Solculuk, ulusalcılık, kapitalizm-Saffet Bilen

Tekil insanlar gibi, çeşitli insan gruplaşmalarının da istek ve arzuları sınırsızdır.

Bu istek ve arzuların gerçekleşmesi ise kendi dışımızda yüzlerce etkene bağlı. Bu etkenlerin bazıları sürecin bütününde belirleyici, bazıları şartlara göre değişkendir.

Ben bu etkenlerin başında insanların yaşamlarını nasıl devam ettirdikleri sorusunun geldiğini düşünürüm esasen.

Karın nasıl doyuyor, üretim hangi temelde yürüyor, doğanın herkese eşit sunduğu ürünlere mi, insan emeğine mi sorusu birincil sorudur.

İnsan emeğine dayalı yürüyorsa, üretimin gerçekleştiği alan, ekolojik etmenler ne durumda, insanlar üretimin neresindeler, ürünlerin paylaşımı nasıl soruları bu anlamda sorulması gerekli temel sorulardır.

Bu sorulara belli cevaplar veren insanlara çeşitli isimlendirmelerde yapıldı. Yapılıyor.

Bu anlamıyla örneğin, solculuk; verili sistem içinde, ekonomik, sosyal ve politik eşitsizliğin karşısında olmak, modern isimlendirme ile sınıfların olmadığı bir düşün peşinde olmaktır. İnsanlar arasında üstünlük iddialarına karşı olmaksa olmazsa olmazıdır.

Günümüz dünyasın da, bir başka varoluş biçimi ulusalcılıktır bilindiği gibi. İnsan topluluklarının mutlaka geçmeleri gereken zorunlu bir aşama olduğu savı ile meşruiyet arar ve çok da yaygındır, inanç düzeyinde taraftara sahip olduğu da söylense yeridir.

Oysa ulusalcılık eşitsizliğin ortadan kalkmasını talep etmez. Eşitsizlik üzerine kurulu bir sistemde kendisinin kazanan tarafta yer alması olasılığını düşlemektedir. Bu haliyle de solla ilişkisini kurmak oldukça zordur. Ama bu ilişki kuruluyor. Bu konuda dayanılan fikri cephanelik, savın esas sahibi Batı kapitalizminin fikri birikimi, vazettiği savlardır.

Dolayısıyla da, bu savların ne anlama geldiği, gerçekte işleyişin nasıl yürüdüğü üzerinde biraz durmak gerekir.

Öncelikle, Kapitalizm ve ulus kavramlarının birbirlerini hem doğuran, hem de tamamlayan bir yapıya sahip olduklarını söylemek gerekir. Ve hemen arkasından da, Kapitalizmden kurtulmadan, ulus devletten kurtulmanın mümkün olmayacağı söylenmelidir.

Birbirini tamamlama ve doğurma nasıl mümkün olur?

Bu soru, kapitalizmin ne olduğu, nasıl işlediği açıklığa kavuşturularak cevaplanabilir ancak.

Kısaca; Kapitalizm, birçok kuruma sahiptir. Temel kurumları şöyle sıralanabilir; Birincisi pazardır, pazarlardır. Bu pazarlarda rekabet eden şirketlerdir. İkincisi, uluslararası bir sistem içinde varlığını sürdüren çok sayıda ulusal devlettir. Devlet çatıları altında yaşayan insanların oluşturdukları, çeşitli sınıflardır, statü gruplarıdır. Bireylerin yaşamlarını birleşerek sürdürdükleri ailelerdir. Bu kurumların tümü kapitalizm temelinde oluşmuş, birbirleri ile iç içe geçmiştir. Kapitalizm olmadan, ne ulusal pazardan, ne ulus devletten, ne burjuvaziden, ne proletaryadan bahsedilebilir.

Kapitalizmin temelinin serbest pazar olduğu söylenir. Pazar, hem bireylerin, hem şirketlerin malları alıp sattıkları somut yerel, fiili bir kurumdur. Bütün karar alma süreçlerini –politik, ekonomik, toplumsal- etkiler. Ama hiçbir zaman müdahale olmadan, tam serbestiyle işlemez. ’Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’, kapitalizmin bayrağında en baş sırada bulunan bu slogan, yüzyılların en büyük palavralarından biridir.

Tam serbest Pazar neden yoktur?

Bunun sebebi yine kapitalist sistemdir. Yapısal nedenlerden dolayı böyledir. Böyle bir Pazar gerçekten var olsaydı, Kapitalizmin ana dürtüsü olan, Sermayenin sonsuz birikimi, gerçekleşmezdi. Kapitalizm pazarlar olmadan işleyemez ve Kapitalistler serbest pazardan yana olduklarını da sürekli söyleseler de, pratikte kapitalistler tam serbest pazardansa, kısmen serbest Pazar isterler.

İktisat fakültelerinde öğretildiği gibi, gerçekten bütün üretim faktörlerinin serbest ve şeffaf olduğunu var sayalım. Bu durumda alıcılar ve satıcılar verilerin tümüne ulaşabilirler. Alıcılar eğer salak değillerse, fiyatları pazarlıkla en asgari seviyeye indirebilirler. Bu da en düşük kar düzeyi demektir. Bunun pratik anlamı da kapitalist oyunun bozulmasıdır. Bu yolla sınırsız birikim gerçekleşmez.

Satıcıların eğilimi her zaman tekelden yanadır. Korumadan, müdahaleden yanadır. Bu da devletsiz olmaz. Ulus devlet ve kapitalizm ayrılmaz ikilidir, birbirlerine bağlıdırlar.

Buraya kadar anlattığımız devletli egemen bir ulus topluluğunun özellikleridir esasen. Bazen aynı toprak parçasında yaşayan başka ulusal azınlıkların var olduğu örneklere de rastlanır.

Bu anlamıyla, Ulusalcılık, ikiyüzlüdür. Bu onun yapısından gelir. Ulusalcılık bir yönüyle, Ezilenlerin ezenlere karşı bir protesto hareketidir. Ama aynı zamanda da ezenlerin ezilenleri ezmesinin de bir aracıdır.

Bu nasıl gerçekleşir?

Bildiğimiz üzere ulusu oluşturan bireylere yurttaş denir. Yurttaşlık kavramı, halkın politik süreçlere dâhil edilmesi için ortaya atılmış bir kavramdır. Ama dâhil eden, aynı zamanda da dışlar. Yurttaşlık bir hak verir ve bunu toplumun bir kısmını dışlayarak korur.

Geçmişten farklı olarak, yurttaşlığın yaptığı ayrımcılığı, açık bir sınıf egemenliğinden, ulusal ya da örtülü bir sınıf egemenliğine geçirmek olarak tanımlamak yanlış olmaz.

Bu dâhil etme ve dışlama tavrı, sistemin dayandığı kapitalizmden kaynaklanır. Sistemin içine herkes dâhil olsa, oluşan artı değerin paylaşımı, sermayenin sınırsız birikim isteği ile ters düşer. Hiç kimsenin dâhil edilmemesi ise, pazarın oluşmasına engeldir.

Yurttaşlığın ikiyüzlü karakteri, dışlama, dâhil etme, aynı zamanda, burjuvaziye dünya nüfusunun geniş çoğunluğunu artı değerin bölüşümünden ve politik karar alma süreçlerinden dışlama imkânını vermiştir. Kapitalizmin merkezlerin de ise, en tehlikeli rakibi olan işçi sınıfının sakinleştirilmesini sağlamıştır.

Dâhil etme/dışlama uygulamasının ikinci ayağı ırkçılıktır. Irkçılık, Beyaz ırkın üstünlüğünün açıktan kurumsallaştırılmasıdır. Bu eğilim Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da, Avrupalı yerleşimcilerin hâkimiyet kurdukları bölgelerde gelişmiştir.

Ari ırkın üstünlüğü fikri burjuvaziye, dünya çapında kendileri dışında insanların tümünü dışlama imkânı vermiştir. Ulusalcılık ve ırkçılıksa emperyalizmin, yayılma ve yağmanın açıktan savunulması imkânlarını doğurmuştur.

Ulusalcılık ve ırkçılık da birbirlerine her zaman bağlıdırlar. Birbirleri arasında aşılmaz sınırlar yoktur. Her zaman birlikte var olmuşlardır. Liberal burjuvazinin sözcülüğünü yaptığı ABD ve İngiltere ile ırkçılığın çeşitli dönemlerde ortaya çıktığı Kıta Avrupası, son dönem Almanya arasında ki farklılık, Birincilerin geniş deniz aşırı sömürgelere sahip oluşudur. İkinciler de ise ana eğilim her zaman Avrupa hâkimiyetini ele geçirmek olmuştur. Irkçı uygulamalar iki kesimde de vardır. Birinciler sömürgelerde, ikinciler ise Kıta Avrupa’sında uygulamışlardır bu yöntemi.

Özetleye geldiğim, bu çerçevenin içinden güzel bir dünyanın çıkabileceğini düşünmek ham hayalden başka bir anlama gelmez, en hafifinden.

Güzel, yaşanabilir bir dünya düşünün peşinde olanlar, amasız, fakatsız, aşamasız, ‘aza razı olmayan çoğu bulamaz’ mantığından uzaklaşıp, kapitalizmle ve ulusalcılıkla her türden düşünsel bağı koparmalıdırlar, sonuç olarak.

Sol ezilenlerin, yoksulların sesi olmalıdır, kendisi olmalıdır açıkça.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!