Sürekli Dezenformasyon-Mehmet Tanju Akad

İnanç ve akıl birbirlerini ikame edecek şeyler değildir. Birine sahip olmak için diğerini terk etmek gerekmeyebilir.

Neye inandığınıza bağlı.

mtakad@anafikir.gen.tr

Sürekli Dezenformasyon, Bilgi Kirliliği ve Yaşanılan Sürecin Farkında Olmamak

Sürekli dezenformasyon ve bilgi kirliliği çağdaş yaşamın her alanında giderek yoğunlaşıyor. Her nasıl kitlesel üretim hem suları kirletip hem de büyük çöp dağları oluşturuyorsa, bilgi toplumuna giden “enformasyon otoyolunda” da kokuşmuş bilgi selleri akıp duruyor ama bilgi toplumuna övgü düzenler, büyüyen bataklığın ne kadar pis olduğundan pek söz etmiyor. Bu kirlilik sadece siyaset alanında değil, bilimden günlük hayata kadar her alanda yayıldıkça yayılıyor.

Dezenformasyon az çok bilgili ve bilinçli kişileri ikilemlerin boynuzuna takmaya, dünyaya bakışı sığ ve koşullanmış olan büyük kütleleri de düpedüz koşullandırmaya veya korkutmaya yarıyor. Ne yazık ki işlerini görüyor. Bu çok ince yollarla yapılabildiği gibi, eğitim kurumları, vakıflar, sendikalar, daha akla gelen gelmeyen binbir yolla ve basın yayın kuruluşları aracılığıyla da dünyaya yayılıyor. Dünya basınını sürekli izlerseniz bunun farkına varmak kolaylaşıyor. Örneğin bir bakıyorsunuz New York Times’da çıkan bir makalede bir süre öncesine kadar dünya basınında tek bir kelime edilmeyen Türkiye Alevilerinin ağzından korku mesajları yayınlanmaya başlanıyor. Ya da İsrail dahil bütün batı basını “geleneksel” Türk-Kürt düşmanlığından söz etmeye başlıyor. Gerçekten gelenekselleştirmeye çalışıyorlar. Mesela bir bakıyorsunuz Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan büyük Türkiye haritaları, Türkiye’yi Yunanistan ile paylaşıp tamamen bitiren büyük Ermenistan haritaları, Anadolu’yu yutan büyük İran haritaları, hatta büyük Gürcistan veya Kürdistan haritaları aynı anda internette geziniyor. (Merak eden Youtube’den bakabilir). Şimdi bunlara bakan öfkelenecek, belki dolduruşa gelecek, birkaç tanesi de endişeye kapılacak. Yahu! 11 milyon Yunanlı ile 3 milyon Ermeni 70 milyon Türkü nereye koyacak! Ama burada kimbilir neler amaçlanıyor. Sanıyorum ki bu haritaların hepsi (veya çoğu) aynı elden çıkıyor. Zaten grafik stilleri de benziyor. O kadar bile uğraşmamışlar. Sanki her ülkede ultra nasyonalistler oturup şey yarışı, şey… yani kim daha büyük harita çizecek yarışı yapıyorlar. Bu haritaları uç bir örnek olarak verdim. Daha ince işler her gün bilinç altımıza işlenmeye çalışılıyor.

Bilgi kirliliği o kadar büyük ki, ayıklamaya fırsat yok. Siz on bilgiyi analiz edinceye kadar on bin tane yenisi yayınlanıyor. Her ne kadar bazı özel durumlarda gerekli olabilirse de, tek tek pirincin taşını ayıklamak gibi bir yol olamaz. Bunun çaresi her  konuyu öğrenmek değil, zihinlerde otomatik birer filtre oluşmasını sağlamaktır. Bu filtre de her şeyi süzmez ama zihinlerin daha az bulanmasını sağlayabilir. Bunun için gerekli olan şeyler üç büyük fincan tarih şuuru, bir tane tutarlılık süzgeci, birer tutam mantık ve sağduyu ile bir adet değerler pusulası ve referans noktaları ölçeridir. Referans noktaları akıntılı sularda seyrederken kutup yıldızı gibi hiçbir zaman gözden yitirmememiz gereken ilkelerimizdir. Bunlar temelde bağımsızlık, hürriyet, emeğe saygı, ırkçılığa müsamaha göstermeme ve her türlü istismara karşı olmaktır. İnsana saygı duymak, tüm canlılara saygı duymak ve yaşama sevincine değer vermek de  bunlar arasında olmalıdır. Aksi halde özgürlüğün çok farklı tanımlarıyla karşı karşıya kalırız ki, bunlardan bir tanesi Auschwitz kampının kapısına yazılmıştır*. Değerlerimizi yitirmediğimiz sürece varız. Değerlerimizi yitirince de var oluyoruz ama başka bir şekilde. Yurttaşlarımızın bir kısmını gözledikçe büyük yeise kapılıyorum. Her duydukları şeyin üzerine atlıyorlar ve her gün yeni şeyler duyuyorlar. Ayıklama ve seçerek alma yetenekleri dumura uğramış gibi. Duygularıyla ve akıllarıyla oynanmasına izin veriyorlar.

Bir bilgiyle karşılaştığımız zaman önce bunun dayandığı (ya da dayandığı varsayılan) noktaların doğruluğunu, sonra da mantık silsilesindeki tutarlılıkları incelemeliyiz. Bu her zaman kolay bir şey değildir ama bakışımızı düzeltirsek büyük mesafe alırız. Sunulan gözlükleri atmalı ve yeniden odaklanmaya çalışmalıyız. Bu en bilinçli insanın bile yıllarını alacağı için asla pes etmemek gerekir. Ayrıca sürekli haber izlememeyi öneririm. Önemli konuları seçip düzgün ve alternatif kaynaklardan anlamaya çalışmak daha iyi olur. Her gün iki saat TV haberi izleyip bir saat de gazete okuyorsanız geçmiş olsun. Ne kadar seçici olursanız olun, aklınıza sahip olmanız mucizeye kalmıştır. Genel bir göz atmak, bunu takiben birkaç (tercihan nitelikli dergilerden/yazarlardan) makale okumak ve internette beş altı alternatif (tercihan doğudan ve batıdan yabancı) kaynağa bakmak en çok 45 dakika ya da bir saatinizi alır. İki saat size kalır. Bu az zaman değildir ve kendinizi geliştirmek için büyük bir fırsat sağlar. Zamanınızı kendinize ayırın ve haber tekelleri ile reklamcıların spotlarına feda etmeyin… Zihninize nitelikli bilgiyi yerleştirmek için fırsat tanıyın.

Konuya bu tür bir giriş yapmamızın nedeni, kafa karışıklığı içerisindeki yurttaşlarımızın, hatta özellikle kendisinin solcu olduğunu varsayanların yaşanılan süreçlerin farkında olmamasıdır. Bir yanda günlük manipülasyona yönelik dezenformasyon var ki bu politik, ekonomik ya da sosyal veya hukuki amaçlı olabilir. Bir savaşı haklı göstermek için bahane uydurmaktan, bir harcamaya kılıf uydurmak için kriz algısı yaratmaya kadar her zaman uygulanır. Diğer yanda ise temel değerleri yıpratmaya yönelik uzun vadeli kampanyalar söz konusu. Örneğin toplumcu bakış açısının yıpratılması, “küreselleşme”** (sanki eskiden dünya dikdörtgen prizma idi) çağında bağımsızlık isteğinin anlamsız gösterilmesi, özelleştirme için sabote edilen kamu işletmeciliğinin kötülenmesi vs. gibi sayısız örnekle karşılaşıyoruz. Tüm bunlar karşısında bazıları aklına mukayyet olamıyor, daha doğrusu direnmenin risklerinden kurtulmak için manevi teslimiyetçiliğin dayanılmaz hafifliğine kapılıyorlar. Teslimiyetin utancını unutmak için de yeni bağnazlıklarına sarılıyorlar.

1960’larda solculuk tarikine merak saldığımız zaman, bu işler oldukça mekanik bir bakış açısıyla ortaya konuluyordu. Akıllı bir solcuyla –nadiren- karşılaşınca çok sevinir, onunla sohbet etmek etmeye can atardık. Sekterlik yaygındı, 1970’lerde daha da arttı. Ya bizdensin ya da (duruma göre) oportünist, maceracı veya revizyonistsin deniliyordu. Yaşanılan kargaşalıkta süreçleri çoğu kişi göremedi ya da görmek istemedi. Zihinlerin odağı bozuk olduğu için olayları tam olarak görmemiz esasen kolay değildi. Bozuk olduğunu bilmiyor da değildik ama düzeltmeye çalışınca, bunu engellemek isteyenlerin (içtekiler, dıştakiler ve kenardakiler vardı) baskısını kolay aşamıyorduk. Düzeltmek bazı önyargıları ve kalıpları yıkmayı gerektiriyordu ve bu –farklı nedenlerle- birçoklarını korkutuyordu. Bakışlarımız ağırlıkla muhalefetin ve baskının uçlarına odaklanmıştı. “Somut durumların somut tahlili”, odaklanmamızı daha da bozan bir klişeden ibaretti. Yanıtları önceden hazırlanmış sorular soruluyordu, tıpkı ilköğretimde olduğu gibi… Bir tane akıllı adam çıktı, gizli işgali tahlil etti, ama o da kendisini koruma yolunu seçmedi, ya da seçemedi. Zaten çok gençti. Halbuki Türkiye’de liderlik Latin Amerika’daki gibi yapılamazdı. Ama belki de bazı çıkmazlarda, yiğitliğin akıl kadar önemli olduğunu göstermek istedi.

Öte yandan, işlerin bozuk olduğu açıkça belliydi ama bir şekilde yoluna gireceği gibi (metafizik) bir inanca sahiptik. “Nasıl” girecek? Doğru devrimci çizgiyi bulduysan zaten girecek. Bu, aslında “nasıl” sorusunun yanıtı değildi. Tüm bu süreçte devrimci çizginin ve devrimci durumun ancak örtülü işgale karşı on yıllarca, hatta muhtemelen daha uzun sürebilecek bir mücadele çerçevesinde gelişebileceği üzerinde yeterince durulduğunu söylemek kolay değildir. Bakınız, bu mücadele daha şimdiden yarım yüzyılı aşmış bulunuyor ve henüz ikinci vitese bile geçmiş sayılmaz. Bazen boşta, bazen birinci viteste patinaj yapıp duruyor. Üstelik mücadelenin ana halkası hiç değişmedi ki, bu, emperyalizmin örtülü işgaline karşı direnişin geliştirilmesidir. Ama tam tersine, emperyalizm ve yerli işbirlikçileri direniş odaklarını bastırmayı başardı ve bu süreçte direnenlerin bir kısmını pasifleştirirken, diğer bir kısmını da farklı potalarda eritti. Bu, başka şeylerin yanında bir şeyi daha ispatlar: solcular belli değerleri içselleştirmemişlerdi. Aksi halde çoğu reformizmin veya liberalizmin kuyruğuna takılmaz, “yetmez ama evet”çi olamazdı. Ya da, STK adı verilen kurumların kural olarak sistemin dolaylı denetim aygıtları olarak titizlikle geliştirildiğini, bir kısmının da istihbarat kurumları tarafından yönlendirildiğini bilirlerdi. Bir baskının yerine yenisi getirilirken, daha doğrusu baskının uygulayıcıları değiştirilirken, demokratik bir sürece geçmekte olduğumuz hayalini beslemezlerdi. Yaşanılan sürecin farkında olurlardı.

Solcuları eriten potaların bir tanesi sosyal demokratların sözde reformizmidir. Bu akımın, özellikle de böyle olduğunu ileri süren partilerin içine girenler ya bu partilerin sonsuz ayak oyunlarına alet oldular, ya da bunun bir parçası haline geldiler. Onurlu duruşu isteyerek veya ister istemez terk ettiler. Kaldı ki, Türkiye’de sosyal demokrasi sadece bir laftan ibarettir, idea bile değildir. Öne sürdükleri tek bir proje bile hatırlamıyorum, tamamen bir masal olan ve tümüyle anlamsız köy kentler hariç. Bu partiler sadece koruyamadıkları cumhuriyeti sahiplenenlerin oylarıyla, aşırı sağcı ve radikal dini baskıdan korkanların kerhen verdikleri destekle ve bunları kullanarak siyasi hırslarını tatmin etmek isteyen yerel grupçuklara dayanarak varlıklarını sürdürüyorlar. Çok nadiren yerel yönetimlerde olumlu istisnalar çıkıyor ama bunlar geneli temsil etmekten çok uzak. Ama gene de bu ülkede bazı şeylerin mümkün olduğunu ve dürüst insanların varlığını hatırlatmaları bakımından önem taşıyorlar.

Solcuları eriten bir başka pota “sözde liberalizm”dir. Bu Türkiye soluna ilk kez “sivil toplum” lafıyla birlikte sokulmuştur. “Sözde liberalizm”dir çünkü günümüz dünyasında liberalizm hem siyasi olarak, hem de ekonomik anlamda boş bir sözden ibarettir. Ama –gerçek veya hayali- baskıcı tutumlardan uzaklaşma bahanesi için bazı eski solcular tarafından kılıf olarak kullanılır. Yani bahanenin bahanesi olur. Liberalizm 1914’de dünyamızı ebediyen terk etmiştir. Kapitalist devlet ne serbest rekabetçi ne de siyasi özgürlükçü olamaz. Kapitalist ekonomi ancak devlet desteğiyle ayakta durabildiği için, devasa kamu fonlarını sermayeye aktaran bir düzenden özgürlük beklediğini söyleyenler aptal veya kötü niyetli değilse, düpedüz yalancıdır. Kapitalist sistemde siyasi özgürlüklere gelince, bunlar da sadece sisteme yönelen tehdidin büyüklüğünün bir nakıs fonksiyonudur. Sosyalizmin çözmesi gereken iki temel sorundan birisi özgürlükler sorunu (ki bunun meşruiyet ve temsille ilgili sorunlarının üstesinden 19. yüzyılın telakkileriyle gelinemez), diğeri ekonomide karar mekanizmalarıdır. Bunları çözemediği, daha doğrusu çözüm yolunda adım atmadığı sürece de kapitalizm alternatifsiz kalacak ve bu da dünyadaki bunalımı yeni boyutlara taşıyacaktır. Daha iyi bir toplum mümkün ise bunun için neler yapılacağı ve nasıl yapılacağı konusu eskiden –belki- toplumsal mücadelelerin gelişmesine bırakılabilirdi. Ama şimdi, yaşanan onca olumsuzluktan sonra, hiç değilse genel hatlarıyla programlaştırılabilmelidir. Programlar hiçbir zaman referansın ötesine geçemez ve uygulanması daima günün çok çeşitli dengelerine bağlıdır ama programı olmayan herhangi bir siyasi hareketin stratejisi de olamaz.

Onurlu duruşun terk edilmesi sonuçta değerlerle ilgili bir şey. Bu değerler sürekli saldırı altında. Kapitalizmin alternatifsizliği (tarihin sonu) tezleri daha iyi bir toplum inşa edilebileceği yolundaki inancı yıkmaya çalıştı ve bir ölçüde başarılı oldu. Gerçi, yukarıda sözünü ettiğimiz şeylerin hepsini dezenformasyona bağlayamayız ama inançları ve azmi yıkmadaki etkisi de küçümsenemez. Bu toplumsal bir sorun ama aynı zamanda herkes için kişisel olan bir başka sorun daha var. Onurlu duruşu terk etmenin herkes için kişisel vebalidir bu. Terk edenler vicdani olarak yenik düşmüşlerdir. Tabii, bunun karşısında her ne pahasına olursa olsun diyerek koşulları hesap etmeden günün gerisinde kalanları da, sırf inançları nedeniyle hoş göremeyiz.

İnanç ve akıl birbirlerini ikame edecek şeyler değildir. Birine sahip olmak için diğerini terk etmek gerekmeyebilir. Neye inandığınıza bağlı. Daha iyi bir toplumun mümkün olduğu inancına gelince; bunu terk etmenin nedeni kapitalizmin dezenformasyon seline kapılmak da olabilir, kişilerin kendilerine olan saygılarını yitirmelerinden veya sistemden beklentiye girmelerinden de kaynaklanabilir.

Mehmet Tanju Akad

—————–

* Arbeit mach frei (çalışma özgürleştirir).

** Bu “küreselleşme” kadar itici gelen çok az laf vardır ama heyhat! dile girdi bir kere. Eskiden de “sivil toplum”, “toplumsal ilerleme.” “kültürler mozayığı,” “toplumsal gelişme,” “gelişmekte olan ülkeler” gibi buram buram propaganda kokan laflardan, bir de “sayın başkan” hitabından hep irkilirdim. Geçenlerde de bir arkadaş “hedef kitle” lafına dikkat çekti, sanki reklam mı yapılıyor diye uyardı. Aslında bu tür lafların hiç birisi tek başına kötülük içermiyor, hatta klişeleşmese ben de öfkeye kapılmadan kullanabilirdim pekala, ama belli kesimler tarafından çağrıştırıcı bir şekilde kullanılması çok rahatsız ediyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!