Tarih Boyunca “Yolsuzluk” ve Nereye Varacak Bu Yolun Sonu?-Mehmet Uysal

 

“Yolsuzluk” denince, genellikle, kamu görevlilerinin, kamusal gücü hukuka aykırı kullanarak kendilerine ve üçüncü kişilere “haksız” maddi çıkar sağlamaları akla gelir. Bunun yanında, hukuka aykırı, haksız maddi çıkar elde etme, yani yolsuzluk, sadece kamuda değil özel sektörde de olabilir. Kuşkusuz, hukuka aykırı, yani haksız maddi çıkar elde etme bunlardan ibaret değildir. Hırsızlık, haydutluk, gasp, dolandırıcılık vs. yoluyla elde edilen maddi çıkarlar da “hukuka aykırı olarak elde edilen, haksız maddi çıkar”dır. “Hukuksuz olarak, haksız maddi çıkar sağlama” ortak paydasını taşıdıkları için, bunların hepsini “yolsuzluk” olarak niteleyebiliriz. Peki, bütün yolsuzluklar, bunlardan mı ibarettir? Başka bir deyişle, “hukuk yoluyla”, hukukun içinde kalınarak yolsuzluk yapılamaz mı?  Bize göre, asıl ve büyük yolsuzluk “hukuki yolsuzluk” olup, insanın “insan” oluşundan beri yapılagelmiştir. Bu yazımızda, “yolsuzluğun kısa tarihi”ni ortaya koyup, bu yolun nereye varabileceğine ilişkin görüşlerimizi ifade edeceğiz. “Tarih”e geçmeden önce, hukuki ya da hukuk dışı olsun “yolsuzluk” kavramını nasıl belirlediğimizi ortaya koymalıyız.

Belirlememize “yaşama birimi” olgusu ve kavramı ile başlayacağız. Yaşam birimi, canlı yaşamın varoluş biçimidir. Canlı yaşam, yaşam birimleri halinde var olur ve kalıtılır. Virüslerden bakterilere, hamsiden balinaya, ayrık otundan sekoya ağacına kadar, bütün canlıların her birisi, birer “yaşam birimi”dir. Hiçbir canlı, ölmek için dünyaya gelmez, bütün canlıların doğası yaşamaya hem de sonsuz yaşamaya yöneliktir. Bütün canlılar gibi, insanın doğası da yaşamaya hem de sonsuz yaşamaya yöneliktir. İnsanlar da yaşam birimleri halinde var oldukları ve doğaları yaşamaya yönelik olduğu için, yaşamak her insanın doğasından gelen hakkıdır. Bu nedenle “yaşama hakkı” her insanın sahip olması gereken, diğer bütün insan haklarının türediği, temel insan hakkıdır. Yaşama hakkı, dar anlamda “can güvenliği” olarak anlaşılırsa da, onu “kişinin işgücü ve düşünme gücü ve yaşam alanından ibaret olan doğal yaşamda kalma olanakları üzerinde tam bir egemenliğinin olması” olarak -geniş- anlamak gerekir.Çünkü,her canlı gibi insan da “yaşam birimi” olarak var olur ve her şeyden önce doğal yaşamda kalma olanaklarını kullanarak yaşar. Ancak insanların doğal yaşamda kalma olanakları üzerindeki hakkının başka insanların iradesiyle kısıtlanması, o kişinin yaşama hakkına müdahale, yaşamının tehdit edilmesi demektir. Çünkü, “hukuki” olsun olmasın, böyle bir müdahale sonucunda, yaşamda kalma olanakları elinden alınan insanların, öldürülmeseler de yaşamları kısaltılmış olur. Bu nedenle, “yaşama hakkı”, insanların, sadece can güvenliği içinde olmalarını değil, yaşamda kalma olanaklarına müdahale edilmemesini de kapsar.  Bu durumda, yolsuzluk, hukuki olsun olmasın, insanların yaşama hakkına müdahale edilerek, maddi çıkar sağlanmasıdır. Şimdi, okuyucularımızın “Hukuki yolsuzluk nasıl olabilir?” sorusunu sorduklarını duyar gibi oluyoruz. Bu soruyu cevaplandırmak için, “hukuk”un ne’liği üzerinde biraz durmak gerekir.

HUKUK NEDİR? Türk Dil Kurumu (TDK), hukuku,Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür” biçiminde tanımlamıştır. Toplum insanlardan oluştuğuna göre, demek ki insanlar birtakım “düzenlemeler” yapıyorlar; insanların “devlet” diye örgütleri var; bu örgüt de “yaptırma gücü”ne sahip ve bu gücünü kullanarak, düzenlemeleri insanlara yaptırıyor. İnsanların, “hukuk” denilen düzenlemelere uygun davranmasının sağlanması için yaptırım konulduğuna göre, demek ki, toplumda, insanların bazılarının, diğer bazılarının yaptığı düzenlemelere uymaması söz konusudur. Öyle ya; bütün toplum üyelerinin uyması beklenen düzenlemeler, neden yaptırım gücü ile desteklensin? Demek ki hukuk düzenlemeleri, bunlara uyması beklenmeyenler için “kötü”, uyması beklenenler için “iyi”dir. Bazıları için kötü olan düzenlemeler, bunların rızasıyla konulmuş olamayacağına ve yaptırıma da bağlandığına göre, bu düzenlemeleri koyup yaptırım tehdidi ile uygulayanların bir zorlayıcı fiziki güce sahip olmaları, bu gücün diğerlerinden üstün ve devlete hâkim olması gerekir. Demek oluyor ki  “hukuk” dediğimiz şeyin arkasında, toplumun bir kısmının çıkarlarına aykırı olarak, kendi çıkarlarına uygun düzenleme yapıp uygulamaya zorlayabilecek fiziki güce sahip bir grup vardır. Bu grup, klan, kabile, kavim, ulus gibi birbirinden ayrı örgütlenmiş ancak birbirleriyle ilişki ve etkileşim içinde toplumlar olabileceği gibi, aynı toplumun içindeki, efendi, derebeyi, burjuvazi gibi sınıflar da olabilir.

Öte yandan, çokça işittiğimiz; “doğal hukuk”, “hukukun üstünlüğü” vb. kavramların ifade ettiği gibi, “hukuk” kavramının içinde, yaygın olarak hak ve adaleti çağrıştıran olumlu bir yargı saklıdır. Bu yargı da, insan ilişkilerinin dışında, kendi kendine ve “mutlak iyi” olan; “hukuk” diye -metafizik, ideal- bir nesne olduğu düşüncesinden kaynaklanır. “Hukuki yolsuzluk nasıl olabilir?” sorusunu sorduran da bu düşüncedir. Ancak, yukarıda TDK’nın hukuk tanımını açarak ortaya koyduğumuz ve aşağıda ortaya koyacağımız üzere;  tarih boyunca insanlık çeşitli hukuk biçimleri yaşamış olup, hukuki düzenlemeler, hep hep hep toplumsal yaşam içindeki; üstün zorlayıcı fizik güce sahip grup tarafından konulup, yaptırım tehdidi ile uygulanmıştır. Zorlayıcı fizik gücün adı “siyaset”, siyasetin ete kemiğe bürünmüş biçimi de “devlet”tir. Kısaca ifade etmek gerekirse; hukuk siyaset tarafından yapılır ve siyaset tarafından uygulanır. Gerek toplumlar arası gerekse toplum-içi hukuk, çeşitli gruplar arası güç ilişkilerinin bileşkesi olarak oluşur. Bu nedenle, “hukuk”u insanların dışında, kendi kendine var olan, “mutlak iyi” bir metafizik, ideal nesne olarak değil, insanlar arası güç dengelerinin biçimlendirdiği düzenlemeler olarak düşünüp, böylece anlayıp kavramak gerekir. Arkasında yapıcı ve uygulayıcı olarak siyasetin, yani fiziki zorlayıcı gücün olmadığı “düzenlemeler”, hukuk değil, olsa olsa iyi/kötü niyetli “dilek ve temenniler” olabilir.

TDK tarafından yapılmış tanımından hareketle, hukukun arkasında, “siyaset” denilen “zorlayıcı fizik güç” olduğunu böylece belirledikten sonra, “güç” üzerinde biraz daha duralım. Hukuk, güç üstünlüğü ve güç dengesi temelinde belirlendiğine göre, insanlığın toplumsal yaşamı, esas olarak, “gücü, gücü yetene” olarak ifade edilebilecek olan “orman hukuku”na göre mi şekilleniyor? Öyleyse, orman hukuku; sadece insanın “insansı” olduğu “insanlık-öncesi” ve “yabanıllık (vahşet)” dönemindeki ilkel toplum insanları arasındaki ilişkileri değil, yabanıllıktan günümüze kadar bütün insan ilişkilerini de mi belirliyor. Bu sorulara bizim cevabımız “Evet”tir. Kuşkusuz orman hukuku, toplumsal yaşamın güç ilişki ve etkileşimleri içinde zamanla ehlileşmiş, incelmiştir. Ancak halen hükmünü sürdürmektedir. Bu düşüncemiz üzerine, günümüzün gelişmiş “demokratik hukuk devletleri”ni örnek göstererek, “Orman hukuku mu kaldı ki, nerede?” diye soranlara, dünyanın bütün ülkelerin toplam “savunma” bütçelerinin 2010’da 163 trilyon USD olduğunu söylerim. Bu soruyu soranlara, ayrıca, dünyadaki toplam asker ve polis sayısını araştırmalarını önerir; binlerce kilometre uzağı vurabilen, nükleer başlıklı “akıllı” füzelerin, B-52’lerin, F-16’ların, uçak gemilerinin, tankların, topların, makineli tüfeklerin, copların, biber gazlarının, TOMA’ların ne işe yaradığını sorar; nezarethaneleri, hapishaneleri, adalet saraylarını gösteririm. İşte günümüzün hukukunun arkasındaki; insanlığın yabanıllık döneminden bu yana hükmünü sürdüren orman hukukunun ete kemiğe bürünmüş hali, somut görünümü budur. Bütün bu açıklamalardan sonra, akıllarda hâlâ “Orman hukuku, hukuk mudur?” sorusu kalmış olabilir. Eğer hukuk, “yaptırım içeren bir düzenleme” ise, orman hukuku, hukuku hukuk yapan “düzenleme” ve “yaptırım” unsurlarını eksiksiz taşımaktadır. Orman hukukunun temel düzenlemesi, “anayasası” şudur: “Ben(biz) güçlüyü(z)m, bana(bize) boyun eğilecek”tir. Yaptırımı ise “Bana(bize) boyun eğmeyenlerin bedenini zapt ederi(z)m veya ortadan kaldırırı(z)m”dır.  İşte düzenleme, işte yaptırım; hukuk demek için her şey -eksiksiz- var.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan sonra, “Hayvanlar da orman hukukuna tabidir. Bu durumda hayvan ile insanın farkı yok mu?” sorusu sorulabilir. Bilindiği üzere, hayvan davranışlarını içgüdü yönlendirir. İçgüdünün rolü varsa da, insan davranışları, ağırlıklı olarak, akıl kullanılarak edinilip, nesilden nesile zenginleştirilerek aktarılan bilinç tarafından yönlendirilir. Bunun en basit göstergesi, insanların “insan” oluşundan itibaren, birbirleriyle savaşmayı bildikleri gibi, “barışıp” anlaşma yapabilmeyi de bilmeleridir. Demek oluyor ki, orman hukukuna göre ilişki kurmak, bu çerçevede kâh barışıp kâh savaşmak,  insanoğlunun bilincinin ışığında tercih ettiği iradi bir davranıştır. İşte fark budur: hayvanların içgüdüsel olarak orman hukukuna yönelmeleri, insanların bilinçli olarak orman hukukunu tercih etmeleri.

Kısacanın kısacası; gerek ülkeler arası ilişkileri, gerekse ülke içi ilişkileri düzenleyen hukuk, esas olarak orman hukukuna göre belirlenen ve adına “siyaset” dediğimiz “güçler ilişkisi ve dengesi” üzerine kuruludur.

“Hukuk”u böylece belirledikten sonra, şimdi yolsuzluğun kısa tarihini sergilemeye geçebiliriz.

İLKEL YOLSUZLUK: İlkel toplumlar, bir arı bir karınca kolonisi gibiydi. Topluluk-içi insan ilişkileri, mülkiyet üzerine değil kan bağı üzerine kuruluydu. Yaşam alanlarının ve bu alandan sağladıkları yaşam-kalım maddelerinin mülkiyeti ortak idi.  Topluluk-içi mülkiyet düzenlerinden dolayı, bu toplum biçimi, “ilkel komünal toplum” olarak adlandırılmıştır. Komünal hukuk düzenlerinden dolayı, bu toplumlarda “topluluk-içi yolsuzluk” da yoktu. Ancak ilkel toplumların her birinin gözü, diğerlerinin yaşam alanındaydı. Bu nedenle, aksine bir anlaşma yoksa, aralarında hep “savaş hali” geçerliydi. O zamanlar klanlar, kabileler arasında “orman hukuku” yürürlükteydi. Birbirlerinin yaşam alanlarını zapt eder, zenginliklerini talan eder, “komünal ilişkiler” içinde bölüşürlerdi. Esirlerini de vahşice öldürürlerdi. İşte insanoğlunun ilk “hukuki yolsuzluk düzeni” böyleydi.

Kabileler arası orman hukuku, kabile içine de sirayet edince, komünal ilişkiler zayıfladı, ilkel toplumlar çözülerek, köleci toplumlara dönüştü.

KÖLECİ YOLSUZLUK: Köleciliğin topluluk içine yayılmasıyla, kan bağına dayanan komünal ilişkiler tarihe karışırken, insan ilişkileri mülkiyet esasına dayanır oldu. Köleci toplumlarda, insanlar birbirlerinin yaşam alanlarını zapt etmekle yetinmedi; birbirlerini zapt ettiler. Böylece insan insanın malı oldu.

Efendilerin siyaset gücü tarafından, orman hukuku temelinde yapılandırılmış olan “köleci toplum hukuku”na göre, efendinin kölesi ile öküzü ve karasabanı aynı statüdeydi. Köle öldürmenin cezası, öküz öldürmenin cezasına eşdeğerdi. Efendiler, köle emeğini acımasızca sömürdü. Ne efendi ne de köle olan emekçiler ise, bir gün  “efendi” olma hülyaları kurarak, köleci düzene siyaseten destek oldu. Köleci toplum hukukuna göre, kölelerin doğal yaşamda kalma olanaklarının efendinin iradesine tâbi olması, böylece köle emeğinin sömürülmesi, “icabında” efendinin kölesini öldürmesi  “hukuka uygun” idi. 

Öte yandan, bu arada, klanlar bütünleşerek kabileleri, kabileler bütünleşerek kavimleri oluşturdu. Bir kavmin, birçok kavme boyun eğdirerek, kendine bağlamasıyla, imparatorluklar oluştu. Başka kavimlerin yaşam alanlarının zapt edilmesi “fetih” sayıldı. Başka bir deyişle, ilkel toplumlar zamanında topluluklar arası ilişkilerdeki “orman hukuku”, köleci toplumların, kavimler arası ilişkilerinde de “yürürlükteydi”. Buna göre, egemen kavmin, bağımlı kavmin yaşamda kalma olanakları sömürmesi de hukuki idi.

Kölelerin ve bağımlı kavimlerin sömürülmesi hukuki olduğu için, köleci toplumlar, insanlığın tanıdığı ikinci “hukuki yolsuzluk düzeni” oldu.

Köleci toplum, Roma İmparatorluğu’nda en yetkin biçimine ulaştı. Roma, köleci düzenlerin doruğu, olduğu kadar inişe geçtiği dönem oldu. Genişlemesinin sınırına gelmesi kadar; kölelerin “işlerine” yabancılaşması da, İmparatorluğu kemirdi. Bunun önüne geçmek amacıyla “kolonluk” düzeni getirildiyse de, iniş önlenemedi. Batı Roma İmparatorluğu’nun dağılmasıyla, kolonluk düzeni temelinde feodaliteye (derebeylik) geçildi.

FEODAL YOLSUZLUK: Feodal toplumlarda efendiler derebeyi, köleler de “serf” oldu. Derebeylerin siyaset gücü tarafından, orman hukuku temelinde yapılandırılmış olan “feodal hukuk”a göre, derebeyi, egemenlik alanındaki toprağın, üzerindeki serflerle birlikte sahibiydi. Serf, derebeyinden izinsiz toprağı terk edemez, toprak satıldığı zaman, toprakla birlikte serf de satılırdı. Derebeyleri arasında da temelinde güce, yani “orman hukuku”na dayanan, ancak bir sözleşmeye bağlanmış “senyörlük-vasallık ilişkisi” biçiminde, bir hiyerarşi vardı. Hiyerarşinin tepesindeki derebeyine “kral” denirdi. İnsanlık, başlıca iki tür feodal düzen yaşadı. Birincisi Avrupa’da görülen “hiyerarşik feodal düzen”, Asya’da görülen “merkezi feodal düzen”. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda, tüm İmparatorluk toprakları padişahın “mülkü” ve padişah, mülkünün tasarruf hakkını belli kişilere verirken (timar sistemi), Avrupa’da, senyörün (kralın) altındaki vasallar, topraklarındaki mülkiyet haklarını koruyorlardı. 

Feodal hukuka göre, “mal”dan değil insandan sayıldığı için, serf, artık köle değildi. Ancak serfin doğal yaşamda kalma olanakları da derebeyinin iradesine bağımlı idi. Kendi tasarrufuna verilmiş belli toprağı vardı ancak “hukuken”, derebeyinin tasarrufu altındaki toprakları da “angarya” olarak işlemek zorundaydı. Osmanlı derebeyliğinin “serfleri”olan “reaya”da benzer konumdaydı.

İmparatorluklar, krallıklar kurulması, yani fütuhat, yani “orman hukuku” feodal toplumlarda da devam etti.

Serflerin (ve reayanın) ve bağımlı kavimlerin sömürülmesi, feodal hukuk ve orman hukukuna göre, hukuki olduğu için, feodal toplumlar insanlığın tanıdığı üçüncü “hukuki yolsuzluk düzeni” oldu.

Avrupa’da feodalitenin bağrında meta üretimi ve ticaretinin canlanmasıyla, kapitalist toplum şekillenmeye, burjuvazi ve işçi sınıfı tarih sahnesine çıkmaya başladı. Kapitalizmin yaygınlaşıp derinleşmesi sürecinde, burjuvazinin ekonomik iktidardan başlayarak siyasi iktidarı almasıyla, feodalizm sona erdi, kapitalist toplum oluştu. Kapitalist toplum Avrupa’da yayılmasına müteakip, Avrupa’dan; önce kolonyal sömürgecilik sonra emperyalist sömürgecilik biçiminde dünyaya yayıldı. Orman hukuku hareketini sürdürmeye devam ediyordu. Kapitalizm Avrupa’dan dünyaya yayılırken, kimi toplumları “ilkel toplum”, kimlerini  “feodal toplum” aşamalarında buldu. İlaveten, özellikle Afrikalıların yerlerinden yurtlarından tutulup tutulup zincirlenerek Amerika’ya götürülmesiyle, “kölecilik” yeniden hortladı.

KAPİTALİST YOLSUZLUK: Feodal hukukun bağımlılık ve eşitsizlik ilişkilerine karşı,“özgürlük eşitlik kardeşlik” sloganını ortaya atarak, yeni bir toplum vaat eden burjuvazi, orman hukukuna göre feodaliteye karşı mücadeleye başladı. Burjuvazi, mücadelesinde başarıya ulaştıkça, kapitalist toplumu, hukuken “bağımsız ve eşit birey ilkesi” üzerine kurdu. Artık köleci ve feodal toplumlarda olduğu gibi, insan insanın malı olmayıp,  “işçi”, artık köle veya serf gibi egemenlere hukuken bağımlı değildi. Hiçbir kimse, işçiyi iradesi dışında zorla çalıştıramazdı. Ayrıca insanlar arasında aşılamaz “toplumsal duvarlar” yoktu, herkes hukuken eşit ve bağımsızdı. Bu çerçevede, işçinin burjuva olmasında, hukuken hiçbir engel yoktu. Ancak bu şeklî bir bağımsızlıktı. Feodal toplumun topraklarından azatlanan serfleri ve loncalarına bağlılıktan kurtulan yoksul zanaatçıları “işçi sınıfı” saflarına katıldılar. Bunların, yaşayabilmek için emek-güçlerinden başka satacak bir şeyleri ve kapitalistin işyerinde ücret karşılığı çalışmaktan başka yolları yoktu. Kapitalist toplum hukuku da  “bağımsız ve eşit birey ilkesi” üzerine kurulu olduğu için, burjuva ve işçi, “hukuken eşit iki vatandaş” olarak, iş sözleşmesi yaptılar. Öte yandan burjuvazinin zenginliğinin temel kaynağı “artı-değer” idi ve artı-değerin kaynağı da işçinin emek-gücü idi.  Burjuva, işçiyi ne kadar düşük ücretle, ne kadar uzun süre çalıştırırsa artı-değer o kadar yüksek olacaktı. Burjuva ve işçi, hukuken eşit iki vatandaştı. Ancak bu eşitlik şekilden ibaretti. Çünkü işçi, yaşayabilmek için burjuvanın vereceği işe ve dayatacağı ücret vs çalışma koşullarına mahkumdu. Bu durumda iş sözleşmelerinin tarafları hukuken eşit iki vatandaş ise de, fiilen sözleşmelere burjuvanın iradesi damgasını vuruyor; burjuvazi, azami artı-değer elde edeceği çalışma koşullarını işçi sınıfına dayatıyordu. Bu durum, 19. yüzyıl Avrupası’nda, sefalet ücretleri, uzun çalışma saatleri ve kötü çalışma koşullarıyla karakterize edilen “vahşi kapitalizm” tablosunu ortaya çıkardı. Ancak, kapitalist toplum hukukunun “bağımsız ve eşit birey” -meşru- ilkesine ve orman hukukuna dayanan işçi sınıfı, sendikalar ve siyasi partiler halinde örgütlenerek, vahşi kapitalizme direndi. Bu direniş sonucunda, Avrupa vahşi kapitalizmi biraz ehlileştiyse de, “eşit vatandaşlar arası iş sözleşmeleri”ne dayanan artı-değer sömürüsü devam etti.

Öte yandan, burjuvalar arası rekabette sağladığı üstünlük nedeniyle, “teknolojik bilgi mülkiyeti” giderek büyük önem kazandı. Kapitalizmin rekabetçilik aşamasında, teknolojik bilgi mülkiyeti, “bağımsız mucitler”in icatlarının bedelinin mucide ödenmesi suretiyle elde ediliyordu. Özellikle kapitalizmin emperyalizm ve küreselleşme aşamalarında, büyük işletmeler, bünyelerinde AR-GE birimleri kurup, “bilim ve teknoloji işçileri” istihdam ederek bilgi ürettirip, bu bilginin mülkiyetine sahip olma yoluna gittiler.  Teknoloji işçileri de “bağımsız ve eşit birey” olduğu için, onlar da  “eşit vatandaşlar arası iş sözleşmeleri” ile burjuvalarına bağlandılar. Bu yolla, burjuvazi, teknoloji işçilerine ödedikleri ücretlerle kıyaslanmayacak büyüklükte “diferansiyel değer” elde etti, zenginliğine zenginlik kattı. Küreselleşme süreci ile birlikte, dünya çapında kızışan rekabet, teknolojik bilginin önemini kat be kat arttırınca, patent kanunlarına, icadını zimmetine geçirecek teknoloji işçilerine karşı, tazminat yanında, hapis cezası öngören hükümler eklendi. Böylece artı-değer sömürüsüne bir de diferansiyel sömürüsü eklendi. Teknolojinin gelişmesiyle, artı-değer oranı sürekli düştüğü için, diferansiyel değerin önemi sürekli artmaktadır.

Artı-değer ve diferansiyel değer sömürüsü, kapitalist toplumun “hukuki yolsuzluğu” olup, kuruluşundan itibaren ve günümüzde, devam etmektedir. 

Kapitalizmin rekabetçilik ve emperyalizm aşamalarında, bir de orman hukuku çerçevesinde hukuki yolsuzluk boyutu vardı. Bunun adı “sömürgecilik” idi. Büyük Coğrafya Keşifleri’nden itibaren, Avrupa ülkeleri Amerika, Asya ve Afrika’da “keşfettikleri” yerlerde koloniler kurarak, buraları sömürgeleştirdiler. Kapitalizm ve buna bağlı olarak meta üretimi geliştikçe, Avrupa ülkeleri, orman hukuku çerçevesinde, başka toplumların yaşam alanlarını istila ederek, bir sömürgeleştirme ve birbirinden sömürge kapma hummasına yakalandılar. 19. yüzyıl sonlarına gelindiğinde, dünyanın kapitalist kuzey ülkeleri, dünyanın güneyini sömürge ve yarı-sömürge haline getirmişti. Kapitalizmin rekabetçilik aşamasında sömürgeler, kapitalist metropol sanayiinin ucuz hammadde kaynağı ve üretilen metaların pazarları idi. Emperyalizm aşamasında, bunlara ilaveten, metropolde biriken muazzam sermaye de sömürgelere ihraç edilmeye başlandı. Kapitalizmin orman hukuku yolsuzluğu, sömürge ülkelerin zenginlikleri yağmalanarak, yerli halkları yönetilmeye muhtaç, ikinci sınıf insan muamelesiyle aşağılanarak, daha kötüsü insanlar köleleştirilerek yapıldı. Kapitalist ülkelerin, orman hukukuna göre birbirlerine üstünlük sağlama mücadelesi, 1. ve 2. Dünya Savaşı facialarına yol açtı.

Sömürge ülke halkları, özellikle 20. yüzyıl  boyunca, orman hukukuna karşı, kapitalizmin “bağımsız ve eşit birey ilkesi”ne dayanarak, ancak esas olarak orman hukuku temelinde, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadelesine giriştiler. 1960’lı yıllara gelindiğinde, neredeyse bütün sömürgeler, “bağımsız ulus” olmuş, insanlık kadar eski olan orman hukuku -şeklen de olsa- sona ermişti. “Şeklen” diyoruz, çünkü şimdi artık “gayrimeşru” sayılan orman hukuku, hükmünü, “kitle imha silahları”, “terörizmi önleyici müdahale” vs. “meşru” nedenlere dayanarak, böylece “hukukilik” kisvesine bürünerek yürütüyor.

Sömürgelerin bağımsızlaşmasıyla “ulus toplum”un dünyaya yayılması, kapitalizmi, üçüncü aşamaya; küreselleşme aşamasına götürdü. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, gelişmiş kapitalist ülkelerde tekellerin ekonomide belirleyici konuma gelmesiyle, rekabet sona erdi. Bütün gelişmiş ülkelerde yürürlüğe konan “anti-tekel kanunları” nedeniyle, tekeller tekelcilik faaliyetini sömürgelerde yürütebiliyordu. Ancak, sömürgelerin bağımsızlaşmasıyla, tekeller kendilerini, dünya ölçeğinde rekabet ortamında buldular. Tekellerin “tekelliği” kalmamıştı. Şimdi artık, ekonomik faaliyetin alanı ulus-toplumların ötesinde bütün dünya idi. Ancak, dünya ölçeğinde harekete geçen sermaye, bu kez “ulusal politik-ekonomik sınır” denilen “engellere” takılıyordu. Bu engeller 1960-70’li yıllarda “Çok Uluslu Şirketler (ÇUŞ)” çözümü ile aşılmaya çalışıldı. Ancak her ülke kendi kalkınma amaçlarına uygun bir ekonomik kurumlaşma oluşturduğu için, çok uluslu sermayenin hareketi kısıtlanıyordu. Bu durumda beliren “kapitalist dünyanın yeknesak kurumlaşma ihtiyacı”na, ABD Hazine Bakanlığı, IMF ve Dünya Bankası arasında hazırlanan “Washington Konsensüsü” adlı belge ile cevap verildi. Konsensüs, bütün dünyada dış ticaret ve kambiyo rejimlerinin, sermaye hareketlerinin liberalleştirilmesini ve kamu işletmelerinin özelleştirilmesini öngörüyordu. Konsensüs ilkeleri gelişmiş ülkelerde Reaganizm, Thatcerizm olarak hayata geçirildi. Geri ülkelerde ise, ödemeler dengesi sıkıntısına düştükçe, “dediklerimizi yapmazsanız ümüğünüzü sıkarız” tehdit-anlamı ile yüklü IMF “tavsiyeleri” doğrultusunda, “kendi siyasi iradeleri” ve IMF’ci ideologların desteğini alan siyasetçilerin, “ülkemizi liberalleştiriyoruz, özgürlük getiriyoruz” propagandaları ile hayata geçirildi. 1990’lı yılların başında sosyalist ülkelerin kapitalizme yönelmeleriyle birlikte,  küreselleşme süreci büyük bir ivme kazandı. Washington Konsensüsü ilkelerinin bütün dünyada hayata geçirilmesini siyaseten sağlamak amacıyla “yeni dünya düzeni” ilan edildi.  Buna göre, liberal-demokrat olmayan, bu nedenle “tarihin sonuna gelememiş” ülkelere orman hukukuna göre müdahale edilerek, buralara demokrasi getirilecek ve Konsensüs’ün uygulanmasına uygun için uygun bir siyasi zemin oluşturulacaktı. Bu çerçevede başta Irak olmak üzere, birçok ülkeye “demokrasi” götürüldü, “tarihin sonuna gelmiş” ülkeler, şimdilerde de Suriye’nin “demokratikleştirilmesi” için çalışıyorlar. 

Küreselleşme süreci ilerledikçe, sermaye, para ve mal hareketlerinin önündeki “ulusal sınır” engelleri bir bir ortadan kalktı.  Acaba süreç boyunca neler oldu? Daha emperyalizm aşamasındayken, uyuşturucuya alıştırılır gibi borca alıştırılmış ülkelerin “borçlanma gerekleri” giderek arttı. Buna bağlı olarak borçlanma faizleri de yükseldi. Böylece geri ülkeler, sermaye sahipleri için “faiz cenneti” oldular ve gelişmiş ülkelere oluk oluk faiz ödediler. Özelleştirmeler yanında, IMF’nin “esnek istihdam” “tavsiyesi” ve giderek artan yoksulluk sonucunda, geri ülkeler, küresel sermaye için “ucuz işgücü cenneti” oldu. Buraların ucuz işgücü cenneti olması, nispeten müreffeh olan gelişmiş ülkeler işçi sınıfının ücret düzeyini de düşürerek refah kaybına yol açtı. Böylece, artı-değer sömürüsü dünya ölçeğinde yoğunlaştı. Dış ticaret rejimlerinin liberalleştirilmesi de gelişmiş ülkeler için geri ülkeleri “ihracat cenneti” haline getirerek, pazarlama olanaklarını genişletti, kârlarını arttırdı; ayrıca geri ülkelerdeki rakip sektörleri zayıflatarak, işsizliği arttırdı. Kısacası, küreselleşme süreci ilerledikçe, geri ülkeler halkı ve tüm dünyada işçi sınıfı soyuldu da soyuldu. Liberalleş(tiril)me, geri ülkelerin kendi siyasi iradeleri ile gerçekleştiği için, orman kanunu falan yok gibiydi ve gayet “hukuka uygun” görünüyordu. İşte yaşamakta olduğumuz “küresel kapitalist hukuki yolsuzluk” manzarası da böyledir. Küresel kapitalist hukuki yolsuzluk öyle büyük boyutlara ulaşmış durumda olmalı ki, şimdi dünyanın en zengini 25 kişinin toplam serveti, 1,5 milyar insanın toplam servetine eşit hale gelmiş. Bununla birlikte, tarih boyunca yapılmış yolsuzlukların, ilkel topluma, köleciliğe, feodaliteye hatta rekabetçi ve emperyalist kapitalizme kıyasen “en hukukisi” de budur. Varsın içinde “ümüğünüzü sıkarız” tehdidini taşısın; bu nihayet bir IMF “tavsiye”si ve tavsiyeyi, seçtiğiniz siyasiler uygulamadı mı? Üstelik allame-i cihan yazarlarınız da “doğrudur, özgürleşiyoruz” diye fetvalar vermedi mi?     

 HUKUK-DIŞI YOLSUZLUK ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ: Ortaya koyduğumuzhukuki yolsuzluklar yanında,  tarih boyunca, her toplum biçiminin hukukuna aykırı yolsuzluklar da olmuş; haydutluk, hırsızlık, kalpazanlık, dolandırıcılık, siyasi nüfuz ticareti, rüşvetçilik insanlık tarihinde hiç eksik olmamıştır.  Ancak, gördüğünüz gibi, hukuk-dışı yolsuzluktan sağlanan maddi çıkar, hukuki yolsuzluk yanında devede kulak bile değildir. “Meşru” olarak, “hukuki” yoldan elde edilmiş kaynaklarla yaptırılmış görkemli saraylar, şatolar, villalar, konaklar, han, hamam ve apartmanların, malikânelerin, hazinelerdeki altın ve mücevheratın, banka mevduatlarının, resim koleksiyonlarının yanında,  hukuk-dışı yolsuzluk yapanların servetinin esamisi bile okunmaz. Öte yandan, hukuk dışı yolsuzlukların zemininde de “hukuki” yolsuzluk vardır. Hukuk dışı yolsuzluklar, ahlaken orman hukukuna göre kurulmuş “hukuki” düzenlerden beslenmiştir. Bu görüşümüzle ilgili olarak, hukuk dışı yolsuzlukların en “iyisi” sayılan, “zenginden alıp fakire dağıtan” Robin Hood vb. “sosyal eşkıyalık” örneklerini hatırlatırız.

ÖZETLEMEK GEREKİRSE: Yazımızın başlarında,yolsuzluğu, “hukuki olsun olmasın, insanların yaşama hakkına müdahale edilerek, maddi çıkar sağlanmasıdır.” biçiminde tanımladık. Yukarıdaki bölümlerde de, insanlığın tarih boyunca yaşadığı toplum biçimlerinin, insan ilişkilerini orman hukukuna göre düzenleyen;  her dönemin kendine özgü kuralları içinde, birbirlerinin yaşam hakkına nasıl -hukuki- müdahalelerde bulunarak maddi çıkar sağladıklarını, yani “yolsuzluğun kısa tarihi”ni ortaya koyduk. İlaveten, insanoğlunun, hukuki yolsuzluk yanında, tarihin her döneminde, haydutluk, hırsızlık, kalpazanlık vs. o dönemin hukukuna aykırı yolsuzluklar yaptığına, ancak bunun orman hukukuna dayanan “hukuki” yolsuzluklar yanında devede kulak bile olmadığına işaret ettik.

Hukuki olsun olmasın, acaba insanlar neden yolsuzluk yapagelmişlerdir?

YOLSUZLUK BENMERKEZCİLİĞİN ETKİNLİĞİDİR: İnsan benliğinin iki temel bileşeninden birisi (diğeri bencilbizcilik) olan benmerkezcilik, kitaplarımda ve yazılarımda geniş olarak açıklanmıştır.[1]  Kısaca, benmerkezcilik, her bir insandaki; diğer insanların iradelerine hükmederek, insanlığın tüm yaşamda kalma olanaklarını mülk edinme eğilimi ve bu eğilimin hareketidir. Benmerkezcilik bireysel ve toplumsal olarak ikiye ayrılır. Bireylerin birbirlerinin yaşamda kalma olanaklarını ele geçirme eğilimi bireysel benmerkezcilik, toplumların birbirlerinin yaşamda kalma olanaklarını ele geçirme eğilimi de toplumsal benmerkezciliktir. Esasen, toplumsal benmerkezciliğin zemininde, bireysel benmerkezcilik vardır.  Benmerkezciliğin etkinlik potansiyeli sınırsız olmakla birlikte, bu sınırsız potansiyel, insan ilişkileri pratiği içinde, siyaseten, hukuken ve kültürel olarak sınırlanır. Nitekim klanların birbirlerini “yemesinden”, yemeyip besleyip köleleştirerek mülk edindikleri köleciliğe, kölelerin “mal” olmaktan kurtulup “yarı-mal-insan” oldukları serfliğe, oradan “bağımsız ve eşit birey” sayıldıkları işçiliğe uzanan süreç, benmerkezciliğin giderek rafine olma sürecidir. Biz bu süreci, tarihte, “toplum-içi adalet mücadeleleri” olarak görüyoruz. İşte tarih boyunca yaşanmış hukuki ve hukuk dışı yolsuzluklar, benmerkezciliğin etkinliğinden başka bir şey değildir.

NE OLACAK BU YOLUN SONU? Benmerkezcilik, tarih boyunca bencilbizciliğin etkinliği sonucunda sınırlanıp, dizginlenip giderek rafine olmuştur.  Bencilbizcilik, her bir insandaki; yaşamda kalma olanaklarını genişleterek sağladığı avantaj nedeniyle, yaşamını tehdit eden doğal ve toplumsal güçlere karşı, diğer insanlarla dayanışma içinde olma eğilimi ve eylemidir. Aile, klan, kabile, kavim, ulus, sendika, dernek, siyasi parti vs. her türlü örgütlenme, bencilbizciliğin etkinliğinden başka bir şey değildir. Benmerkezcilik, yol açtığı musibetlikler nedeniyle, toplumsal yaşamı kaosa, dağılmaya yöneltir. Toplumsal yaşamın kaosa yönelip, dağılma belirtilerinin belirmesiyle birlikte, bencilbizcilik harekete geçer. Bencilbizciliğin fitilini ateşleyenler, yolsuzluklardan adaletsizliklerden en çok canı yananlardır. “Düzen”i sağlayacağı ya da daha “iyi” bir düzen kuracağı, böylece toplumsal yaşamı dağılmaktan kurtaracağı için, harekete geçen bencilbizcilik, geniş toplum kesimlerinin desteğini alarak etkinliğini artırır. Bencilbizciliğin etkinliğinin belirleyici düzeye gelmesiyle, düzen sağlanır veya daha iyi bir düzen kurulur. Tarih boyunca böyle olagelmiştir, bugün de böyle olacaktır. Nasıl mı? Kapitalist toplumun sona ermesi, “demokratik toplum”un kurulmasıyla.

Tam burada, “Demokrasi, insan ilişkilerinin bağımsız ve eşit birey ilkesine dayandığı bir yönetim biçimi ise, hukuken de bu ilke üzerine kurulu olan kapitalist toplum demokratik değil midir?” diye bir soru akla gelebilir.  Doğrudur; kapitalist toplum, feodal toplumun hukuki eşitsizlik ilişkilerine son vermiştir. Ancak, bağımsız ve eşit birey ilkesi, esas olarak, insanlar arasında hiçbir bağımlılık ilişkisinin olmamasını gerektirir. Oysaki kapitalist toplumun ana sınıflarından birisi olan burjuvazi benmerkezcidir ve her bir burjuva kendisi dışındaki herkesi işçileştirerek, kendine bağımlı kılma eğilimi ve eylemi içindedir. İşçi sınıfının sefalet ücretleri ile ölümüne çalıştırılması ve sömürgeleştirme, faşizm, burjuva benmerkezciliğinin etkinliğinden başka bir şey değildir. Bundan dolayı, kapitalist toplumun demokratikliği eksiktir. Öte yandan, demokrasinin temeli olan; “bağımsız ve eşit birey ilkesi” bir kere toplumsal yaşam pratiğine girdi mi, gelişimini sonuna kadar; insanlar arasındaki tüm bağımlılık ilişkileri tasfiye edilene kadar sürdürür. “İnsan Hakları”nın ortaya çıkıp, toplumsal yaşam pratiğine girme, yayılma ve derinleşme süreci, bize bunu gösteriyor. Günümüzde, küreselleşme sürecindeki kapitalizm de bağımlılık ilişkileri, adaletsizlik üretmeye -derinleşerek- devam ediyor, böylece yolsuzluk arttıkça artıyor. Yoksulluk ve sefalet kol geziyor, açlık yayılıyor, savaşlarda milyonlarca insan kırılıyor. Kısaca kaos belirtileri her yerde.  Buna karşılık, adaletsiz kapitalist düzenin mağdurları ile demokrat aydınlar, kaos belirtilerine tepki göstermekten başka bir şey yapamaz duruma geldiler. Sonuç alınamadıkça tepkiler cılızlaşıyor, etkisizleşiyor, yılgınlık ve pasifizm yayılıyor. Öyleyse ne yapmalı?

Her şeyden önce reaksiyonun yerini aksiyon almalı. Bunun için de demokratların “bir başka dünya”sı, yani vizyonu olmalı. Bu amaçla, demokrat aydınlar, bir “ortak akıl” halinde organize olarak, geçmiş demokrasi mücadelelerinin kuramsal/pratik bilgi ve deneyim birikimi ışığında, bağımlılık ve eşitsizlik ilişkilerinin olmadığı; demokratik ekonomik yapılanmadan bilgi hukukuna, çalışma ve sosyal güvenlik hukukundan çevre hukukuna bir dizi gerçekçi, uygulanabilir, başta küreselleşme mağdurları olmak üzere, demokrasi özlemi çeken çok geniş toplum kesimlerinin desteğini alabilecek modellerden oluşan bir “demokratik dünya” tasarlamalıdır. Tasarımlar bir siyasi program haline getirilerek, demokrasi mücadelesi verecek bir siyasi parti olarak ete kemiğe büründürülmelidir. Verilecek demokrasi mücadelesi içinde demokratik dünya modelleri hayata geçtikçe, bağımsız ve eşit birey ilkesi sonuna kadar gelişecek, bağımlılık ve eşitsizlik ilişkilerinin son kalıntıları da temizlenecektir. İşte o zaman hukuki olsun hukuk-dışı olsun tüm yolsuzluklar ortadan kalkacak. Benmerkezcilik tamamen “bağımlılık ilişkileri üretme potansiyeli”nden arındırılacak, böylece insanlar yaşamlarını bilgi, yetenek ve deneyimleri kazanacaktır. Bunun sonucunda insanlar arasında gelir uçurumları ortadan kalkacak “adalet her yerde” olacak. Benmerkezciliğin rafine olmasıyla, insanlar arasındaki düşmanlıkların, husumetlerin ve bundan kaynaklanan bütün müsibetlikerin zemini ortadan kalkacak, düşmanlıkların yerini barış ve dostluk alacak ve “aşk her yerde” olacak. Böylece bağımlılık ilişkilerine dayanan son toplum biçimi olan kapitalist toplum sona erecek ve “demokratik toplum” oluşumu tamamlanmış olacak.

SON SÖZ: Benmerkezciliğin tarih boyunca adım adım rafine olmasıyla geçilen yolsuzluk yolunun sonu, demokratik toplum olacaktır. Toplumsal yaşamı, insan benliğinin doğal bileşenlerinden olan benmerkezciliğin, insanlar arası bağımlılık ilişkisi kurma yönünde etkimesinden korumak için, orman hukuku, demokratik toplumda da, çok çok rafine olmuş ve boyutları çok küçülmüş biçimde yürürlükte olacaktır.

Mehmet Uysal


[1] Benmerkezcilik ve bencilbizcilik kavramları, “Hazinenin Düşüncesi” ve “Aşkla Sonsuz Yaşam” adlı kitaplarımda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Ayrıca, bu kavramların kısa açıklamasına, http://www.anafikir.gen.tr/yazarlar/60-mehmet-uysal.html ve http://www.mulkiyeistanbul.org/?action=kose&yazar=3&id=75 linklerinden ulaşılabilecek olan  “Siyasetin Anlamı” başlıklı yazımda da bulunabilir.

 

Benzer yazılar

2 Yorum

    1. Mehmet Uysal

      “Vicdan insanda mündemiçtir”, başka bir deyişle “bütün insanların doğasında vicdan vardır” derseniz, vicdansızlığı nasıl açıklarsınız?

      Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!