Sovyet Sosyalist Tarzının Özgün Nitelikleri Dağılmanın Nedenleri…

Kanımca Sovyetlerin sosyalist tarzını -buna bazen Stalin tarzı da

denilmektedir- doğru analiz edebilmek için aşağıdaki yöntemsel ilkeleri dikkate almalıyız;

Profesör Zhou Xincheng, Renmin Universitesi, Marksizm Araştırmaları Bölümü…

Çeviri: Cem Kızılçeç   

Sovyetler Birliği‘nin dağılması ve parçalanmasının nedeninin, sosyalizm değil fakat Sovyetlerin izlediği sosyalist tarzın başarısızlığı olduğu görüşü  pek  sık ileri sürülen bir görüştür. Gerçekten de, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin faaliyetlerinin durdurulmasının nedenini Sovyet tarzı sosyalizme bağlamak şüphesiz doğru ve mantıklı bir önerme gibi görünmektedir. Fakat dikkatlice düşünüldüğünde bu önerme oldukça çelişmeli bazı yönler de taşımaktadır. Böylesi bir önerme Sovyetler Birliği’nin 70 yıl boyunca  izlediği  sosyalist pratik üzerine bütünsel bir  değerlendirme anlamına gelmekte, özellikle de bu pratikteki  hataların ve eksikliklerini ortaya koymaya ve bunların kökeni hakkında belirli bir yargıyı içermektedir. Ayrıca, bu çözülmeye yol açan sebeplerin analizini de içerir. Bir başka deyişle bu önerme sistemin değişmesi ve parçalanmanın belirleyici sebeplerinin -sosyalizmin hatası mı olduğu veya Marksizm ve Leninizm’den  bir sapma mı olduğu – sorularına belirli bir yanıt getirmeye çalışır. Kanımca bu soruları yanıtlayabilmek için öznelci değerlendirmelerden çok bilimsel bir analiz yapmamız gerekecektir.

*.  Konunun incelenmesinde yöntem sorunları 

Konumuza detaylı olarak girmeden önce, bu konuyu tartışırken  izlenmesi uygun olabilecek yöntemler  ve  varsayımlar üzerinde durmak yararlı olacaktır.

 Birincisi, öncelikle  Sovyetler Birliği’ndeki  sosyalist pratik incelenirken ve  bu süreçte ortaya çıkan problemler ele alınırken, Mikhail Gorbacev’in yönetimi ele almasından sonraki dönem, diğer süreçten ayrıştırılmalıdır. Ekim Devrimi’nin zaferiyle birlikte başlayan, Sovyetler Birliğinin sosyalist devrimi ve sosyalist inşaya giriştiği günler ile  Gorbaçov’in başa geldiği tarih arasında 68 yıllık bir zaman dilimi bulunmaktadır. Bu zaman dilimi içindeki  rejimin kesinlikle sosyalizm olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle, Sovyetlerin izlediği  sosyalist tarzı değerlendirmek demek, bu zaman dilimi içindeki pratikteki kazanımları ve olumsuzlukları değerlendirmek anlamına gelecektir. Sovyetler Birliği’nin  tarihi süreci içinde Mikhail Gorbaçov’in başa gelmesi bir dönüm noktası oluşturmuştur. Gorbaçov, SBKP’nin Merkez Komitesi Genel Sekreterliğine getirilmesinden itibaren, partideki ve ülkedeki  hâkimiyet  Sovyet halkını ve Marksizmi karşısına alan, “hümanist” demokratik sosyalizmi savunan liderler ve grupların kontrolüne geçmiştir. Gorbaçov “hümanist” demokratik sosyalizm çizgisini  her alanda uygulamış ve rejimi sosyalizmden kapitalizme dönüştürmüştür. Gorbaçov’un iktidarda olduğu 6 yıldan fazla süren dönem aslında sosyalist  sayılamaz (Mart 1985 ‘ten Aralık1991’e kadar), kanımca bu dönem, sosyalizmden kapitalizme doğru ilerlemede bir ara geçiş dönemi olarak görülebilir. Gorbaçev de  yaptığı  değerlendirmede  bu  dönemi böyle ele almış fakat kendi bakış açısından hareketle o bu süreci “devrimci geçiş dönemi” olarak adlandırmıştır. Bu 6 yıllık dönemde yaşanan  ekonomik bunalımın, siyasi karışıklığın, sosyal istikrarsızlığın ve halk içinde oluşan yaygın hoşnutsuzluğun Sovyetlerin sosyalist tarzı ile bir ilgisi  olmadığını kabul etmemiz gerekir, çünkü Sovyetler Birliği tarihinde daha önce böylesi bir huzursuzluk dönemi hiç bir zaman ortaya çıkmamıştır. Bu dönemdeki olumsuz durum Gorbaçov’un “hümanist” demokratik sosyalizm çizgisinin ve onun bizzat kendisinin Marksizm ve sosyalizm’in temel ilkelerinden ayrılması sonucu meydana gelmiştir.

Bir başka deyişle, bunun nedeni Gorbaçov’in sosyalizmi terketmesiydi. Sosyalizmi terketmenin getirdiği problemleri Sovyetlerin sosyalist tarzının üzerine yıkmak mantıksız bir yaklaşım olacaktır, fakat akademik çevrelerde bu yanılgıya çok sık düşülebilmektedir. Örneğin, bazı araştırmacılar  parçalanma olduğunda parti üyelerinin bu olumsuz gelişmelere  karşı kayıtsız kaldığını ve çözülmeye  karşı herhangi bir örgütlü direnişin oluşmadığından hareket ederek  “Sovyet Komünist partisinin zaten  öteden beri pek bir desteğe sahip olmadığını ve Sovyetlerin sosyalist tarzının genelde hatalı” olduğunun kanıtlanabileceğini  savunmaktadırlar. Ancak bu olguların asıl sebepleri başkadır; Gorbaçev,  6 yıl boyunca “hümanist” demokratik sosyalizm çizgisinin ideolojik ilkeleri doğrultusunda yaptığı manevralarla Sovyetler Birliği  Komünist Partisini  Marksist tipte bir proletarya partisinden sosyal- demokrat tipte  bir  burjuva partisine dönüştürmüştür. Gorbaçev’in izlediği çizgi ve pratikler bu parti açısından bir dizi çok ciddi sonuçlar getirmiştir: ideolojik kaos, örgütsel gevşeklik gibi… Böylece aldığı ilk darbede yerle bir olmuş, hatta mücadele etmeden yenilgiye teslim olmuştur. 1985 ten önce biri Sovyetler Birliğin’de komünist partisinin dağıtılması gerektiğini söylese idi, acaba nasıl bir tepki alırdı? Bir düşünelim, komünistler bu çağrıya “sakin” ve  “kayıtsız”  kalır mıydı? Elbette o sırada hiç kimse böyle bir sorunu ortaya atma cesaretini gösterememişti ve gösteremezdi. Bu  nedenle  Sovyetlerin  sosyalizm tarzını bilimsel açıdan değerlendirmeye giriştiğimizde sadece 1917 -1985 arasında neler olduğuna odaklanmak ve 1985- 1991 arası dönemi  bu değerlendirmeye katmamak gerekir; çünkü kanımca bu iki dönemdeki sorunlar oldukça farklıdır.  

Değerlendirmede ikinci yöntem sorunu, iki sorunu birbirinden ayırd etmek  gerektiğidir: birincisi, sosyalizmde sürekli olarak reformlar yapma  gerekliliği veya kaçınılmazlığı sorunudur, ikincisi ise Sovyetler Birliği’nde iktidarı yitirme olgusunun kaçınılmazlığı olgusudur. Bu iki sorunun tartışılması  birbirleri ile karıştırılmamalıdır. Sovyetlerin izlediği  sosyalist tarzın başarısızlığını kanıtlamaya çalışıldığında, genelde yapılan şey Sovyetlerin sosyalist pratiğinde görülebilen her türlü hata ve eksikliğin başarısızlığın kanıtı olarak listelenmesidir. Oysa Sovyetler Birliği ilk kurulduğunda örnek alabileceği yaşanmış bir sosyalizm inşa pratiği bulunmuyordu. Dolayısıyla, şüphesiz sosyalist devrim ve sosyalist inşa sürecinde çeşitli tipte hataların ortaya çıkması kaçınılmazdı, diyebiliriz. Uzun yıllar geçtikten sonra Sovyetler Birliği’nin tüm gelişim sürecini incelediğimizde çok sayıda hata ve eksiklikler bulabiliriz. Bir anlamda, kanımca daha kesin olan şey, hatalar yapılmasının kaçınılmaz olduğudur; çünkü  sosyalizm insanlık tarihinde yepyeni bir hedef ve yeni bir olanak olarak ortaya çıkmıştı ve emekçi halkın ortak yaratıcılığını yansıtması gerekiyordu. Halklar, bu yeni yolu ve hedefi karanlıkta el yordamı ile keşfetmeye çaba sarf ediyordu; bu nedenle kaçınılmaz bir şekilde çeşitli hata ve başarısızlıklarla karşılaşılacaktı.

 Eğer Sovyet sosyalist tarzının başarısızlığını sadece sosyalist devrim ve sosyalist inşa sürecinde yapılan tüm hataları listeleyerek tanımlamaya kalkarsak sosyalizme olan inancımızı zedeleriz ve kaybederiz.  Kanımca iki tip hatayı birbirinden ayırt etmemiz gerekir: Birincisi, Marksizm ve Sosyalizmin temel ilkelerine bağlı kalınmasına karşın yapılan özel çalışmalar ve özel politikalar sırasında ortaya çıkan hatalardır. Bu tip hatalar ilk başlangıçta şartları ve gidişatı tümüyle bozsa da Marksist ideolojik çizgiye bağlı kalındığı takdirde düzeltilebilir ve hatalardan alınan dersler sosyalist davayı ilerletmemize katkıda bulunabilir. Diğer hata türü ise kapitalist bir çizgiye sahip olmak veya Marksizmin temel ilkelerinin dışına çıkılmasıdır. Bu tip hatalarda Marksizmin temel ilkeleri terk edilir ve sosyalist çizgiden sapmalar olur. Bu tip hatalar sosyalist çizgiyi kaçınılmaz bir biçimde sönüme götürür ve kapitalizme yol açar, bu nedenle düzeltilmesi neredeyse olanaksız hale gelir. Yukarıdaki bu iki tip hatanın doğaları ve sorunlarının niteliği farklıdır. Birinci tip hatalar bize sosyalizmde sürekli reformlar yapılması gereğinin kaçınılmaz olduğunu hatırlatmalıdır: Yaptığımız hatalar yüzünden ve toplumda ortaya çıkan yeni  çelişmeler sonucu ortaya çıkan sorunları düzeltmek ve sosyalizmin canlılığını ve yenilikçi karakterinin sürdürebilmek için reformlar gereklidir. Öte yandan ikinci tip hatalar ise kaçınılmaz bir biçimde sosyalist çizginin sonunu getirebilir. Sosyalist bir ülkede Komünist partisi sosyalizmi terk edip kapitalist bir çizgiyi seçtiğinde o ülkede sosyalizm nasıl varlığını sürdürebilecektir? O halde bu iki sorunu birbirinden ayırt etmeliyiz; bu sorunları birbiriyle karıştırır ve iktidarı yitirmenin kaçınılmazlığını,  reformun gerekliliği gibi algılarsak Sovyetlerin sosyalist tarzının başarılarını ve başarısızlıklarını doğru bir şekilde değerlendiremeyeceğimiz kesindir.

 Üçüncüsü, “Sovyetlerin sosyalist tarzının” başarısızlığını nasıl anlıyoruz? Sorusudur. İnsanlar bu soruya farklı açılardan bakmaktadır. Sonradan ortaya çıkan sonuçlarına baktığımızda  80’lerin sonu ve 90’ların başında Sovyetler Birliği’nin geçirdiği değişim sadece Sovyet sosyalizminin başarısızlığına yol açmamış; aynı zamanda tüm dünyadaki sosyalist güçler açısından çok ciddi bir hayal kırıklığı ve bozgun havasının doğumuna neden olmuştur. Bu geriye doğru değişim ve çözülme uluslararası proletaryanın, burjuvaziye karşı mücadelesinde bir yenilgi  olmuştur  ve  bu sosyalizmin dünya çapında yaşadığı bir gerileme anlamına gelmektedir. Sovyet sosyalizmi sosyalizm yolunda ilerleyemedi ve bu anlamda başarısızlığa uğradı diyebiliriz. Bu tür bir değerlendirme kabul edilebilir; fakat asıl tartışılması gerekenler diğer iki farklı anlayıştır. Bunlardan birincisi, Sovyet tarzı sosyalizmin başarıları veya hataları ve eksiklikleri üzerine yapılacak değerlendirmedir. Salt Sovyet sosyalizminin sürmeyişi ve yıkılmasından dolayı, Sovyet sosyalist tarzının başarısız olduğu sonucunu çıkarabilirmiyiz? Bu sonucun çıkarılamayacağı konusunda genel bir görüş birliği bulunmaktadır. Veya Sovyet sosyalizminin sürmeyişi ve yıkılmasından dolayı, hatalar ve eksiklikler Sovyet sosyalizminin ana yönünü oluşturmuştu denilebilir mi? Bu soruya cevap bulmanın bir başka yolu da bu değişimin ve dağılmanın esas ve kesin sebeplerinin bulunup değerlendirilmesidir. Değişimin ve ülkenin kapitalizme sürüklenmesinin esas ve belirleyici nedeninin sosyalizmin başarısızlığı olduğunu söyleyebilirmiyiz? Az önce sorduğumuz bu iki soruyu bir araya getirdiğimizde aralarında bazı mantıklı bağlantılar bulabiliriz. Eğer, Sovyetlerin sosyalist tarzının bizzat kendisinin başarısız olduğu yargısını kabul edersek, bu takdirde kapitalizme doğru dönüşümün nedenini bu tarzın(Sovyet tarzının) başarısız olmasına bağlayabiliriz.

Görüldüğü gibi yukarıdaki iki soru belirgin farklı yargılar olabileceğini göstermektedir ve o nedenle de  bu soruların ciddi bir biçimde tartışılması gerekir.

 

Sovyetler Birliği’nin  sosyalist  tarzına bilimsel bakış 

 Sovyetler  Birliği’ndeki  sosyalist  devrimin ve  sosyalist inşa pratiğinin hayata geçirilmesinin değerlendirilmesi sorunu oldukça  tartışmalı bir meseledir. Onu tamamıyla inkâr etmek ya da etmemek, “Sovyet sosyalist tarzı başarısızdı” iddiasına  bağlıdır ve bu önerme de aramızdaki  çelişkilerin asıl odak noktasıdır. Daha Ekim Devriminin ilk zafer günlerinden itibaren, karşıt siyasi güçler  Sovyet sosyalizmine karşı saldırı ve iftira kampanyasını başlatmış ve sonuna kadar devam ettirmişlerdir. Gorbaçev de aslında bu muhalif güçlerin temsilcilerinden biridir. Gorbaçev 26 Temmuz 1991 de, Parti Merkez Komite’sinin  Plenum toplantısında  şunları söylüyordu: “Onlarca yıldır partiye ve halkımıza empoze edilen bu tarz, stratejik bir hatadır, çünkü yıllarca izlediğimiz bu yol gerçek bir sosyalizm değil, saptırılmış ve otoriter bir sosyalizmdi”. Gorbaçev, bu toplantıda, şu fikirleri de ileri sürmüştü:  “çökmekte olan şey Stalin tarafından inşa edilen bu tarz bir toplumsal yapı idi ” … “sorunlara bu temel ilke açısından yaklaşmalıyız” diyordu. Onun gerçeklerle bağdaşmayan bu açıklamaları  tamamen keyfi idi. Herhangi bir gerçeğe ya da kanıta dayandırmaksızın, sadece  burjuvazi  bakış açısından  yaklaşarak sosyalist pratiği bu sözlerle suçluyor adeta lanetliyordu.  [Gorbaçev Anılar Kitabı 1996 (London: Bantam Books) ]

Sovyetlerin  sosyalizm  pratiğini,  proleter bir çizgide, Marksizmin bakış açısına dayanarak  bilimsel ve  nesnel  bir biçimde değerlendirmemiz gerekir. Mao Zedung bu konuda şöyle bir değerlendirme yapmıştır: “Sadece dünyanın ilk sosyalist ülkesi olan Sovyetler birliği değil, sosyalizmin inşası sırasında her ülke hata yapabilir. Sovyetler Birliği’nin uzunca bir süre ayakta olması dolayısıyla, çeşitli  hatalar yapması da pekâlâ  kaçınılmazdır. Sovyetler Birliğin’de ortaya çıkan hataların asıl doğası nedir? Aslında bu hataların hepsi kısmi ve geçici hatalardır. Bazı hatalar 20 yıldan fazla sürmüş olmasına karşın,  bu hatalar kanımca, kalıcı değil, kısa süreliydiler ve düzeltilebilir. Dolayısıyla Sovyetler Birliği’nin pratiğini  oluşturan ana öğeler ve bu pratiğin büyük bir kısmı doğru ve hatasızdır. Ekim devriminden sonra Rusya, Leninizm’i doğurdu ve bu devrimin ardından  ilk sosyalist ülke oldu. Ayrıca, sosyalizmi inşa etti, Alman faşistlerine karşı mücadelede zafer kazandı ve güçlü, sanayileşmiş bir  ülke haline geldi. Rusya’dan öğreneceğimiz çok şey var… Stalin’i değerlendirmek  söz konusu olduğunda ise, onu tamamıyla yadsıyamayız, çünkü bazı hataları  olsa  dahi, yaptıklarının büyük bir kısmı doğru ve yararlı işlerdi. ”(Mao Zedung Tüm Yazı ve Notları, 1999 Peoples Press 7.Baskı s. 47)

Yıllar sonra değişimin ve kapitalizme dönüşün nedenlerini yeniden analiz ettiğimizde , “Stalin konusundaki değerlendirmemiz: onun başarılarının hatalarına göre daha ağır bastığıdır, Stalin’in inkâr edilmesi kapsamlı bir ideolojik kafa karışıklığına yol açmaktadır” şeklindeki, ülkemizde o günlerde yapılan değerlendirmenin yerinde olduğu bugün yeniden ortaya çıkmaktadır. 

Gerçekten de eski Sovyetler Birliği’nde Stalin’in yadsınması bir ideolojik karışıklık yaratmıştır.1950’lerin ortalarında Kruşçev, Stalin’i tamamen inkâr etmekle Sovyetler Birliğin’deki gelecekte oluşacak krize doğru evrimi başlatmıştır. O nedenle aslında, Sovyetler Birliği’ni daha sonraki süreçte değişime götüren şey, Sovyet tarzı sosyalizmin kendisi değil, fakat Stalin’in tamamen inkâr edilmesi, yadsınması olduğunu söyleyebiliriz.

Kanımca Sovyetlerin sosyalist tarzını -buna bazen Stalin tarzı da denilmektedir- doğru analiz edebilmek için aşağıdaki yöntemsel ilkeleri dikkate almalıyız;

 Birincisi, sorunları bütünsel bir biçimde bütün yönleri ile birlikte analiz etmeliyiz, sadece sorunları ve başarısızlıkları ortaya koymamalı, başarıları da göz önünde bulundurmalıyız. Ayrıca, ana eğilim ile ikincil derecedeki eğilimleri birbirinden  ayrıştırmalıyız. Bir başka deyişle, modeli bir bütün olarak değerlendirmeli, sadece bir noktaya takılıp, diğer parçaları bir kenara bırakıp  ağaca odaklanıp ormanı görmeme tutumuna düşmemeliyiz. Dahası, sorunun analizinde  önyargı ile hareket etmemeli,  önceden peşinen bir kanıdan yola çıkıp, sonra bu kanıyı destekleyecek  kanıtlar arama yöntemini uygulamamalıyız- bu hatalı yolu izlediğimizde  başlangıçtaki kanımıza ters düşecek olguların dışarıda bırakılacağı kesindir. Lenin bir eserinde şöyle yazıyordu: “ sosyal yaşamdaki gerçek olaylar o denli karmaşıktır ki, herhangi bir tartışmayı desteklemek için sayısız örnek ve malzeme bulabiliriz: fakat salt bir kaç örnek bazı problemlerin açıklanması için yeterli kanıt olamaz. Olguları bütünsel bir biçimde tüm yönleri tüm bağlantıları ve “dolayımları” ile araştırmalı, bir olgunun asıl içeriğini yansıtan ana ve genel materyaller temelinde bir yargıya varmalıyız”. (Lenin: Uzaktan Mektuplar (No. 1)’, Seçme Eserler Cilt II, s. 35) Örneğin; Sovyetler  Birliği’nde ortaya çıkan olumsuz evrim sürecinin  temel  sebebinin ekonomik alandaki hatalar olduğu görüşü sıklıkla dile getirilen bir görüştür.  Fakat aslında, Sovyetler  Birliği’ndeki  ekonomik alanı tüm  yönleri ile  incelediğimizde, pek çok sorun ve başarısızlığın  yanı sıra  büyük başarılar elde edildiğini  de görebiliriz. Bu nedenle Sovyetler Birliği’nin ekonomik alanlarda  tamamen başarısız olduğunu söylemek pek de makul bir görüş değildir. Sovyetler Birliği’nin  devraldığı Rusya’da 1913’ teki endüstriyel ürünlerin üretim miktarı Amerika Birleşik Devletleri’nin sadece % 6.3 ‘ü idi,  1985’te ise bu oran %80’e yükselmişti. Kısa bir tarihsel kesit içinde Sovyetler Birliği  geri kalmış bir ülkeden dünyanın iki super gücünden biri haline dönüşmüştü, üstelik bu kazanım iki dünya savaşının getirdiği büyük yıkımların ardından gerçekleştirilmişti. Tabii ki, Sovyetler Birliği’nin  ekonomisinde hiç bir  sorun olmadığını  söylemek istemiyoruz, örneğin, Sovyetler Birliği ağır sanayi sektörlerine özellikle askeri üretime aşırı  derecede önem vermiş, buna karşın hafif  sanayiie  ve özellikle gıda sektörüne ve tarıma aynı önem verilmemişti. Üstelik düşük verimliliğe neden olan bir ekonomik yönetim ve kumanda  yöntemini benimsenmişti. Ekonomik alandaki diğer sorunlardan biri de pazarlarda bulunan ürün çeşitliliğinin az olması ve halkın yaşam standartlarındaki gelişme hızının göreli olarak yavaş bir biçimde  artmasıydı. Elbette, hatalardan dersler çıkarmalıyız; ancak bu sorunlar, ekonomik alandaki başarılarla karşılaştırıldığında önemsiz veya ikincil durumdadır. Sovyetler Birliği ekonomisi bu problemler zemininde başarısızlığa düştü yargısından kaçınmalıyız. Bu konuda bütünlüklü  bir analiz yapmalı, hem başarıları hem de başarısızlıkları gözönünde bulundurmalıyız. 

İkincisi, bir olayı  tarihsel arka planı ile birlikte analiz etmemiz gerekir. Bir başka deyişle, sosyalist devrim veya sosyalist inşa süreçleri ile ilgili  sistemleri, politikaları veya bu alanlarda yönlendirici ideolojik çizgiyi analiz ederken ülke içinde ve dışındaki durumu; o tarihsel kesitteki  bu politik ve ekonomik arka planı da hesaba  katmalıyız. Tarihte yaşanmış bir olayı, o günden bu güne, pek çok şeyin değişmiş olduğu bugünkü koşulların içinden  bakarak  değerlendirmek doğru değildir. 

 Sosyalist bir toplum her tarihsel aşamada yeni durumlar ve yeni sorunlarla yüz yüze gelmekte ve sürekli gelişme ve değişim yaşamaktadır, bu nedenle var olan sistemler, politikalarda ve yönlendirici düşüncelerde (ideolojide), zamanın gereklerine göre sürekli yeni düzenlemelere ve reformlara gereksinim duyulmaktadır. İçinde bulunduğumuz günümüzün bakış açısına bakıldığında  mantıksız ve anlamsız gibi görünen  bazı olaylar ve olgular o geçmiş dönemin koşulları ve gerçekleri  açısından düşünüldüğünde gerekli ve mantıklı olabilmektedir. Örneğin bazı araştırmacılar bütün olumsuzlukların kökenini Sovyetler Birliği’nin uyguladığı planlı ekonomi sistemine bağlamakta ve  Sovyetler Birliği’nin çöküşünü bu soruna dayandırmaktadır. Ancak, çok daha sonra ortaya çıktığı gibi, tıpkı piyasa ekonomisi sistemi gibi, planlı ekonomi sistemi de, ekonomiyi yönetme mekanizmalarından biridir ve her ikisi de ekonominin yönlendirilmesi ve regüle edilmesinde kullanılabilmektedir. Kanımca, Sovyetler Birliği’nde planlı ekonomik  sistemin tercih edilmesinde  üretici güçlerin bu ülkede  o dönemdeki niteliği ve gelişme düzeyi çok önemli bir belirleyici faktör olmuştur.20’lerin sonlarında Sovyetler Birliği ekonomisinin gelişkinlik düzeyi ve teknolojisi çok geriydi. Uluslararası alanda  emperyalist ülkeler Sovyetler Birliği’ni alt etmek için bütün güçleri ile yükleniyorlardı. Sovyetler Birliği ülke içinde sosyalist bir toplum için gerekli olan üretim ve teknolojik temel yapıyı inşa etmek gibi zor bir görevle karşı karşıya bulunuyordu ve bu nedenle o koşullarda sosyalist sanayileşme sürecinin büyük ve hızlı adımlarla ilerletilmesi bir kaçınılmazlıktı. Sovyetler Birliği bu stratejiyi ve hedefleri başarabilmek için yüksek düzeyde merkezileşmiş bir planlı ekonomik sistem oluşturma çabasına girişti, geniş çaplı büyük ağır sanayi yatırımları, özellikle de savunma sanayi yatırımlarını başarıyla gerçekleştirebilmek için sahip olduğu kısıtlı iş gücünü, finansal ve fiziksel kaynaklarını merkezileştirmek zorunda kaldı. Bildiğimiz gibi Batının gelişmiş kapitalist ülkelerindeki sanayileşme süreci 50 yıl hatta 100 yıl gibi bir süreye yayılmıştı, oysa Sovyetler Birliği bu işi sadece 12 yıl gibi çok kısa bir sure içinde başardı.

 Dahası, Sovyetler kendi öz ekonomik ve askeri gücüne dayanarak, Alman faşistlerine karşı önemli bir zafer kazandı. Bütün bu tarihsel olaylar ve gerçekler  o tarihsel kesitte uygulanan planlı ekonomik sistemin tarihsel bir kaynağı ve arka planı  olduğunu göstermekte ve inkar edilemeyecek olumlu bir rol oynadığını da  kanıtlamaktadır. İkinci emperyalist paylaşım savaşından sonraki sürece baktığımızda özellikle 1960’lardan itibaren,  ekonomik yapıda işletme  ölçeklerinin ve yönetim tarzının değiştirilmesi, ve üretim sürecinin daha karmaşık hale getirilmesi gerekmekteydi, ekonomik gelişme modelinin ekstansif modelden kalite ve verimlilik odaklı bir modele geçmesi gerekli hale geldiği koşullarda, planlı ekonomik  sistem ülkenin ekonomik gelişmesinin ve uluslararası ekonomik  ve teknolojik rekabetin gereksinimlerine cevap veremez hale geldi ve bu ekonomik sistemde yeni koşullara uyum sağlayacak reformlar yapılamadı. İşte aslında daha o koşulların ortaya çıkmasından itibaren ekonomik reformlar Sovyetler‘in gündemine alınmıştır fakat köklü adımlar atılamamıştır.  Sovyetler Birliğin’deki sosyalist inşa pratiğinden çıkarılacak derslerden biri de ekonomik sistemde yapılması gereken reformların gecikmiş olmasıdır. Nesnel ekonomik gelişmeler ve uluslararası sistemden gelen etkiler ekonomik sistemde reformları zorunlu kıldığı koşullarda zamanında hareket edilememiştir, bu gecikme sonucunda 70’lerin sonlarına gelindiğinde Sovyetler Birliği’ndeki ekonomik büyüme yavaşladı, ekonomide karlılık ve verimlilik giderek azaldı ve kaynakları  israf eden bir yapı ortaya çıktı ve bu dönemle birlikte  geniş halk kitleleri içinde  hoşnutsuzluk sesleri yükselmeye başladı. Bu olumsuz gelişmeler ve halkın hoşnutsuzluğu, politik sisteme muhalif olan düşman güçlerin sosyalizme saldırısı için geçerli bir sebep yarattı. Ancak bu olumsuz gelişmeler planlı ekonomi sisteminin belirli bir tarihsel çerçeve içinde gerekli olmuş olduğu gerçeğini ve tarihte oynadığı olumlu rolü reddetmemiz için yeterli sebep olamaz ve olmamalıdır.  Bir sorunu analiz ederken, sosyal çevreyi, oluştuğu dönem dâhil, oluşumunu ve geçmişini dikkate almamız gerekir. Bu bakış açısı Marksizmin temel bir yöntemidir. Özel tarihsel şartları göz önünde bulundurmayan soyut görüşler ileri sürmemeliyiz.

Üçüncüsü, sorunları araştırırken, temel sosyalist sistem ile, bu sistemin içinde bir alt-sistem öğesini  veya sistemle ilgili herhangi bir işletim mekanizmasını birbirlerinden ayırt etmeliyiz. Ben Sovyetler’in sosyalist tarzı derken, temel sistemi kastediyorum; diğer deyişle Sovyetler’in oluşturduğu sosyalist sistem anlaşılmaktadır. Sorunları araştırırken, yukarıdaki bu üç öğeden hangisini incelediğimizi veya tartıştığımızı bilmek durumundayız.  Sovyetler Birliği kendisine özgün olan politik, ekonomik ve kültürel sistemler kurmuştu. Temel  politik sistemi,  işçi sınıfının önderliğinde işçi ve çiftçilerin ittifakına dayalı  bir proletarya diktatörlüğü sistemi idi. Temel ekonomik sistemi, üretim araçlarının kamusal mülkiyetine dayalı idi ve bölüşümde emek katkısına göre bölüşüm ilkesi uygulanıyordu. Oluşturulan kültürel sistem, ideoloji, kültür, sanat ve toplumsal bilinç alanlarında Marksizm ve Leninizm’in  önderliğini benimseyen bir sistemdi. Bu sistemler sosyalist idi, ve sosyalizmin temel ilkelerini yansıtıyordu. Bütün bu sistemler, sıklıkla dile getirdiğimiz Ekim Devriminin evrensel gerçekleriydi. Evrensel gerçekler olduğu sürece onlar her yerde tüm ülkelerde uygulanması gerekmektedir ve sosyalist ülkeler bu temel ilkelere sosyalist devrim ve sosyalist inşa süreci boyunca bağlı kalmalıdır. 

Diğer tip sistemler (alt-sistemler) ise Ekim Devriminin ve Marksizm-Leninizm’in evrensel gerçeklerinin özel uygulanma biçimleri  ve sonuçlarının bir araya getirilip Rusya’nın özgün koşullarına göre uygulandığı özgün politik ve ekonomik sistemlerdir. Bu alt sistemler bir arayış ve deneme-yanılma  süreci içinde oluşturulmuştu. Bu nedenle bu alt-sistemleri daha geniş kapsamlı bir biçimde analiz etmemiz gerekir. Bu alt- sistemlerde doğru taraflar olduğu gibi hatalı yanlar da vardır; örneğin incelediğimiz bir alt-sistemin belirli bazı yanları, Sovyetler Birliği gerçekleri açısından uygun olabilir; fakat  diğer bazı ülkelere uygulandığı takdirde istenen sonuçları vermeyebilir. Veya bir alt-sistem belirli tarihsel şartlarda  o ülke açısından doğru ve uygun bir sistemdir, fakat şartlar değiştiğinde reform yapılmayı bekler ve reformlar yapılması gerekir.

Temel sistemin, sosyalizm açısından tayin edici olduğu görülmeli ve araştırmada ve pratik mücadelede asıl öncelik bu alana verilmelidir. Özel sistemler  veya alt-sistemler veya sistemlerin işletim mekanizmaları ise temel sistemin uygulama yöntemleri ve kolları olduğundan bunların ikincil önemde olduklarını görebilmeli ve tartışmalarımızı buna göre yürütmeliyiz. Sovyetler Birliğin’de  izlenen özgün sosyalist tarz olarak uygulanan şey sosyalizmin temel sistemidir ve bunlar sosyalizmin temel ilkelerine uygundur; bu ilkeler ve temel sistem doğrudur,  ve  sosyalist toplumlardaki ortak özellik olmalıdır; bu ilke sorunundan vazgeçemeyiz. Sosyalizmi uyguladığımız ve sosyalist yola bağlı kaldığımız  sürece, sosyalizmin bu temel sistemine bağlı kalmalıyız; yoksa sosyalist bir toplum inşa ettiğimizi savunamayız. Belirli bir sosyalist ülkede belirli tarihsel koşullarda uygulanan özel sistemlerini ve  işletim mekanizmalarını tartıştığımızda ise, daha geniş bir esneklik içinde hareket edebiliriz ve etmeliyiz, dışardan  bunların tümünün doğru şeyler olduğunu veya tümünün yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Bu özel sistemleri veya işletim mekanizmalarını üzerinde belirli değişiklikler yapmadan, olduğu gibi başka ülkeler veya başka partiler tarafından  kopye edilmesi doğru bir şey olmayacaktır. Fakat onlardan öğreneceklerimizi alabilir, öğrendiklerimizi kendi ülkemizdeki koşullarla harmanlayabilir ve böylece sosyalizmin inşasında  kendi ülkemize özgün olan yolu bulabiliriz. Bu bakış açısı, Mao Zedong’un 1956’da yazdığı “10 Başlıca İlişki Üzerine” adlı eserinde de detaylı bir biçimde ele alınmıştır.

Özetleyecek olursak; kanımca Sovyetlerin sosyalist tarzı (model) temelde doğrudur, fakat sisteme iyice odaklandığımızda bu modelin bazı kısımlarının hatalı olduğu da açıktır. Bütünsel olarak incelediğimizde ise bu modelde elbette çok sayıda eksiklik ve zayıf yönler vardır  ancak bütününe baktığımızda başarısızdır veya hatalıdır demek oldukça güçtür. 

 

Dördüncüsü, Sovyetlerin sosyalizm tarzı, insanlık tarihinde sosyalizm düşüncesinin yaşam pratiğine geçirildiği  ilk deneyim olarak görülmelidir. Marx ve Engels insan toplumlarının gelişmesinin temel ve genel  kurallarını özetlemiş ve kapitalist toplumun uzlaşmaz temel  çelişmelerini derinlemesine analiz etmişlerdi. Bu çelişmelerin analizi üzerinden  tarihsel materyalizmi, artı değer teorisini geliştirmiş ve sosyalizmi ütopyadan, bilimsel bir düzeye çıkarmışlardır. Ayrıca, birçok farklı yazılarında, geleceğin sosyalist toplumu için ileriye dönük temel düşünceleri ve çizgileri ortaya koymuşlardır. Lenin, Marksizm’i devralmış ve geliştirmiş, Rus halkının sosyalist devrim amacını sahiplenerek sosyalist bir sistem kurulmasına önderlik etmiştir. Dolayısıyla Lenin, sosyalist düşünceyi gerçekliğe dönüştüren ilk Marksist liderdir. Ekim Devrimi’nden kısa bir süre sonra ölmüş olsa da, Lenin sosyalist inşa  ile ilgili  ön çalışmaları ve aynı zamanda bazı önemli arayışlar gerçekleştirmiştir. Fakat  oluşturulan sistemin bütününe özgü yönlendirici ve ilke ve politikalar ve  özel alt-sistemler ve düzenlemeler gibi işlerin formüle edilmesi ve uygulanması büyük ölçüde Stalin’in yönetimde olduğu döneme kalmıştır; temelde onun döneminde kurulan sistemin temel yapısı ve temel çerçevesi 1980’lerin ortalarına kadar devam etmiştir. İşte bu nedenle, Sovyetlerin sosyalist tarzı, aynı zamanda Stalin modeli olarak da adlandırılabilmektedir. Bu tarz, Marksizmin ve sosyalizmin temel ilkeleri ve Rusya’nın özel ülke  koşulları ve gerçekleri kaynaştırılarak ortaya çıkarılmıştır. Bildiğimiz gibi, Sovyetler Birliği dünyada sosyalizmin uygulandığı ilk ülkedir, kendisinden önceki deneyimlerden öğrenme fırsatı olmamıştır ve sadece Marx, Lenin ve Engels’in ortaya koydukları teorilere ve tezlere göre,  pratikte  bir arayışa girebilmiştir. Bu arayış, ister başarılı bir arayış deneyimi ister başarısız bir arayış  olsun, uluslararası sosyalist ve komünist hareket için değerli bir kazançtır ve diğer sosyalist ülkeler açısından devrim ve sosyalist inşanın çabalarında çok zengin bir malzeme ve örnekler sağlamıştır.

 

Geçmişte yapılmış bu arayış çabaları içinde ortaya çıkan  hatalar ve eksikliklere karşı töleranslı bir tutum içinde olmamız gerekir. Arayış süreci  büyüyen bir insan gibidir; insanlar genç yaşlarda pek çok hata yaparlar, hatta oldukça çocuksu hatalar yaparlar, çünkü hata yapmak kaçınılmazdır. Arayış sürecinde tespit edilen eksiklikleri  küçümseyip, alay konusu yapmak, önyargılı olup onlara karşı suçlayıcı bir tutum almamak gerekir. Yapmamız gereken bu hatalardan dersler çıkarmak, geçmiş tecrübelere dayanarak hataları düzeltmek ve ileriye doğru gitmenin yollarını keşfetmektir. Dünyanın ilk sosyalist pratiğini küçümsemek, hata olarak kabul etmek, onu hiçe saymak  Marksist bakış açısına hiç de uygun olmayan bir yaklaşımdır. 

Bir başka noktayı da dile getirmek istiyorum; yaşanmış bir  sosyalist pratiği nasıl değerlendireceğimiz sadece akademik bir sorun değildir. Çok acı bir ders olan Sovyetler Birliğin’deki evrim süreci şu gerçeği ortaya çıkarmıştır; bu ülkedeki sosyalizm karşıtı güçler Sovyetlerin sosyalist pratiğini tamamıyle reddeden bir bakış açısıyla “Stalin tarzını baştan aşağı yıkmaktan“  “ekonomik altyapıdan üstyapıya kadar toplumsal yapıyı tamamen yeniden inşa etmek” ve „geçmişe ait olan herşeyi berhava“  etmek gerektiği şeklinde fikirler ortaya atmışlardır. Onların bu değerlendirme ve söylemleri sadece çok sayıda parti üyesinin değil, halkın geniş kesimlerinin  kafasını oldukça karıştırmıştır. Önce, bu şekilde insanların ve partililerin kafasını karıştırarak ve bu zemini dayanak yaparak; ülkede büyük bir politik huzursuzluk yaratabilme, bu hengâme içinde iktidarı ele geçirebilme fırsatını ve sonunda kapitalist bir sistemi yeniden yürürlüğe koyma olanaklarını ele geçirmişlerdir. İşte bu kafa karışıklığının ardından  ülkedeki kamuoyunu Sovyetler’in sosyalist pratiğinde hiç bir başarılı ve doğru bir yön bulunmadığı yönünde ikna etmeye başlamışlardır ve bir dönem sonra bu toplumda çoğunluğun benimsediği temel düşünce haline gelmiştir.   Bu nedenle, muhalif güçler daha ilerdeki yıllarda Komünist Partisini  tasfiye etmekten bahsettiğinde sosyalizmi ve komünist partisini savunacak pek fazla insan kalmamıştı.

 Bu dersi de özetlemek gerekirse; Sovyetlerin izlediği sosyalist tarzı değerlendirirken daha özenli olmalı; gerçek olgulara  dayanan, olguları bilimsel bir yöntemle  dikkatli bir biçimde gözden geçirerek, onun bir hata olduğunu peşinen varsaymadan analiz etmeliyiz.

 

Sovyetlerde Ortaya Çıkan  Değişimin Nedenlerin Bilimsel Analizi 

 Gorbaçev’in  yönetimi devralmasından ve Sovyetler Birliği‘nin sosyalizmden esas olarak kapitalist bir ülkeye dönüşmesinden bu yana tam 23 yıl geçmiş bulunuyor. Sovyetler Birliği‘nin dağıtılması tarihini 25 Aralık 1991 olarak kabul etsek de kapitalist sistemin  yeniden inşa edilmesinden bu yana yirmi üç yıl geçmiş bulunuyor. Politik durum artık belirli bir istikrara kavuşmuştur ve değişim sürecinin çalkantılı olayları geride kalarak tarih sayfalarındaki yerini aldı. Kanımca bu durumda artık bizler de, bu değişimin nedenlerini daha sakin ve bilimsel olarak analiz edebiliriz .

Dünyanın ilk sosyalist ülkesi saydığımız bu ülke sonunda kapitalist bir ülke oldu,bu sonuç dünyadaki genel sistemde ve güçler dengesinde  bir dizi yeni  değişikliklere neden oldu. Dolayısıyla değişik sınıflar  ve politik parti ve akımlara mensup olan insanların bakış açılarının da birbirinden farklı olması bir gerçekliktir. Bu çok da doğaldır. Tıpkı, ünlü edebiyatçı  Lu Xun’un  da dediği gibi: “ Belirli bir sınıfa dahil olan birey ve gruplar, sadece o sınıfın öngörü ve düşüncelerine sahiptir, bağlı oldukları sınıfın ilerisinde düşüncelere sahip olmazlar.  Bu sözler kulağa sınıf  kavramını  bir tabu haline getirmenin  avukatlığını yapıyormuşuz gibi gelebilir, ancak temel gerçek budur.”[2].

 

Politik bakış açısının önemi

 Sovyetler Birliği’nin geçirdiği değişimi,  kendimizi proleterya ve çalışan sınıfa mensup  kitlelerinin yerine koyarak  incelemeli, tarihsel deneyimleri özetleyip altını çizmeli ve tüm dünyanın  bugünkü gelişmesini etkileyen sosyalizmi  ileriye taşıma yaklaşımı ile ele almalıyız. Sovyetler’de ortaya çıkan değişim için  “ileriye doğru tarihsel bir kazanımdır”  ve “tarihsel hataların aşılması anlamına gelmektedir ”  v.b diyerek burjuvaziyi temsil eden insanların bakış açılarını  benimsememiz doğru olmayacaktır. 

Sovyetler Birliğin’deki değişim, çeşitli gerçeklerin neden ve etken olduğu, bir hayli karmaşık yönleri olan politik bir olaydır, bu nedenle bu meseleyi incelerken kullanacağımız yöntem de kesinlikle doğru bir yöntem olmalıdır.

 

Herşeyden önce bu değişime neden olan tüm faktörleri, ki  buna  ülke içi ve ülke dışı, parti içi ve parti dışı faktörler, geçmiş ve gerçekte olanlar ve ekonomi, politika ve toplumla ilgili tüm faktörler dahildir, ve tüm bunlar bütünsel bir biçimde incelenmelidir.İkincisi,bu neden ve etkenleri bir  liste gibi alt alta dizmek  yeterli olmayacaktır. Değişime asıl neden olan en önemli, temel ve belirleyici faktörleri bulmamız gerekir. Mao Zedung bu yöntem konusunda şöyle yazmıştır:“Karmaşık bir olayın ve olgunun gelişim sürecinde pek çok çelişki vardır ve çelişkilerin içerisinde de bir temel çelişki bulunur”, Mao Zedung ayrıca ekler “O halde böylesi bir süreci araştırmak için, orada birden fazla çelişki varsa bütün çabalarımızı bu başlıca çelişkiyi bulmaya hasretmeliyiz.  Çünkü, ancak temel çelişkiyi keşfettiğmiz takdirde problem çözülebilir..”[3].

Bu yaklaşıma göre bu başlıca çelişkiyi bulamadığımız takdirde Sovyetler Birliğin’deki değişim gibi karmaşık bir  tarihsel ve politik bir sorunu açıklayabilmek çok zor olacaktır.Dahası bu sorunun cevabında ortaya çıkan farklılıkların nedeni hangi çelişmenin (nedenin) temel ve belirleyici olduğu konusundaki farklı görüşlerdir.  Aşağıda bu noktada bir  çözümleme yapmaya çalışacağım.

 

Sovyetlerde 1990’larda Ortaya Çıkan Değişimin Temel Nedeni

 Hem ülke içinde hemde ülke dışında Sovyetler Birliğin’deki dönüşümü  araştıran çalışmalara ve eserlere bakıldığında, bu dönüşümün nedenleri bakımından çok farklı  bakış açılarının var olduğunu görebilmekteyiz. Değerlendirmelerin tümünde  kendisine özgün bir bakış açısı bulunmaktadır.Bu konuda kimileri 12 farklı bakış açısı olduğunu ileri sürmektedir; ancak benim kanımca bundan daha fazla bakış açısı da olabilir. Ne kadar çok farklı bakış açısı olması aslında asıl sorun değildir; kanımca özetle, tüm bu bakış açılarını iki ayrı kategori altında sınıflandırabiliriz:

 

Ülke içi ve ülke dışı faktörlere ağırlık veren görüşler. Ülke dışı faktörler, ABD  tarafından yönlendirilen Batılı kapitalist ülkelerdeki tekelci kapitalist sınıfın Sovyetler Birliğine karşı benimsediği „barışçıl dönüştürme stratejisine“  işaret etmektedir. Kuşkusuz, değişim sürecinde ülke dışı faktörler çok önemli roller oynamıştır, ABD ve diğer batılı ülkeler daha çok bu dış faktörler üzerinde daha çok durmaktadır. Ancak kanımca ülke dışı faktörler, dışsal faktörlerdir.Hepimiz biliyoruz ki, ülke içi faktörler süreç için daha önemlidir, dış faktörler Rusya gibi büyük bir ülke için ondan sonra gelir ve dış faktörler iç faktörlere göre rol üstlenirler. O nedenle, kanımca Sovyetler açısından iç faktörler belirleyicidir.Burada Marx’ın bir sözünü hatırlamak gerekir, en güçlü dış etken dahi iç etkenler üzerinden etkili olmaktadır.

İç faktörler de ikiye ayrılabilir. Birincisi sosyalist pratikte ortaya çıkan eksiklik ve hatalar faktörüne işaret etmektedir; benim kanımca bu faktörler dolaylı ve ikincil nedenler olarak ele alınabilir, diğeri ise Gorbaçov liderliğindeki yönetimin iktidara geldikten sonra benimsediği hatalı rotayı ve 1985 Mart’ından sonra gelişen sorunlara ve problemlere işaret etmektedir. Kanımca bu ikincil nedenler daha dolaysız veya birincil önemde neden olarak ele alınabilir.Bu ikisi  arasından bir tanesi kilit  çelişme olarak temel ve kesindir; diğeri ikincildir.

Kimi araştırmacılar, sosyalist pratik süreci içinde var olan  eksik  ve hatalı yönlerin  Sovyetler Birliğin‘deki değişimin asıl  nedeni  olduğunu savunmaktadır. Onlar bu bakış açısını kanıtlamak için, bütün bir sosyalist devrim ve sosyalist inşa  sürecinde gerçekten varolan tüm sorunları ve hataları sıralamaktadırlar.Örneğin,ekonomik strateji, ekonomik sistem, politik yaşam, ulusal politika ve parti inşası alanında-parti içi demokrasi- alanında  yapılan tüm hataların  bir listesi çıkarılmakta  ve en sonunda bir sonuca varılmaktadır: Sovyetlerin sosyalist modelinin kendisi  başarısız  olduğu için  bu ülkedeki sosyalizmin  kapitalizm tarafından yıkıldığı ileri sürülmektedir. Bu şekilde izlenen sosyalist modeldeki hatanın, bu değişimin esas nedeni olduğu görüşü açıklanmaya ve desteklenmeye çalışılmaktadırlar.Kanımca, bu bakış açısı tartışmalıdır ve sorgulamayı gerektirir. Çünkü: Birincisi, sosyalist pratik sürecinde  pek çok sorun olduğunu, ve bu sorunlara tek tek baktığımızda bazılarının gerçekten de  çok ciddi sorunlar olduğunu söylememize dahi gerek yoktur. Ancak, daha önce de analiz ettiğimiz gibi, bir bütün olarak ele alındığında, başarıların  hatalara  kıyasla  daha ağır bastığı belirtilmelidir, bu nedenle de Sovyetlerin sosyalist modelinin  kendisinin bir hata olduğunu söyleyemeyiz. Sovyetlerin  sosyalist modelinin belirli bazı eksiklikleri olduğunu ve bu nedenle de olduğu gibi kopyalanmaması gerektiğini, çok önceleri ilk olarak Mao Zedung da belirtmiştir. Mao Zedung, Kruşçev‘in Stalin‘i tamamıyle inkar ettiği günlerde  bu ülkenin  sosyalist pratiğini  nesnel bir biçimde değerlendirmeye çalışmış, bu alanda bizzat kendisinin başında olduğu bir araştırma ve inceleme birimi oluşturmuş ve Sovyetler‘in sosyalist pratiğinin çok yönlü bir bakış açısıyla incelenmesi gerektiğini belirtmişti. İkincisi, bu eksiklik ve hatalar  sosyalist  inşa  sürecinin, alt-sistemleri, işletim mekanizmaları, bu alanlardaki politikalar alanında ortaya çıkmıştır, fakat Sovyetlerde temel sosyalist sistem uygulanmış ve bu temel sistem hatalı değildir.

Bu nedenle bu tip hataları ve eksiklikleri düzeltmenin  yolu sosyalizmi çökertip yerine kapitalist bir toplum getirmek yerine, varolan  kurumları reforma tabi tutmak  ve bu yönde çalışmaları artırmaya ihtiyaç duyulmaktaydı. Oysa Mikhail Gorbaçev  giriştiği  “reformlarla”  tam da, sosyalist olan bu temel sistemi değiştirmeye kalkmış bu da sosyalizmin sonu olmuştur.

 Üçüncüsü,  sosyalist pratik sürecinde varolan eksiklikler, belirli bir dereceye kadar  Sovyetler Birliğin’deki son değişim süreci ile de bağlantılıdır.Veya tersinden söylersek son değişim, tabii ki Sovyetlerin sosyalist  pratiğinde var olan çeşitli hatalar ve eksikliklerle bağlantılıdır. Bu iki farklı tipteki sorunun veya nedensel faktörün  tamamen birbirleri ile  bağlantısız olduğunu düşünmek de doğru değildir. Çünkü, sosyalist pratik sürecinde varolan çeşitli  eksiklikler toplumsal huzursuzluğun artmasına belirli derecede  katkıda bulunmuş, bu zaaflar ülkedeki muhalif güçlerin eline bu sosyal çelişmelerden yararlanma ve ülkeyi bir kaos ortamına götürmelerine fırsat vermiştir. Ancak, bu sorunları ve hataları yalnızca potansiyel nedenler olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bu tür potansiyel  sorunların ve hataların , gerçek yıkıcı faktörler haline gelip değişime neden olmaları veya olmamaları  komünist partisinin izlediği temel çizgiye bağlıdır.

Eğer bir komünist partisinin önderliği, Marksist bir ideolojik-teorik çizgiye ve buna uygun bir temel politik çizgiye bağlı kalabilirse, bu tip eksiklikler reformlar ve düzeltmelerle aşılabilir ve ülkedeki  sosyalist dava  ilerletilebilir.

Son değişimin asıl kritik nedeni , bizzat bu hata ve eksiklikler değildir, çünkü bunlar bir anlamda ve bir dereceye kadar kaçınılmaz  hatalar olarak görülebilir, asıl kritik olan sorun  Komünist partisinin  bu tip hatalara nasıl yaklaşacağı sorunudur.  

Bu açıdan, yukarıdaki ikiliden politik çizgi belirleyici faktördür. Bu yüzden her ne kadar 1917-85 arası  sosyalist pratikteki eksiklikler ile,  Sovyetler Birliğin‘deki son değişim  dönemindeki  sorunlar arasında,  bir  ilişki olduğu  kesin bir biçimde söyleyebiliyor isek de, bu  ilişkinin doğrudan  bir  neden olmadığı açıktır. Mantıksal açıdan baktığımızda da  görecelik ve nedensellik özdeş değildir. Durum böyle ise, Sovyetler Birliğin’deki  sosyalist sistemin yıkılmasından hareketle  uygulanan  sosyalist modelin  başarısız ve hatalı  olduğu  sonucuna varamayız.

Açıkçası, kanımızca değişimin öncelikli, esas ve belirleyici nedeni iç nedenlerden ikincisidir– diğer deyişle, Gorbaçev liderliğindeki grubun „humanist“ demokratik sosyalizm çizgisini partide hakim öğe haline getirmesi, Marksizmin temel ilkelerine ihanet etmeleri ve sosyalist yolu terketmeleridir. Çünkü artık komünist partisinin önderliği sosyalizmi terkettiğini ve kapitalist yolu takip edeceğini ilan etmiştir ve emperyalist „barışçıl dönüştürme stratejisi“ de tam da  bu nedenle başarılı olabilmiştir. İşte tam da bu nedenle  de sosyalist pratik sürecinde ve Sovyet modelinde var olan hata ve eksiklikler potansiyel nedensel faktörler olmaktan çıkıp gerçek faktörler haline gelebilmiştir.

Şunu da özellikle belirtmem gerekir ki; „humanist“ demokratik sosyalizm çizgisi sosyalizm içinde değerlendirilebilecek bir tarz  değildir. „Hümanist“ demokratik sosyalizm çizgisi, ideolojik-teorik açısından; burjuva tarzı bir ideolojidir ve Marksizme karşıt  özel bir  ideolojik sisteme sahiptir. Demokratik sosyalizm, sosyal sistem açısından kapitalist sistemin reforma tabi tutulmuş bir biçimidir veya kapitalist sistemin altedilmesini değil reformlara tabi tutulmasını talep etmektir. Tarihsel açıdan baktığımızda ise, demokratik sosyalizm, sosyalist ülkelerde sosyalizmden kapitalizme doğru bir geçiş köprüsüdür. Gorbaçov bu gerçeği anılarında açıkça belirten bir ifade kullanmıştır, “Yaşamım boyunca amacım komünizmi tasfiye etmekti.” Bu nedenle de Sovyetler Birliği dağıldığında, amacına ulaşmış olduğunu ve  sonuçtan “tatminkar ve mutlu olduğunu” dile getirmiştir. Onun yaptığı bu itiraf, ülkeye getirdiği “hümanist“ demokratik sosyalizmin temel içeriğini gayet açık bir bir biçimde yansıtmaktadır.

 Bu takdirde şu soruya yanıt aramalıyız : peki „humanist“ demokratik  sosyalist çizgi Sovyetler’deki  politik  altüst oluşu ve sistemdeki  dönüşümü nasıl başarabilmiştir ?  Aşağıda bunu üç açıdan açıklamaya çalışacağım:

Birincisi, doğrudan parti yapısı ile ilgili sorunlar:

Gorbaçev önderliğindeki liderler grubu, önce komünist partisini “humanist” demokratik sosyalizm çizgisine göre dönüştürerek, S.B.K.P’yi  burjuva karaktere sahip olan  sosyal-demokrat tipte bir  parti haline getirmişlerdir.  Gorbaçov,  komünist partisinin, çalışan sınıfların gelişkin öncüsü olma karakteri  taşıyan bir parti olması şeklindeki Marksist parti ilkesine karşı çıkarak, komünist partisinin, benzer şekilde düşünen Sovyet vatandaşlarının gönüllü bir biçimde katılabileceği genel bir örgüt olması düşüncesini savunmuş ve partinin bu konuma dönüştürülmesi için çalışmıştır.

 Gorbaçev ve ekibi, partinin, komünizm nihai hedefi ve ideali için mücadele eden ideolojik yapısına itiraz etmiş ve partinin hedefini  “humanist“ demokratik sosyalist bir toplum kurmak şeklinde değiştirmeyi önermiş ve bu doğrultuda çaba göstermiştir.Bu hedefi ile bağlantılı olarak Marksizm-Leninizm’in partinin yönlendirici ideolojisi olması gereğine karşı çıkmıştır; bunun yerine  partide  ideolojik çeşitliliğin ve çoğulculuğun hakim olması gerektiğini savundu.

Örgütsel çizgi olarak; Marksist partilerin temel örgütsel çizgisi olan  demokratik-merkeziyetçilik ilkesine karşı çıktı, bu ilkenin yerine “genel-evrensel demokrasi” ve “konsensüs demokrasisi” ilkelerini getirdi. Dahası Sovyetler Birliği  Komünist Partisi‘nin, Sovyet halkının sosyalizmi inşa pratiğinde, önder  politik çekirdeği ve sosyalizm davasının yönlendirici  gücü olması  gereğine karşı çıkarak, bunun yerine partinin “parlementer tipte bir parti” olmasını ve  onun faaliyetinin parlementer ve seçimsel faaliyetler  ile sınırlandırılması gerektiğini savundu. Gorbaçev savunduğu ve mücadelesini verdiği bu türden görüşlerle,Marksist ilkeleri çiğneyerek, komünist partisini örgütsel açıdan sosyal- demokrat tipte bir partinin tas tamam bir kopyası haline getirmiştir.

Gorbaçev’in bizzat kendisi de bu gerçeği onaylamış ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin  28. Kongresinde partinin adının komünist yerine sosyal- demokrat olarak değiştirilmesinin ilke olarak bir sorun olmaması gerektiğini ifade etmiştir.Bu kongreden bir yıl sonra komünist partisi tasfiyeye zorlandığında, isim değişikliğini tartışacak zaman dahi kalmamıştı.Özetle komünist partisi  kafası karışık insanlarla dolu, sadece politik sorunları konuşan bir tartışma kulübü haline gelmiş, örgütsel bakımdan  gevşek, mücadele yetenek ve gücünden yoksun bir insanlar yığını haline gelmişti. Bu nedenle parti düşman güçlerin yoğun baskısıyla karşılaştığında direnme gücü bulamadı ve sadece kendini feshederek teslim oldu ve onlara boyun eğdi. 90 yıllık bir tarihsel geçmişe ve parlak devrimci geleneklere sahip olan Sovyetler  Birliği Komünist Partisi bu nedenle bir vuruşta dağılmış oldu; kanımca bu Marksistler açısından derin ve kapsamlı bir değerlendirmeyi haketmektedir.

 

İkinci adım, demokratik sosyalizm çizgisinde bir sosyal sistem tercihi yapılarak, sosyalizm yerine kapitalizmin sistemlerinin  benimsenmesidir. Partinin “humanist” demokratik sosyalizm ilkelerine göre sosyal-demokrat tipte bir partiye dönüştürülmesi, Sovyetlerdeki sosyal sistemin sosyalizmden kapitalizme dönüştürülmesine neden ve dayanak olmuştur. Gorbaçov, sosyalist sistemi “totaliter ve keyfi” bir sistem olmakla suçluyor, ekonomik temelden üstyapıya kadar tüm toplumsal sistemde geniş kapsamlı bir „reform“ yapmak  istiyordu. Önceki sosyal sistemde yaşamın tüm alanlarında  tekelleşme olduğunu düşünüyordu. Örneğin politik alanda komünist partisi önderliğinin politik rejimi  tekelci bir  biçimde kendi kontrolü altında tuttuğunu savunuyordu. Ekonomik alanda da üretim araçlarının kamusal mülkiyet altına olmasının, ekonomik bir tekel oluşturduğunu, diğer mülkiyet biçimlerine dayalı işletmelerin ve sektörlerin olmayışını tekelcilik olarak değerlendiriyordu.İdeolojik alanda da Marksizmin bir tekel oluşturduğu savunuluyor, Marksizmin ideoloji , kültür ve eğitim alanlarında önderliğinin “insanlığın geliştirdiği diğer zengin düşüncelerden“ yararlanmayı engellediği ileri sürülüyordu. Gorbaçev’e göre,  bu tekelleşme  “halkın politikaya, rejime, üretim araçlarına, kamu mülkiyetine ve sosyalist kültür karşısında  yabancılaşmasına” neden olmaktaydı. Bu nedenle, “reformun” esas görevi bu tekelleşmeyi ve yabancılaşmayı ortadan kaldırmaktı. Bunu başarmanın yöntemi komünist partisinin sisteme önderliğini geçersiz kılmak, proleterya diktatörlüğünü ortadan kaldırarak, bunun yerine  kapitalist burjuvazinin yönetim biçimi olan çoğulcu ve çok partili bir politik sistem kurmak, parlementer demokrasiyi ve dönüşümlü bir başkanlık sistemini getirmek, üretim araçlarında kamusal mülkiyet sistemini ortadan kaldırarak, özelleştirmeler yoluyla, burjuva özel mülkiyeti geri getirmek; ideolojik alanlarda Marksizmin önder rolü ve hakim konumunu sona erdirerek, bunun yerine  tüm ideolojilerin eşit rekabet edeceği bir ortam yaratmak için çaba sarfediliyor, bu doğrultuda görüşler savunuluyordu. 

 Aslında bu içerikleri taşıyan kapsamlı bir “reform”,  sosyalizmin temel niteliklerinin ve başlıca temel ilkelerinin tümüyle reddedilmesi ve kapitalist  politik, ekonomik ve kültürel sistemlere yeniden  geri dönüş anlamına geliyordu.

 

Üçüncüsü, ülkede cereyan eden politik mücadeleye “humanist” demokratik sosyalizm çizgisinin bakış açısından yaklaşılarak komünist partisinin bu mücadelenin gerçek özünü ve sınıfsal karakterini görmesine engel olunmuştur. Bu nedenle komünist partisi düşman güçlere karşı mücadele yürütürken sürekli tavizkar politikaları tercih etti ve karşıt güçlerle uzlaşmaarayışlarına girdi ve en sonunda bu mücadele çizgisi onu teslim olmaya ve iktidarını karşıt güçlerin eline vermesine yol açtı. Sovyetler Birliğin’de ortaya çıkan dönüşüm aslında, iki sosyal sistem ve iki sınıf arasındaki şiddetli bir mücadeleydi.Bu mücadelenin özü politik iktidarı ele geçirmekti; kanımca bu mücadelenin esası şöyle açıklanabilir:emperyalist ülkelerce desteklenen, anti-komünist ve anti-sosyalist muhalif güçler (demokratlar) birlikte ve koordineli bir biçimde, proleteryaya ve çalışan emekçi kitlelere saldırıyorlardı, sonunda iktidarı ellerine geçirdiler.Bununla birlikte,  komünist partisinin „humanist“ demokratik sosyalizm  ideolojisini benimsemesinin bir sonucu olarak, ciddi politik sorunların aleni ve vülger bir biçimde uluorta-düzensiz  tartışılmasını teşvik etmiş bu da anti-komünist, anti-sosyalist güçlerin bu süreçlere katılıp kamuoyunu yönlendirebilmeleri için önemli bir fırsat sunmuştur. Rejim karşıtı güçlerin bu sürece katılmalarına izin verilmesi soucunda bu rejim karşıtı unsurlar açıktan mücadele yürütme olanağı bulmuşlar; aralıksız bir biçimde kendi  politik amaçlarını açıkça ilan edebildikleri gösteriler grevler ve okullarda boykotlar düzenlemişler ve ülke içinde  etnik-ulusal  çatışmaları derinleştirmeye çalışmışlardır.Daha  sonraki süreçte  komünist partisi, anayasada değişiklik yaparak bu düşman unsurların “sivil toplum örgütleri” adı altında örgütlenmelerine olanak tanımış daha sonra getirilen anayasa değişikliği ile çok-partili bir politik sistem kurulmasına kapıyı açarak, politik sistemde komünist partisinin önderliğini ortadan kaldırmıştır. Ardından, komünist partisi, “özgür seçimler” sloganı ile gürültü koparan düşman güçlerin yerel yönetim seçimlerinde etkili olma çabasına göz yummuş, muhalif güçlerin sosyalist rejimin toplumsal tabanda önemli dayanak noktaları olan belediye yönetimlerini ele geçirmelerinin yolunu açmıştır. Bunun sonucunda Rusya Cumhuriyeti dahil 6 bağlı cumhuriyette, Moskova, Leningrad gibi önemli kentlerde belediyeler bu güçlerin eline geçmiştir. Ayrıca komünist partisi  “9+1 antlaşması” ile Sovyetler Birliği’nin devlet egemenliğinin parçalanmasına göz yummuş ve en nihayetinde “19 Ağustos 1991” olayının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, parti kavgasız ve gürültüsüz bir şekilde, kendisinin dağıtılması ve parti malları ve binalarının devlete devredilmesi kararına boyun eğmiştir. Bütün bu şiddetli politik mücadeleler boyunca muhalif güçler komünist partisini saldırgan bir biçimde hücum ederken, parti bunun karşısında uzlaşmacı ve tavizkar bir mücadele tarzı yürütmüştür. Komünistler geçmiş  mücadele geleneğine sarılmak yerine, iktidarı tümüyle kaybettikleri güne kadar uzlaşma çizgisi sürdürdüler ve teslimiyetçi bir tutum aldılar. Bu, bir Marksist için utanç verici ve inanılmaz bir olaydı, fakat aslında bu “humanist” demokratik sosyalizm çizgisinin kaçınılmaz bir sonucu idi. 

 

Vardığımız sonuçları kısaca şöyle özetleyebilirim:

Birincisi, kanımca Sovyetlerin 1917-85 arasındaki sosyalist pratiği kabaca  % 70 başarılı %30 başarısız olmuştur ve başarıları öncelikli  başarısızlıkları ise ikincil önemdedir. Sosyalizmin inşasında ortaya çıkabilecek  bu tip hata ve eksiklikler  düzeltilmeli ve sosyalizm açısından sürekli bir mükemmeleştirme çabası içinde olunmalı ve bu amaçla reformlar yapılmalıdır, bu anlamda sosyalizmde reformlar kaçınılmazdır, fakat buradan hareketle Sovyetlerdeki sosyalizm pratiğinin başarısız olduğu sonucuna varmak temelsiz bir yargı olacaktır. 

İkincisi olarak Sovyetler Birliğindeki dramatik değişimin asıl nedeni sosyalist pratiğin hata ve eksiklikleri değil, Gorbaçov’un başını çektiği  bir grup yetkilinin Marksizm ve sosyalizmin temel ilkelerini terketmesi ve “humanist” demokratik sosyalist çizgiyi uygulamaya girişmeleridir. Başka bir deyişle, Sovyetler Birliği’ndeki değişimin temel sebebi sosyalizmin başarısızlığı değil sosyalizm bayrağının terk edilmesidir.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!