Balkan felaketi: yitirdiğimiz en önemli savaş mı?-M.Tanju Akad

Sonuç olarak Balkan Savaşları ile Türkiye iyi bir toplum kurma olanaklarının

 bir kısmını yitirdi ve Anadolu coğrafyasının çıkmazları arasında sıkışıp kaldık

mtakad@anafikir.gen.tr


BALKANLAR’DA YİTİRDİKLERİMİZ SADECE İNSAN VE TOPRAK DEĞİLDİ…

Balkan felaketi: yitirdiğimiz en önemli savaş mı?

Kaderimizi belirleyen bu olayın gidişatı 100 saatte belli oldu. Sonrası acılarımızı uzatmaktan ibaretti. Temel nedeni ise yeni bir akıl oluşturmaktaki başarısızlıktır.

 

1912 yılının Ekim ayında başlayan Balkan Savaşları ile Türkiye Avrupa’dan etkili bir şekilde tasfiye edildi. Bu sadece bir toprak kaybı değil, bütün dengelerimizi alt üst eden bir olaydı. Buradaki nüfusumuzun yüz binlercesi göç yollarında, katliamlarda telef oldu. Birinci Dünya Savaşı’na bu felaketi kısmen telafi etme hülyasıyla sürüklendik. Kayıplarımız katlandı. 2 milyon kilometre kare toprak ve nüfusumuzun ciddi bir bölümünü daha yitirdik. Yok, olmanın eşiğinden döndük. Atalarımız yüzde 90’dan fazlası okuma yazma bilmeyen ve 1 milyonu sakat 11 milyon Türk nüfusla bir mucize yarattı ama şimdi aymazlık içerisinde bu mücadeleye küfredenler basının dörtte üçünü kontrol ediyor, TV’lerde bütün köşeleri kapıyor. Ama bu şaşılacak bir manzara değil. Orhun yazıtlarına bakarsanız orada da Çinlilerin peşine takılanların pespayeliğini görürsünüz. Onun bunun peşine takılmaya hazır şaşkın ve cahil ahali ciddi bir toplam oluşturuyor. Her cinsten satılık liboş da çabası. Bu, dünyanın hiçbir başka ülkesinde olmaz, olamaz. Bütün ülkeleri düşünün. Hangisinde olabilir!

Balkan Savaşı’nın bizim açımızdan olumsuz sonuçlarını –önem sırasına değil- aklımıza geldiği sıraya göre bir gözden geçirelim.

1. Toplumsal hoşgörüsüzlük önce onlarda, sonra da bizde şaha kalktı. Balkan Savaşları sonunda Balkanlardaki Türk varlığının tasfiyesi (1913) ve Rumlar ile Ermenilerin bunu Anadolu’da yapmak için batılılarla yaptıkları işbirliği kaçınılmaz misilleme getirdi ve Türkiye’deki Hıristiyan varlığı da (1923’e kadar) tasfiye edildi. Her iki tarafta kalanlar artık iyice azınlıktı. Hâlbuki hâkim milli siyasetlerinin Türkiye’nin tasfiyesi olmasına rağmen, Rumlar ve Ermeniler topluluk bazında ülkemizin daha ileri ve üretken ahalisini oluşturuyordu. Ne var ki dökülen onca kandan sonra artık tekrar bir arada yaşanamazdı. Böylece geniş bir kültürel kaynaşma çerçevesi içerisinde toplumsal uzlaşma olanağı ortadan kalktı. Balkanlarda yok olan Türk varlıkları da tazmin ve telafi edilemeyecek bir kayıptı. Bu süreçte ortaya çıkan “homojenleştirme” anlayışı baskının sürmesine ve kimi durumda Cumhuriyetin sadık yurttaşlarının üzerinde dahi yaygınlaştırılmasına, ya da en azından hukuk dışı ayırımcılık yapılmasına hizmet etti.  Bu durum Cumhuriyeti zaafa uğrattı. Balkanlarda kalan Türk azınlık da son yüz yılda sonsuz baskılara maruz kaldı.

2. Yaşanan bunalımlar sonunda kurulan Cumhuriyette laiklik ve hukuk devleti altında eşit yurttaşlık da esaslı bir temele oturmadı çünkü farklı dinleri tasfiye eden anlayış daha sonra bunu kendi halkına yönelik baskılarla sürdürdü. Homojen ulus yaratma sürecinin başarısı için etnik gruplar ve inançlar arasında hoşgörülü bir uzlaşma gerekirken, sürekli baskının belli dönemlerde ve belli bölgelerde yoğunlaşmasıyla bu süreç zora girdi. Bu da hukuk devleti için yıkıcı oldu çünkü baskı ancak hukuk dışı yollarla sürdürülebilirdi -ya da-  hukuk içinde zaten sürdürülemezdi.

Tarihten bir not: Bizans Jüstinyen döneminde Helen-Roma döneminden kalan uzlaşmanın son kalıntılarını yitirmiş ve Ortodoks kilisesinin dışında kalan tüm anlayışları sapkınlık olarak ilan edip baskıya başlamıştı. Suriye ve Mısır kiliseleri en yoğun baskıya uğradı, hatta bazı Hıristiyan topluluklar İran’a sığındı. Kendi halkının bir bölümünü küstürmesi ve hatta düşmanlaştırması ileride Bizans’ın zor günlerinde başına çok daha büyük dertler açacaktı. Diğer yandan Ortodoks kilisesi Roma’yı merkez olarak kabul eden Katolik kilisesiyle de bağlarını koparacak, hiç bitmeyen bir çatışma ortamı ileride Latin istilasıyla sonuçlanacaktı.

3. Tasfiye edilen etnik grupların mülkleri Türkiye’de servet paylaşımını ciddi ölçüde değiştirdi. Bu olağan dışı bir olaydı ama kamu mallarının yağmasına yönelik beklentileri ve girişimleri artırdı. Rant paylaşımının bir servet edinme biçimi olarak öne çıkmasını kolaylaştırdı. Bu malların çok azı anavatana gelen Türk mübadillere verildi, ama toplamın ne kadar olduğu ve nasıl dağıtıldığı hakkında bir araştırmaya rastlamadım. Bu konuda bilgiye sahip olan varsa ve paylaşırsa sevinirim.

4. 6-7 Eylül’de İstanbul’da azınlık yurttaşlara karşı girişilen ve kontrolden çıkan yağma seferi Türkiye’yi tarihe karşı ayıplı hale getiren olaylardır. Bu olayın sorumluları arasında olan Celal Bayar, Balkan Savaşı sırasındaki İttihatçı günlerinde, Batı Anadolu’daki Rumları kaçırmak için Ege kırlarında dolaşıp baskı örgütlemiş, onları korkutmaya çalışmıştı. Başka söze gerek var mı?

Tarihten kısa bir not: Yassı ada mahkemelerinde abuk sabuk, gerekçelerle hüküm verilmeye çalışılırken 6-7 Eylül olayları üzerinde yeterince durulmaması sizce çok anlamlı değil mi?

5. Balkanlar Türkiye’nin çağdaş yaşama en açık kapısıydı. Selanik, Yanya, Manastır, Üsküp, Yenişehir, Ohri, Kavala, İşkodra, Gümülcüne ve İskeçe gibi kentlerimizi yitirmeseydik İç Anadolu’nun gericiliği besleyen yapısına karşı daha güçlü mevzilerimiz olur ve daha iyi bir Cumhuriyet oluşturabilirdik. Ege ve Anadolu uygarlıklarının olumlu mirasını daha iyi savunur, ülkenin coğrafi ve kültürel merkezi daha batıda olurdu. Keza bir Avrupa devleti olarak dünya üzerindeki konumumuz da iyi yönde değişirdi. Rumeli Türkiye’sini yitirdikten sonra Anadolu’nun muhafazakâr ahalisinin gerici etki altına alınması kolaylaştı. Merkezi Ege olan bir ülkenin denizciliğe, yeniliğe ve çağdaşlığa çok daha açık olacağı ve çok daha büyük bir çekim merkezi haline geleceği tartışma bile kabul etmez. Bu çekim merkezi her şeyden önce yurttaşlık bilincine ulaşmamış kesimlerinin gözünde önemlidir. Diğerleri sonra gelir.

6. Rumeli ile birlikte Ege’nin kontrolünü ve Adriyatik denizindeki yerimizi de yitirdik. Ege ve Adriyatik’teki yerimizi koruyabilseydik bugün bambaşka bir yerde olurduk ama daha uzun vadede bu çok daha önemli olacaktır çünkü denizleri kontrol eden devletler tarih boyunca kara devletleri karşısında daima avantaj kazanmışlardır. Nüfus-teknoloji-doğal kaynaklar dengesi denizleri giderek daha önemli kılmaktadır. Aslında işe tersinden bakarsak Ege’yi yitirmemizin nedeni denizcilikteki geriliğimizdir. Osmanlı denizciliği başka şeylerin yanı sıra modern seyir yöntemlerini ve deniz savaşının yeni usullerini öğrenme konusunda adeta ısrarla geri kalmıştı. Modernleşme yukarıdan, devlet tarafından zorlandığı için adeta bürokratik bir atalet içerisinde, çoğu halde göstermelik bir şekilde yapılmıştır. Bu yüzeysel bir taklitçilik olarak özetlenebilir. Kuşkusuz ki bu süreçte son derece akıllı ve dinamik bireyler çıkmış ama çoğu halde meslektaşlarının ataletine karşı savaşlarında yenik düşmüşlerdir. Osmanlı donanması İnebahtı, Navarin, Çeşme ve Sinop’ta limanda kıstırılarak defalarca yol edilmiştir. 1571’de başlayan bu gerileme Balkan Savaşı’na kadar sürdü. 1912 kışında Çanakkale’den akşam karanlığında sızıp açık denize ulaşan Hamidiye’nin dışında donanmamız Ege’ye her çıkış girişiminde geri püskürtüldü. Yani denizler elimizdeyken denizci olamadık, olmaya başladığımızda iş işten geçmişti. Şimdi çok daha dezavantajlı bir noktadan başlamak zorunda kaldık. Denizlerde egemenlik alanımız 400 bin km2’nin altına indi.

7. Sonuç olarak Balkan Savaşları ile Türkiye iyi bir toplum kurma olanaklarının bir kısmını yitirdi ve Anadolu coğrafyasının çıkmazları arasında sıkışıp kaldık. Cumhuriyet önemli ölçüde Rumeli’de yetişen kadrolarla kurulmuştu. Anadolu gericiliği buna hep tepki duydu ve küçük adımlarla ama istikrarlı olarak ilerici atılımları budadı. Bugün sergiledikleri kinin temelinde bu da önemli yer tutar. Göç dalgaları sayesinde İstanbul’u ele geçirdiler ve İzmir için de ciddi bir uğraş veriyorlar. Bu nüfus ile bunu da başarmaları şaşırtıcı olmaz.

TARİHE GENEL BİR BAKIŞ

Türkiye uzun süredir, ağa takılmış, kafası bedenine göre küçük kalmış bir canavar gibi olduğu yerde çırpınıyor. Bakınız, üst üste bunalımsız on, hatta beş yıl geçirdik mi? Rahatsızlığı şu veya bu nedenlere bağlayanlar hep oldu. Gerçekten de bunlar iktisadi zayıflığa, dışa bağımlılığa, cehalete, etnik sorunlara, mezhep farklılıklarına, laiklik meselesine ya da bundan sapmalara bağlanabilir ve hepsinin haklılık zemini vardır.

Önemli bir konu Anadolu ahalisinin farkında olmadan eski Mezopotamya putperestliğine ve fikriyatına bağlılığıdır. Bu putperestlik Hıristiyanlığı da parçalayıp mezheplere ayırmıştı. Ortodokslar ile Katolikler arasındaki anlayış farkının temelinde bile eski Mezopotamya fikriyatının yansımaları yatıyordu.

İkinci bir konu, doğu batı ikileminde çok köklü biçimde doğuya takılıp kalmış olan Türkiye’nin devlete ve dine bakışıdır. Doğu anlayışında devlet her şeyin üzerinde olup, din de buna destektir. Roma Papa’sı imparatorlarla mücadele ederken, İstanbul Ortodoks Patriği imparatorun tayin ettiği bir memurdan ibaretti, ileride Şeyhülislamlar da böyle olacaktı. Günümüzde de devletin diyanet kadrosu çok büyük. İşte bu tam da eski Mezopotamya yönetiminin günümüze yansımış biçimidir. Bu anlayış Bizans’a, onlardan Osmanlılara ve Çarların Rusya’sına da geçmişti. Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki çatışma aynı zamanda doğu batı çatışmasıyla birlikte şekillendi. Doğu ve batı Hıristiyanlıkları arasındaki fark da toplumların şekillenmesine katkıda bulundu. Şimdi ABD’nin askeri gücünü arkasına alan mali sermaye bütün bu tarihi oluşumların üzerinden kesip geçiyor, eski yapıları kâh kullanıyor, kâh yıkıyor. Bakalım sonu nereye varacak.

Bir halkın uluslaşması için çağına uygun yeni bir akıl oluşturması gerekir. Biz Türkler bunu niçin oluşturamadık?

Uluslaşma Avrupa’da başladı. Bu sürecin aşamaları için herhangi bir tarih belirlemek olanaksız gibidir. Gene de on beşinci yüzyıl önemli bir dönüm noktasıdır çünkü bunun gerçek motoru olan devlet mekanizmaları bu tarihte merkezileşmeye başladı. Ne tesadüftür ki Osmanlı devlet mekanizması on dördüncü yüzyılda oluşmaya başlamış ve tam da on beşinci yüzyılda –fetret devrini takiben ve İstanbul’un fethi ile- büyük bir merkezileşme yaşamıştı. Ancak bu devletin aklı ne olacaktı?

Avrupa devletleri merkezileşirken, batı dünyasının kolektif aklından istifade ettiler. Avrupa üniversiteleri ve kiliseleri her ülkeden insanlara açıktı. Bilim adamları, sanatçılar ve rahipler ülkeler arasında rahatça dolaşıyorlardı. Esasen bu aynı zamanda reform dönemiydi. Din devlet işlerinden kademeler halinde uzaklaştırılıyor, muazzam kilise servetleri ise devletler ve giderek dış ticaretten palazlanan burjuvazi arasında paylaşılıyordu. Çok acılı günler yaşadılar, çok insana işkence yaptılar, öldürdüler ama sonunda Kilise’nin yeni toplumdaki etkisini farklı ölçülerde ve şekillerde sınırlandırdılar. Bu süreçte kendi ulusal akademilerini oluşturdular. Bilimler Akademisi, Coğrafya Kurumu, Tarih Akademisi vs. Bizde TTK, TDK ancak Mustafa Kemal sayesinde kurulabildi. Şimdi ne halde?

Osmanlı devleti akıl konusunda böyle bir şansa sahip değildi. Öncelikle aklı üreten kurumlar devlete bağlıydı ama bunu bilim ve sanatların bağımsız bir şekilde gelişmesi için değil bürokrat yetiştirmek için yapıyorlardı. Keza, Osmanlı devleti –en azından Cem Sultan kesin yenilgiye uğrayıncaya kadar- Türk unsuru ile sürekli kavga içerisinde varlık bulduğu için, bürokraside Türk unsurunu bastıracak ölçüde azınlık unsur ve kapıkulu kullanmak zorundaydı. Kapıkullarının Fatih devrinde, yani merkezi devlet mekanizması yeni esaslara göre genişlerken ortaya çıkması çok şeyi açıklar. Osmanlı devleti Roma-Bizans modelinde yenileniyordu ve bunun için de uzun ömrü olan ilk Türk devleti olacaktı ama gene aynı nedenle kozmopolit olmak zorundaydı. Ama bu kozmopolit unsurlardan hiçbirisi “us” geliştirecek özgürlüğe sahip değildi ve Hıristiyan unsurlar bu kozmopolit dünyadan ayrılmak isteyince devlet reformu mantığı itibariyle gecikti ve zora girdi.                                                           

Osmanlı devletinin akıl geliştirme konusunda bir diğer önemli dezavantajı, bütün diğer kültürlerle yaygın bir alışverişe girmesine rağmen büyük bir yalnızlık içerisinde olmasıydı. Hıristiyan, Arap ve Acem dünyalarıyla sürekli kavga halindeydi. Bu nedenle bunlardan aldıklarını politik süzgeçten geçirmek, yaratacağı muhtemel politik sorunları tartmak zorundaydı. Birbiri ardına gelip çatan ve hiç nefes aldırmayan krizler Osmanlı devleti içerisindeki Türk unsuruna da toparlanıp kendi başına ayakta durma, hatta kendi kültürünü geliştirme fırsatı vermedi. Osmanlılardan önce Moğol istilası zaten korkunç bir dağınıklık yaratmıştı. On beşinci yüzyılın iptidasında Moğol istilası son kez tekrarlandı ve gene büyük bir dağınıklık (Fetret Devri) yarattı. On altıncı yüzyıl zaten fiyat devriminin yıkıcı etkileri, büyük nüfus artışı, celali ayaklanmaları, İran ve Şii-Alevi meseleleri ve “Büyük Kaçğun” ile geçti. Bundan sonrası hep yokuş aşağı idi.

Coğrafya son derece önemli bir faktördü. Osmanlı kentleri son derece küçüktü ve her birisi kapalı bir havzanın sınırlı artık ürünüyle geçinebiliyordu. Birer kültür merkezi olmadıkları gibi, birbirleriyle kültür alışverişi içerisinde olamazlardı, çünkü iç ulaşım ve iç ticaret Avrupa’da olduğu gibi gelişmemişti. Bürokrasinin ve medreselerin imparatorluk içerisinde taşıdıkları kültür son derece sınırlıydı. Anadolu kentleri ancak Cumhuriyetin kurduğu yol ağı sayesinde büyüdü ve birbirleriyle ilişkileri arttı. Muğla ile Diyarbakır, Konya ile Erzincan ilk kez 20. yüzyılda ilişki kurdular. Fiziki uzaklık, kültürel uzaklık anlamına gelmekteydi. Tabii Üsküp ile Bağdat veya Şam ile Kars’tan söz etmeye bile gerek yok. Bu koşullarda zihinlerde birlik olması, daha doğrusu imparatorluğun farklı bölgelerinde aynı konuları tartışan insanların olması beklenemezdi. Coğrafi olarak kapalı havzalar + farklı dinler ve kültürler + kentlerin küçüklüğü = kolektif aklın zayıflığı.

Kolektif aklın zayıflığı insanların aynı düşünüp düşünmemesi değildir. İnsanların düşünme zaafıdır. Aynı şeyi düşünen insanlar değil, sadece düşünen insanlar gerekir çünkü eğer insanlar aynı şekilde düşünüyorlarsa aslında düşünmüyorlar demektir. Düşünen insanlar asla her konuda aynı şekilde düşünmezler. Elbette ki düşüncelerinin çakıştığı birçok durum olur ama kural bu değildir. Otoriter rejimler bunun için çabuk yıkılır.

 

Osmanlı devleti 9. padişah olan Yavuz Sultan Selim’e kadar dörtte üçü Avrupa’da dörtte biri Asya’da olan bir devletti. Bu süre devletin ömrünün yüzde 35’ine denk düşer.* Yavuz genç yaşında öldüğünde toprakların dörtte biri Avrupa’da, dörtte üçü Asya’da idi. On yıl kadar kısacık bir sürede bu kadar büyük bir coğrafi kayma her alanda son derece büyük sonuçlar yaratır. Nitekim yaratmıştır da. Ama her değişimin ne oranda bu coğrafi kaymadan, ne oranda başka faktörlerden kaynaklandığı ve birbirleriyle bağlantısı üzerinde ayrıca durmak gerekir. Kaldı ki o dönemde hayatın temposu ve anlayışları değişimden bugünkü kadar etkilenmiyordu. Köylerde yaşayanların büyük kısmı için şu veya bu hükümdara bağlı olmaları o kadar önemli değildi. Vergi tahsildarını kimin gönderdiği fark etmezdi. Ama doğu batı ikilemini tarihte en derinden yaşamış olan Osmanlıları çok derinden etkilediği kuşkusuzdur. Onlar farklı halkları idarede uzmanlaşmışlardı ama birdenbire Adana’dan Mısır’a kadar yüzlerce yeni topluluk tabaya katılınca durum karmaşıklaşmıştı.

 

Ülkemiz Helen kültürünün uzun süre hâkim olduğu topraklar üzerine vaktiyle Roma dünyasının da yerleşmiş olduğu bir bölgedir. Doğumuzda yer alan Pers (Fars) kültürü daha önce Anadolu’da hüküm sürmüş, sonra da Türk göçlerini üzerinden geçirmiş olduğu halde orada kalan büyük Türk nüfusu asimile ederek –şimdilik- kaya gibi duruyor. Evet! Oradaki rejimi benimsemek asla mümkün değil ama batıya karşı onurlu duruşlarından taviz vermemelerinden etkilenmemeye olanak yok. Ancak burada bir gelenek var. Persler önce Helenlere, sonra Romalılara yüzyıllar boyunca kan kusturdular ve sonra da Osmanlılara karşı savaşa devam ettiler. Şimdi de pax-Americana’yı kabul etmiyorlar.

 

21. yüzyılın temel sorunu pax-Americana’yı kabul edip etmemektir. Her şey buna göre şekillenecektir. Tıpkı yirmi bir yüzyıl önce Mitridiades’in döneminde pax-Romana’yı kabul edip etmemenin en can alıcı sorun olması gibi. Doğal olarak bunu kabul veya reddetmenin ayrı bedelleri vardır. Ve kendi barışını zorlayan her büyük devlete karşı kurulacak ilişkilerde ortaya sonsuz kombinasyonlar çıkabilir. Bir Ege Devleti bu ilişkiyi değişik şekillerde kurabilirdi çünkü denizcilik çok farklı ufuklar yaratır.

 

Denizci bir ülke olmamamız belki de yenilginin en başta nedeniydi. Gerçi denizi ihmal etmedik. Osmanlı devletinin düzinelerce tersanesi ve filosu vardı. Esasen o dönemde denizi kullanamayan bir devletin o kadar büyümesine ve bunları elinde tutmasına da olanak yoktu. Ama gene de denizcilikte çok geri kaldık. Düşünün, Ege ve Akdeniz’de tek bir daimi deniz üssümüz yoktu. Kadırgalar dönemi geçtikten sonra kalyonlar yaptık ama deniz savaşlarında tek bir başarımız yoktur. Öte yandan deniz ticaretinde yok gibiydik. Gemileri ağırlıkla asker ve malzeme nakli ile İstanbul’a yakacak ve iaşe taşımak için kullanırdık. Uluslararası ticaret adeta yabancı gemilerin tekelindeydi. Bunda seyir bilgilerinin eksikliği ve gemi inşa teknolojisindeki gerilik rol oynamıştı. Tek tük istisnalar ile şanlı denizcilerimiz diye hamaset yapmaya gerek yok. Denizcilikle ilgili sistemimiz zayıftı. Hiç yok değildi ama zayıftı. Bu kadar donanma yapıp yaktırdık. Yunan isyanının başarısı bile denizcilerine aittir. Batı ülkeleri ise denizcilikle hem büyük zenginliklere ulaştılar, hem de ufukları açıldı. Dünyayı başka bir gözle görmeye başladılar. Coğrafya, matematik ve astronomi kadar zihni geliştiren başka ne vardır?

 

Hıristiyanlık ve İslam çok geniş coğrafyalara yayıldıkları için her yayılışla birlikte ister istemez kurallarını esnetmek ve yeni durumlara uydurmak zorunda kaldılar. Bu önce fiilen meydana geldi, daha sonra doktrinlerde ifadesini buldu. İnançlar ve fikirler coğrafi, politik ve sosyal sınırları aşarken değişir. Bu değişim çok uzun sürelerde gerçekleşebilir. Ren Nehri’nin kuzeyinin Protestan, güneyinin Katolik kalması çok tipik bir örnektir (her ne kadar kuzeyinde Katolikler –örneğin Polonya- güneyinde ise az sayıda da olda Protestan’ın –örneğin Fransa’da katliama uğrayıp göç etmek zorunda kalan Hugenot’lar-varlığı sürse de). Arap istilasına uğramış olsa da çok köklü bir geleneğe sahip olan İran İslam dinini reddedememiş ama Şii mezhebini oluşturarak bu din içerisindeki en köklü ayırımı oluşturmuştu. Türkler, batıya büyük çoğunluk itibariyle Horasan ve İran’dan geldikleri için bir kısmı (başta Azerbaycan, İran ve Irak’ta) Şiiliği kabul ederken, bir diğer kısmı da Sünni inancı yürüttü. Bir diğer kesim de ne Arap’ın Sünni, ne de Fars’ın Şii anlayışını kabul etmeyerek aslında Şiiler ile daha yakın bağları olan Alevilik tutumunu benimsedi. Mezopotamya putperestliği ise bu akımların hepsini belli ölçülerde etkiledi.

 

Yeni (eskisi var mıydı?) bir akıl oluşturamadığımız için devleti batırdık. Memurlar maaş alamıyordu. Ahali öz savunma yapacak bir örgütlenme içerisinde değildi. Ordumuz barışta bile yürüyüş yapamayacak haldeydi. Donanmamız Haliç’te çürümüştü. Ordunun yarısı okuma yazma bilmeyen alaylı subayların elindeydi. Askerlerin yüzde 90’ı kara cahildi (Balkan ordularında yedek subayların çoğu öğretmendi). Ulaştırma sistemimiz yetersizdi vs. vs.

 

Cumhuriyet kurulunca ulusal aklı geliştirmek, düşünen yurttaşlar yetiştirmek için bir eğitim seferberliği başladı ama emperyalizm ve yerli gericilik bunu binlerce şekilde sabote ederek bozdu. Ulusal akıl sermayemiz daha olgunlaşamadan tekrar yok olma sürecine girdi. Bunun nedenlerinden bir tanesi gene değişimin yukarıdan empoze edilmesidir. Her şey bürokrasinin eline geçerse, bürokrasiyi yönlendirebilen iç ve dış güçler engellenemez hale gelir. Türkiye’de ne yazık ki kitlelerin zorladığı hiçbir önemli değişimden söz edemeyiz. 1960’larda bu yönde bazı kıpırdanmalar olunca iç ve dış gericilik bütün ağırlığıyla bunun üzerine çullandı. Dini eğitim ile evrensel akıldan mahrum bırakılan nesillerle başımıza daha neler gelecek!!!

 

Burada kolektif akıl, evrensel akıl ve ulusal akıl gibi terimler kullandık. Bunlar birbirlerini inkâr eden şeyler değildir. Kolektif akıl ya da ulusal akıl belli bir sınıfın veya ulusun bir hedefe yönelik düşünme süreçleri geliştirmesidir. Bunlar elbette ki evrensel akıldan yararlanacaklardır. Felsefe bu nedenle hala Platon ve Aristo’dan ve diğer Yunan filozoflarından kopamaz. Bunlardan kopanlar ise yerel akılsızlık içerisinde debelenirler. Biz Türklerin başına gelen budur. Evrensel akla biraz yaklaştık, şimdi tekrar kopartılıyoruz. Bakalım yeni nesiller içerisinde ne kadar akıllı insan yetişebilecek.

 

Bu akıl kurumlar içerisinde oluşur. Yunan aklı denizcilikte ve ticarette ileri giden kent devletleri içerisinde gelişmişti. Aydınlanma aklı da merkezileşen ulusal devletlerin kurumları içerisinde gelişti. Enderun’da gelişen Osmanlı aklı ancak bürokratik bir akıl olabilirdi. Tanzimat ile açılan okullar ve kurumlar da bir akıl geliştirdi ama bu akıl toplumun bütününde küçük adacıklar şeklinde kaldı. Kriz döneminde işe yaradı ama şimdi gene yaygın bir gericilik içerisinde boğulmak üzere. Hiçbir zaman ortadan kalkmaz ama kritik büyüklüğe ulaşamadıkça da etkisiz kalmaya mahkûmdur.

Kontra puntus:

Kolektif akıl veya bir topluluğun (toplumun/sınıfın/ulusun) aklı nedir? Bunu ne anlamda kullanıyorsunuz?

1) Akıl bir birikinti olarak değil bir akıntı/hareket/cereyan olarak gelişir. Farklı eylemler ve düşünceler birbirini teşvik eder. Göl değil ırmak olmalıdır. Göl ne kadar büyük olursa olsun statiktir. Akıl olduğu yerde olgunlaşan kavun gibi bir şey değildir. Sosyal ve fikri faaliyetler içinde harmanlanarak yoğrulmalı, birbirine karışan sular giderek büyüyerek akmalıdır.

2) Akıl aynı zamanda bir vektöre, bir istikamete sahip olmalıdır. Buna sahip olmadan akan sular da ırmaklarda büyüyeceği yerde bataklıklarda durağanlaşır. Bu tarihte her büyük topluluğun başına gelmiştir. Toplumsal hedef kalmayınca akıl da durağanlaşır.

İşte, bir topluluğun dinamik ve istikamete sahip olan bir aklı varsa gelişir ve bir hedefe doğru ilerler. Liderler ve düşünürler topluluklara yön göstererek akılları –kolektif aklı- harekete geçirirler. Cumhuriyeti kuranlar kolektif aklın gelişmesi için bir istikamet gösterdiler ama cumhuriyet ihanete uğradı ve bu aklı oluşturmak için geliştirilen kurumlar iğdiş edildi. Mustafa Kemal ihaneti önceden gördü ve birçok kez ifade etti ama yapabileceği başka bir şey yoktu.

İnsanların faklı düşünmeleri gerektiğini söylüyorsunuz. Ama bütün eğitim insanların aynı şekilde düşünmelerine yöneliktir? Burada bir çelişki yok mu? Var gibi görünüyorsa da özde yok. Örneğin bütün doktorların benzer durumlarda aynı tedavi prosedürlerini uygulamaları, bütün kurmay subayların verilen taktik problemleri aynı şekilde çözmeleri beklenir. Ama bu esas olarak eğitim içindir. Bu meslek sahipleri sahalarına intikal ettikten sonra bu temel eğitime dayanarak kendi çözümlerini geliştirmek zorundadır. Yani düşünmeye devam etmelidirler çünkü karşılaşacakları her durum yeni ve farklıdır.

Balkan Savaşından önce yeni yönetim Rumeli’de görev yapan subayları sınavdan geçirmiş ve çoğunun çözmeyi bırakın, verilen problemi bile anlamadıkları ortaya çıkmıştı. Ne yazık ki bunları eğitecek zaman yoktu. Bu felaketlerden geçip savaş sanatını Birinci Dünya Savaşı’nı öğrenen subaylar sayesinde Kurtuluş Savaşı başarıya ulaştırılabilmişti.

Kolektif “us” solcularda da yok diyebilir miyiz?

Kesinlikle diyebiliriz. Hatta mutlaka demeliyiz. Kolektif akıl olsaydı bir cereyan içerisinde harekete geçer, ortak konularda çözüm platformları oluşturabilirlerdi. Gerçi böyle platformlar için girişimleri olmadı değil, ama çoğu buralara peşin fikirle kavga etmeye geldi çünkü kolektif akıldan yoksundu. Solcu olmak illa da akıllı olmak değildir. Hatta on küsur yaşımdan beri solcu olmama rağmen birçok durumda acaba solcular kronik akıl eksikliği mi çekiyorlar diye düşündüm. Hala da düşünüyorum. Aslında yerli sağcılar da aynı soruna sahipler ama onları çekip çeviren, yönlendiren büyük güçler var. Yani bir sadece kendi sağcılarımızla değil, dünya çapındaki sağ güçlerle de mücadele edecek bir akla sahip olmak zorundayız. Bu oluncaya kadar hiçbir şansımız olamaz. Yani sorun sadece harekete geçmek değil, istikameti olan büyük karşı akıntılarla da boğuşmak gerekiyor.

Dünyada solun kolektif aklının durağanlaşması nasıl yorumlanmalı?

Bu zor bir soru… Sol aklın durağanlaşmasında Soğuk Savaş’ta uğranan büyük yenilginin payı var. Keza SSCB’nin 1918’in korkunç koşullarında kurulmuş olması da kapalı ve korku içinde bir sol yarattı. Bunların etkisi geçecek, sol kendisini toparlayacak ve beşeriyet için yeni yollar bulmaya çalışacaktır, çünkü büyük temel çelişkiler derinleşerek sürmektedir. Sömürü sisteminin bir alternatifinin olması gerekir. Aksi halde insanlıktan istifa etmek –ya da alçaklığı kabul etmek- gerekir.

Rumeli’nin kaybı Türkiye’nin aydınlık yüzünü eksiltti diyorsunuz. Pekâlâ, Anadolu’nun aydınlık yüzü yetmez mi?

Bunu zaman gösterecek. Ne var ki bu aydınlık yüz sürekli olarak karartılmaya çalışılıyor. Kâinatın kaderini sonunda nötrino parçacıklarının yoğunluğunu belirleyecek. Bizim kaderimizi de iyi insanların içerisinde kalan ışığın iç ve dış gericilik tarafından söndürülüp söndürülemeyeceği belirleyecek.

* İlk dokuz padişah’a işaret koymuşsunuz, arada kaynamasın… Gene Rumeli

  Anadolu meselesi…

Ha, evet, iyi ki hatırlattınız. İlk dokuz padişah yaklaşık 220, (% 35) onuncusunu da eklerseniz 260 küsur yıl, yani neredeyse imparatorluk ömrünün yaklaşık % 45’ini elde ederseniz. Ki bunlar arasında birisi muharebe akabinde hile ile, bir diğeri de muharebede esir düşerek öldürülmüştür. Sonra istikrar bozulmuş ve ortalama hükümdarlık süresi kısalmış, birçok padişah tahttan indirilmiş ve/veya öldürülmüştür. Her halükarda, nasıl başlamış olursa olsun sistemin giderek bozulduğu aşikârdır.

Osmanlılar on beşinci yüzyılda Balkanların tümünü almışlardı ama yarımadanın güneyi tarihi olarak Yunan, kuzeyi ise altıncı yüzyıldan itibaren buraya yerleşerek kökleşmiş olan Slav yoğunluğuna sahipti. Türkler bunların arasına girdiler ama Slav-Grek yoğunluğun arasında azınlıkta kaldılar. Kentler Türk, kırlar ise Slav veya Yunan idi. Rumeli’deki Türk kültürü bu nedenle daha kentli bir kültürdü, ya da Anadolu’ya göre çok daha kentli bir kültürdü. Osmanlılar çökerken kolektif akıl yaratamadılar ama yenileşme çabası çok büyük bir ağırlıkla Rumeli Türklerinden geldi. Ne var ki bu, Yunan ve Slav halkların ulusçuluktan istikamet almış olan kolektif aklı karşısında yetersiz kalarak Anadolu’ya taşınmak zorunda kaldı. Anadolu ise bu aşıya karşı karışık tepki verdi ve büyük kısmıyla reaksiyon geliştirmekte gecikmedi. Hikâyemizin arka planının bir yanı budur.

Anadolu’nun Helenist geleneğinin kültüründen silinip, bir dönem sadece Asya, sonra da ağırlıkla Arap geleneğinin vurgulanması ise bir başka talihsizliktir. İlk padişahlar Helen geleneğinin çok iyi farkında idiler ve bunu devletle kaynaştırmaya çalışmışlardı. Bu başarılabilseydi çok iyi olurdu. Ama ortada din engeli bulunuyordu.

Bu engel olmasa pekâlâ başarılabilirdi. Ortaya çıkan şey gerçek bir birleşme değil, yukarıdan devlet zoruyla bir arada tutan farklı cemaatlerdi. Kiliseler milletlerin temsilcisi olmuştu. İlk fırsatta ayrılmaya çalışacakları son derece açıktı. Nitekim imparatorluğun son döneminin diğer arka plan hikâyesini ayrılma çabaları oluşturur.

Tüm bunlar dış güçlerin etki olanaklarının arttığı 19. ve 20. yüzyıllarda yoğunlaştı. Bu da arka planın bir başka boyutudur. Bizim için en önemli boyutu ise bu sırada bizim ne yaptığımız, olaya nasıl baktığımızdır. Yeni bir bakış açısı, akıl oluşturma çabalarını, III. Selim’i, II. Mahmut’u, Mithat Paşa’yı, Namık Kemal’i, Ziya Gökalp’i hatırlayalım. Mustafa Kemal’in akıl yaratma çabasını kavramaya çalışalım.

 

SON SÖZÜ ALSAK…

Anavatanımızın bir parçasını yitirmek en büyük travmadır. Bunu hiçbir zaman tam olarak atlamayacağız. Travma akılıyı daha akıllı, akılsızı daha akılsız yapar…

 

f r o n t a l  l o b

frontal lob’u faal tutmak için karalama defteri

Sayı 75

 

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!