidirler. Çünkü devrimin yolu onlardan geçmektedir.

Mehmet Ali Yılmaz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!