Tarihin Seyri ve Devrimcilik-Mehmet Ali Yılmaz

“Akıl senin için iyi ve yeminli bir dosttur. Bilgi senin için çok merhametli bir kardeştir.” Yusuf Has Hacib, Kutatgu Bilig

İnsanın evreni, dünyayı, yaşamı ve kendisini anlayabilmesi için önce soru sorması, sorunun cevabını araması, öğrenmek için araştırması, bilmek için de edinilen bilgileri karşılaştırması-sentezlemesi ve yorumlaması gerekir. Türkiye’nin gerçek aydınları 18. yüzyılın ortalarından itibaren önceleri ülkenin batmaması, dağılmaması; sonra emperyalist devletlerin esiri olmaması ve bağımsızlığını kazanması; Kurtuluş Savaşından sonra siyasi bağımsızlığını kazanmasıyla yetinmeyip ekonomik bağımsızlığını da kazanması; İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşından sonra ise kaybedilmeye başlanan bağımsızlığı yeniden elde etmek ve daha da ileriye ulaştırmak için sürekli mücadele ettiler. Bu mücadele aynı zamanda Ortaçağ kalıntısı kültür alanından bağımsızlıkçı, laik-demokratik kültür alanına ulaşma kavgasıydı.

Hegel Hukuk Felsefesi derslerinde “tarihin ilerlemeci doğası”ndan söz eder. (Terry Pinkard, Hegel, s.485, Türkiye İş Bankası Kültür Y. 2010)

Engels tarihin toplumsal gelişme üzerindeki etkisini Hegel’in bu görüşüne göre daha da netleştirir: “tarih, bir tabiat süreci gibi gelişir ve esas itibariyle tabiatla aynı hareket yasalarına tabidir.” (F. Engels’ten J. Bloch’a mektup, 21 Eylül 1890)

Tarihsel yasalar genel doğrultu olarak insanlığın ilerlemesinde kaldıraç işlevi görürler. Bu genel özelliğine karşın tarihsel gelişmeler koşullara, dönemlere, toplumlara ve kişilere göre farklı sonuçlar yaratırlar. Tarihi gelişmeler her durumda tümüyle olumlu ya da olumsuz sonuçlar yaratmazlar. Bunlardan birisi koşullara bağlı olarak daha ağır basabilir, aynı olayda iki yönde gelişmeler de ortaya çıkabilir. Hangi yönde sonucun ortaya çıkacağı zamana (tarihsel koşullara), coğrafyaya (zemine) ve toplumların ekonomik, sosyal, kültürel vb. gelişmişlik seviyelerine göre farklılıklar gösterir. Örneğin savaşlar, genellikle, bir taraf için kazançlı sonuçlar yaratırken diğer taraf için zarar verici sonuçlara neden olur. Bazı durumlarda ise her iki taraf için de olumsuz sonuçların ortaya çıkmasına neden olurlar. Savaşların yeni bir tarihsel dönemin kapılarını açtıkları durumlar da olmuştur. Tarihsel ilerlemeci yasayı yadsımak akıl dışıdır ama her durum için tek yönlü ele almak ve mutlaklaştırmak da yanlıştır.

Tarihin bu özelliğini dinler yönünden ele alacak olursak; dinler ortaya çıktıkları dönemlerde veya sonrasında bir topluluk için olumlu sonuçlar yaratırken başkaları için olumsuz gelişmelere neden olmuşlardır. Bu farklı durumların ortaya çıkmasında toplumun egemen güçlerinin ekonomik çıkarları, devletlerin siyasi hesapları ve tarihleri etkili olmuştur. Örneğin İslam dini önceleri Arapların ve bir ölçüde İranlıların yayılma siyasetlerine ideolojik bir ortam yaratırken; 11. yüzyıldan itibaren Türklerin Ortadoğu, Anadolu ve Balkanlar’da ilerlemelerinde rol oynamıştır. Türkler bu yeni dinle tanıştıktan sonra bir yandan fetih hareketlerini sürdürürlerken diğer taraftan tarihlerinden kaynaklı ilkel ortaklaşmacı toplumsal yapılanmaları giderek aşınmış ve teokratik-ortaçağ tipi devlet sistemine doğru geçmişlerdir. Asya tipi yaşam ve yönetim biçimi yeni aldıkları yerlerdeki sistemlerin de etkisiyle değişime uğramaya başlamıştır. Bizans devlet sistemiyle Arap İslami yönetimini Orta Asya’dan getirdikleri yaşam tarzlarıyla kaynaştırarak zamanın ve yaşamaya başladıkları yeni coğrafyanın özelliklerine ayak uydurabilmişlerdir. Bu arada Türk toplumu içinde binbeşyüz yıl öncesinden kalma Ege-Anadolu felsefesinin kırıntılarıyla Asya-Türk tipi yaşam ve İslam anlayışlarını sentezlemeye çalışan düşünürler, tasavvufçular ve halk önderleri ortaya çıkmıştır. Yunus Emre, Hacı Bektaş, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan vd. gibi. Ancak 13-16’ıncı yüzyılın bu “Anadolu-Rumeli aydınlatıcıları”nı karşısına alan ve kendini yenileyemeyen, dinin tutuculuğuna teslim olan Osmanlı devleti çağdaş tarihsel gelişmelere ayak uyduramamış ve gerilemeye başlamıştır.* Avrupa’da Rönesans-reform hareketlerinin doğuşunu sağlayan akılcılık, bilimsel-teknolojik gelişmeler, coğrafi keşifler vb. karşısında bir din devleti olmanın ilerisine geçemeyen Osmanlı İmparatorluğu Batıda gelişen ticaret, kapitalist ilişkiler, askeri alanlardaki atılımlar karşısında bir varlık gösteremeyerek Avrupa’nın büyük devletlerinin yarı-sömürgesi durumuna düşmekten kurtulamamıştır.

Marx, 1854’de yazdığı “Yunan Ayaklanması” başlıklı yazısında dinin Osmanlı Türk devleti üzerindeki olumsuz etkisinden şu şekilde söz eder: “Ama Türk devleti, bütün doğu devletleri gibi, devletle dinin, siyasetle inancın çok yakın bağı, hatta bunların birbiriyle özdeşliği üzerine kuruludur.” (Karl Marx, Gazete Yazıları, Yunan Ayaklanması, 29 Mart 1854, s.46, Sel Yayıncılık, 2008)

Öte yandan genel olarak 17-18. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıktığı kabul edilen* ve dünyanın bilimsel, teknolojik, kültürel vb. gelişmesine genelde olumlu etkiler sağlayan aydınlanma hareketi de koşullara ve gelişmelere göre farklı toplumlar üzerinde farklı sonuçlar yaratmıştır. Aydınlanma hareketiyle insanlık tarihi parlak bir döneme girdi ama bu gelişmenin de etkisiyle Batılılar Afrika ve Doğu ülkeleri üzerinde daha fazla etkin olmaya da başladılar. Avrupa’nın egemen sınıfları aydınlanmanın ortaya çıktığı dönemle birlikte yükselen bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sağladığı üstünlükten de yararlanarak sömürgecilik faaliyetlerini geliştirdiler ve bu yeni döneme ayak uyduramayan dünyanın büyük bir kısmına egemen oldular.

Çeşitli milletleri hegemonyası altında tutan ama bu tarihsel gelişmenin kenarında kalan bir imparatorluk olarak Osmanlı devleti de Batı’nın bu yayılmacı, sömürgeci girişiminin önemli bir hedefi olmaktan kendini kurtaramadı. 19. yüzyılda batmakta olan Osmanlı devletini yok olmaktan kurtarmayı amaçlayan Şinasi, Namık Kemal, Mithat Paşa gibi vatanseverler, aydınlanmacılar ortaya çıktılarsa da geleneksel güçler bu ilericileri etkisizleştirdiler. Böylece Ortaçağcı düzenden çıkma hamleleri başarılı olamadı. Bu arada geleceğin emperyalistleri olan Avrupalı devletler Osmanlı topraklarının bir kısmını ele geçirmekle kalmadılar bu devleti yarı-sömürgeleştirdiler de. Osmanlı devleti, Edward Said gibi düşünürlerin Oryantalizm olarak da adlandırdıkları bu sömürgeleştirme sürecinin öznesi değil paylaşılan nesnesi oldu.

Batının yarı-sömürgesi haline getirilen teokratik yapıdaki Osmanlı devletinde aydınlanma hareketinin düşünsel alt yapısını oluşturan felsefi, sanatsal, bilimsel ve hukuksal alanlarda önemli atılımlar yapılamadı ve dolayısıyla teknoloji, sanayileşme gibi alt yapısal yönden de Batılılarla yarışabilecek gelişmeler sağlanamadı. Anadolu şehirleri ve İstanbul ne ticaretin, ne gemiciliğin ne de finansal hareketlerin duraklarından biri olabildiler. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da ne uluslararası çapta ticaret ne de burjuva sınıfı yaratılabildi. Bu arada yapılan ticaret de yabancıların ve Hristiyan azınlıkların elindeydi.

Devlet yönetimi, hukuk vb. alanlarda Batıdaki gelişmeleri taklit eden bazı adımlar atılmaya çalışıldıysa da bunlar Türkiye toplumunun yapısı ve hayat tarzıyla bağdaştırılamadı.

Aydınların baskısıyla 1876’da ilan edilen I. Meşrutiyet kısa süre sonra teokratik diktatorya tarafından ortadan kaldırıldı. II. Abdülhamit’in bu karşı-devrimci hareketine karşı ciddi kararlı bir direnişin ortaya çıkmaması Osmanlı toplumunun, aydın kesim dışında, kendi iç dinamiğinden kaynaklanan bir gelişme talebi olmadığını da ortaya koymaktaydı.

Marx’ın 93 Harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) sırasında Türkler için söylediği şu sözler bu durumu özetlemektedir:

“Kararlı devrimci eylem yeteneği olmayan bir halk şiddetli kriz anlarında yenilgiye mahkûmdur.” (Karl Marx-Frederik Engels, Collected Works, Volume 45, S.297)

Isaiah Berlin, yine de Marx’ın Ortaçağ karanlığını yırtamamış Ortadoğu’da Türklerin gerici düzeni sarsıcı, demokratlaştırıcı bir rol oynayacağı umudunu taşıdığını belirtir: “Hayatının son on yılında, Marx, bu ülkelerdeki tarım durumunu incelemek istediğini söyleyerek Rusça ve Türkçe gibi yeni diller öğrenmeye koyuldu; … Türk köylüsünün Ortadoğu’da düzeni sarsıcı ve demokratlaştırıcı bir rol oynayacağı umudunu taşıyordu.” (Aktaran: Taner Timur, Marx-Engels ve Osmanlı Toplumu, S.67, Yordam Kitap, Ekim 2012.)

1877’de Abdülhamit’in Türk-Rus Savaşını bahane ederek I. Meşrutiyeti sona erdirmesiyle başlatılan karanlık dönemde Osmanlı yönetimi, siyasi-ekonomik ve toplumsal bunalım çok derin olmasına rağmen krizi çözecek hiçbir köklü adım atmadı. O tarihlerde liberal işbirlikçilerin ve dinci gericilerin küçümsediği, Türkiye’nin çıkarlarını esas alan ilerici aydınların öncülüğünde yönetimdeki teokratik diktatoryaya (padişahlığa) karşı, Balkanlarda Çarlık Rusya’sının tahriki ile ateşi gittikçe yükselen Slav milliyetçiliğiyle işbirliği yapmadan, Rusların tahrik ettiği bu “kurtuluş hareketleri”ne boyun eğmeden Türkiye’de “hürriyet ve vatan” mücadelesi sürdürüldü ve sonunda 1908 “Türk Devrimi” gerçekleştirildi. Ardından gelen 31 Mart gericiliği de aynı ilerici ve özünde bağımsızlıkçı inançla yenilgiye uğratıldı (1909). Her ne kadar I. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonunda ülke İngiltere, Fransa, İtalya ve işbirliği yaptıkları Yunanlılar tarafından işgal edildiyse de o ilerici geleneğin son bir atağıyla, aydınların öncülüğünde Türkiye halkı yeni bir çare, bağımsızlık hareketi üretmesini bildi ve başardı. **

Ulusal Kurtuluş Savaşından sonra Marx’ın Türkiye’nin demokratikleşmesi için ön şart olarak gördüğü “… dinle siyasetin tamamen birbirinden ayrılması…” durumunun gerçekleşmeye başlamasıyla birlikte akılcılığın, bilimselliğin yoluna girildi. Bu ülkeyi bağımsız-demokratik yönde geliştirecek ilerici yol İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşından sonra terk edilerek ABD’nin yeni sömürgesi olundu. Truman Doktrini, Marshall Planı ve NATO’ya girişle başlayan bu dönemde ABD emperyalizmi yeni sömürgeci bir dış güç olmanın yanı sıra ülkemizdeki egemen sınıflar ittifakı içinde yönlendirici güç olarak da yuvalanmaya başladı. Esas olarak sermaye ihracı, ülkeyi borçlandırma ve pazarı haline getirme şeklinde yaratılan bağımlılık ilişkisi siyasi, askeri ve ideolojik-kültürel alanlarda da sağlandı.

1960’lı ve 70’li yıllarda emperyalizmin yeni sömürgeci siyasetine ve onun iktidarı ele geçiren yerli işbirlikçilerine karşı ilerici-devrimci mücadeleler yürütüldü. Zaman zaman halk kitlelerinden destek de gören bu mücadeleler emperyalist güçler ve içerdeki uzantılarınca şiddetle, çeşitli pasifikasyon girişimleri ve siyasi oyunlarla halkın kutsalları da kullanılarak bastırıldı.

İki binli yıllarda ise dünyada meydana gelen değişikliklerin de etkisiyle emperyalizm, yeni politikalarla boy gösterdi. Ortadoğu ülkelerini ve Türkiye’yi etnisiteleri ve dini de kullanarak parçalamayı politika olarak belirleyen ABD emperyalizmi, AKP iktidarının da desteğiyle, ülkemizi coğrafi ve toplumsal olarak bölmeye kalkıştı. Ülkemizi coğrafi olarak bölmekte başarılı olamadılarsa da toplumu etnik ve mezhepsel olarak bölme yönünde önemli gelişmeler kaydettiler. Teokratik sistemi ihya (diriltme) etmeyi amaçlayan tek adam rejiminin kurulması da bu emperyalist politikaya hizmet eden çok önemli bir adımdır. Emevi mezhepçiliğini “medeniyetimiz” adı altında bilimin, aklın, laikliğin, ulusallığın, cumhuriyetçiliğin ve demokrasinin üstüne geçirmeye kalkışan tek adam rejimi bu siyasi operasyonunda emperyalist güçler tarafından kesinlikle desteklenmektedir. Esasında emperyalizmin bölge siyasetinin parçası olan bu operasyonu görmeyenler ve egemen güçler arasındaki çelişkilerde çıkış yolu arayanlar büyük yanılgı içindedirler. AKP kesinlikle anti-emperyalist değildir, Batı karşıtı meydan nutukları yanıltmacadır, popülizmdir. AKP işçinin de köylünün de karşısındadır, kendi büyük sermayesini yaratmaya devam etmektedir. Büyük sermayenin partisidir ve klasik yerli tekelci sermaye ile çelişkisinin asıl nedeni kendi kişisel ve çevresel çıkarlarını kollama ve sermayelerini daha da büyütme amacından kaynaklanmaktadır.

Bazı yandaşların iddia ettikleri gibi AKP Türkiye’yi temsil eden asıl güç değildir, yurtsever de değildir. Emperyalistlerin savaş gemisine binip giden Vahdettinlerin devamıdır, emperyalizmin neoliberal politikalarının bölgedeki ve ülkedeki uygulayıcısı olarak oluşturulmuştur.

Ancak Türkiye’de bu gericiliği ve toplumsal bölünmeyi önleme kabiliyetine sahip birleşmeleri halinde Türkiye tarihini bir kez daha yazabilecek güçlerin de olduğunu unutmayalım: Bunlar işçi sınıfı, yoksul köylülük, diğer emekçi kesimler ve devrimci aydınlardır.

Tarihten ders çıkartmasını bilmeliyiz. Bütün olumsuzluklara karşın; bugün ülkede yaşadığımız, özellikle entelejansiyanın ve solun içine sürüklendiği sorunlu durum bizleri hayal kırıklığına uğratmamalı. Çünkü Türkiye’nin gerçek aydınları, devrimcileri ve halkımız en zor dönemlerde gerek tarihsel birikimlerinin sağladığı avantajla gerekse de mücadele deneyimleri sayesinde bugünkünden daha büyük bunalımları yenmesini bildiler. Son 150 yılda ülkemiz bunun örneklerini yaşadı.

Önümüzdeki dönemde de içeriden ve dışarıdan kurulan emperyalist tuzaklar da halk tarafından mutlaka kırılacak. Solu da içine düşürüldüğü bunalımdan bu mücadele kurtaracak. Yeter ki solun geleceğe umutla bakan unsurları halkın kurtuluş kavgasında doğru yerde, doğru politikalar etrafında, kararlı biçimde konumlanmasını bilsinler.
Devrimciler hangi koşullar altında olurlarsa olsunlar hep gerçeğin sesi olmalı, tarihin yasalarını doğru kavramalı. Devrimci politika da ahlak da bunu gerektirir.

Tarih kazananların haklı sayıldıkları bir sahne olmamalı, haklıların kazandığı bir süreç olmalı. Tarihi yapanlar da yazanlar da insanlardır.***

*Aydınlanmanın 18’inci yüzyılda Avrupa’da ortaya çıktığı kabul edilir ama bu hareketin bilinen temellerinin üzerinde ondan fazla belli başlı devletin kurulduğu Anadolu ve Yunanistan’da atıldığını bilinen bir gerçektir. Thales, Herakleitos, Sokrates, Platon, Aristo gibi Avrupa aydınlanmasından ikibin yıldan fazla bir zaman önce Ege havzasında yaşamış olan filozoflar, düşünürler aydınlanmanın öncüleri olmuşlardır.

**İslam öncesi Türk kültürünü ve Anadolu medeniyetlerini ve onların toplum üzerindeki etkilerini yok sayan günümüz dincileri Selçukludan bugüne düz bir tarih çizgisi çizerek her şeyi tozpembe göstermeye çalışıyorlar. Moğolların ve Timur’un yarattığı kesintileri bir kenara bırakalım; Birinci Dünya savaşı sonunda Payitahtı emperyalist devletler tarafından işgal edilmiş bir Osmanlı ile karşı karşıyayız. Osmanlı devleti gerçekte 1918’de yıkılmıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da kurulan TBMM Hükümeti ile yeni bir devletin temelleri atılmış ve bu devlet 29 Ekim 1923’de resmen kurulmuştur. Onların “medeniyetimiz” dedikleri İslam medeniyetinden ibarettir ve bu medeniyetin içine Arap Emevileri, Abbasileri katıyorlar ama İslam dinin ortaya çıkmadığı dönemlerin Türk devletlerini ve İslam’ı kabul etmeyen Türkleri katmıyorlar.

*** “Tarih hiçbir şey yapmaz, ‘engin zenginliğe sahip değildir’ o, ‘çatışmalara girişmez’! Tersine, bütün bunları yapan, bütün bunlara sahip bulunan ve bütün bu çatışmalara girişen, insandır, gerçek ve yaşayan insan; hiç kuşkunuz olmasın, insanı kendi ereklerini gerçekleştirmek için kullanan –sanki kendi başına bir kişiymiş gibi- tarih değildir; tarih, kendi öz erekleri ardından koşan insanın etkinliğinden başka bir şey değildir.” ( Engels, Kutsal Aile, s.144, Sol Y. Birinci Baskı.)

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!