Teokratikleştirmeye karşı devrimci demokrasi mücadelesi-Mehmet Ali Yılmaz

Son birkaç aydır hesapta olmayan yaşamsal bir sorunla karşı karşıyayız: Korona virüs salgını, günümüz dünyasının en önemli sorunu olarak, kapitalist ekonomide ve buna bağlı olarak siyasette bazı sonuçlar yaratabilecek potansiyele sahip görünüyor. Özellikle üretimin birden bire düşüşe geçmesiyle birlikte astronomik rakamlara ulaşan işsizlik, önü alınamayan yoksullaşma ve açlık emperyalist kapitalizmi ve bağımlı ülkeleri vurmaya başladı. Yapısal özelliklerinden kaynaklı olarak sürekli bir bunalım içinde olan emperyalist kapitalizm, bu dönemde, 1929-33 buhranından daha derin bir buhranla karşılaşabilir. Bu durum, Türkiye gibi işsizliğin oranının bile doğru olarak açıklanmadığı, yoksulluğun ve açlığın her gün büyüdüğü geri bıraktırılmış ülkelerde büyük bunalımlar yaratacaktır. Ülkemizin karşı karşıya olduğu bu sorun 2001 krizinde gerçekleştirilen IMF ve DB kaynaklı “reform”lar gibi tedbirlerle “halledilebilecek” bir mesele değil. Bugün yaşanan sorunlar iktisadi olmanın ötesindedir ve bu sorunları halkı bölerek ve birbirine düşmanlaştırarak iktidarda kalmaya çalışan bir gerici zihniyetin çözmesi mümkün görünmüyor. Bunalımı derinleştiren sadece ekonomik sorunlar değildir, iktidardan kaynaklanan ideolojik ve politik sorunlar da bu bunalımı içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Sorun maliye ve para politikalarıyla çözülemeyecek kadar karmaşıktır. Emperyalist kurumlardan, uluslararası tefecilerden ve Arap sermayedarlarından borç isteyerek ya da halktan bağış toplayarak bu bunalım aşılamaz. Bunalımın daha fazla derinleşmesinin önlenebilmesi için en başta, bu salgını iktidarda kalmanın ve halkı baskı altında tutmanın bir aracı haline sokmaya çalışmaktan, fırsata çevirmeye kalkışmaktan vaz geçmeleri gerekmektedir. Şüphesiz bu da yetmemekte, süratle ülkenin demokratikleştirilmesi, hukukun ve insan haklarının hâkim kılınması için doğru dürüst adımlar atılmalıdır. Bunların gerçekleştirilebilmesi ise tek adam rejiminin anayasa değişikliğiyle sonlandırılıp laik-demokratik-sosyal hukuk Cumhuriyetine, devrimci demokrasiye geçilmesine bağlıdır.

Diğer yandan dünyada derinleşen bu bunalım neo-faşist gerici hareketlerin güç kazanmalarına yol açabilir ya da ABD de olduğu gibi halkın yaşama hakkı için ayağa kalkmasına polis vb. şiddetiyle cevap vermeye yönelebilirler. Bu tür muhtemel gelişmeler karşısında “liberal demokrasi”nin tavır geliştirmede yetersiz ve yeteneksiz kalacağını, tarihsel geçmişini göz önüne alarak, tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu olumsuz gidişi doğru yöne çevirme sorumluluğu ise ilerici-demokrat-devrimci güçlere düşecektir. Bu çevreler, kendi dışlarındaki demokrasi yanlısı diğer kesimleri de yanlarına alarak en geniş dayanışma ağlarını oluşturmalı ve gerici güçlerin etkinliklerini kırarak devrimci demokrasiyi geliştirmek için çaba harcamalıdır.

Bugünlerde halkımız gerçekten çok güç dönemlerinden birini yaşıyor. Bir taraftan hiç görmediğimiz bir salgının hayatımız üzerindeki yoğun tazyikiyle karşı karşıya kalırken, diğer yandan 12 Eylül anayasasından daha anti-demokratik bir anayasa ile yönetilen bir ülkede yaşamak zorundayız. Bu arada ülke ekonomisi yandaşların ceplerini doldurmayı esas alan küçük bir grubun eline geçmiş durumda. Siyaset ise koltuklarda kalabilmek için oynan oyunların, baskıların, şantajların arenası haline getirilmiş vaziyette. Bir salgını bile siyaseten kullanmaya kalkışan bir zihniyetten ne ülkeye ne de halka hiçbir fayda gelmez. (*)

Bu koşullarda bize düşen ise, bu çok güç anımızda dahi umutsuzluğa düşmeden ayakta kalmayı başarmak ve yeni mücadeleler için hazırlanmak olmalı. Dünyada ve ülkemizde egemen sınıflar güçlü görünebilirler, istedikleri baskıları ve zulmü yapabilirler. Bunları dün yaptılar, önümüzdeki dönemde de yapabilirler. Bütün bu olumsuzlukları ortadan kaldırmayı hedefleyen geleceğin politikası ve stratejisi – taktikleri geçmişte verilen mücadelelerden gerekli dersler çıkarılarak, esas olarak da mevcut koşullara ve olası gelişmelere göre belirlenmelidir.

Tarihimizdeki bütün ilerici-devrimci gelişmelere bu açıdan bakılırsa ancak bir anlam ifade eder. Bugün halkımızın karşı karşıya bırakıldığı yaşamsal sorunların aşılabilmesi için devrimcilerin izleyecekleri mücadele yolunu gerçekçiliğinden, doğallığından uzaklaştırarak, tarihin akışına uygun olmayan siyasi açılımlardan kaçınmak gerekir. Bir siyasi açılım yapılırken, tarihten çıkarılacak dersler, izlenecek stratejinin başarısı için belirlenecek taktikler ve mücadelede esas alınacak ittifaklar politikası doğru tarif edilmelidir. Bir örnek vermek gerekirse, 1929-33’deki ekonomik bunalımla daha da derinleşen kapitalizmin genel bunalımı, bazı Batı ülkelerinde faşizmin iktidara yerleşmesine ortam hazırlamıştı. Bu dönemde III. Enternasyonal daha önceki mücadeleyi daraltıcı hatasını düzelterek Faşizme karşı mücadelede birleşik halk cephelerinin kurulması taktiğini izlemeye başladı. Böylece ilerici-demokrat çevreler ve aydınlar devrimci-sosyalist kesimlerle dayanışmaya ve giderek birleşmeye başladılar.  

Birçok sosyalistin uzak durduğu, genel geçer ifadelerle geçiştirdiği ya da sırtını döndüğü bu konular üzerinde tekrar tekrar durmazsak yanlışların, ilgisizliğin de tekrarına olanak vermiş oluruz. Hedefin net değilse, amacını açıklıkla ortaya koymayıp konuyu sis içinde bırakıyorsan mücadelenin sorumluluğunu üstlenmiyorsun, büyümenin, güçlenmenin de kapılarını açmıyorsundur. Bu tür durumlarda bir şeyler yapıyormuş gibi yaparsın ancak gerçekte yapacak olanların da önünü kesersin ve taraftarlarının da avara kasnak gibi dolanıp durmalarına neden olursun. İttifaklar, mücadele birlikleri net bir hedefe ulaşmak için yapılır. Hedefin belliyse, bu hedefe hangi yoldan gideceğini biliyorsan, ittifak yapmaktan ve ortak mücadele yürütmekten korkmazsın, kiminle ne yapacağını ve nereye kadar gideceğini bilirsin.  

Birçok konuda olduğu gibi ittifaklar sorununa da dünkü bakışla bugünkünün bazı farklar içermesi doğaldır. Dünkü politikayla bugünkünün farklı olacağı gibi taktikler de farklı olabilir, olmaması şaşırtıcı olur. Bu anlamda günümüz koşullarında devrimcilerin, ilerici – demokrat kesimlere, düşüncelere bakışlarında farklılıkların oluşması doğaldır.

Örneğin Mustafa Kemal Paşa’nın Sovyetlerle kurulan ilişkilerde oynadığı role, sosyalizme yaklaşımına, önderlik ettiği bağımsızlık savaşına ve yaptığı ilerici atılımlara 1970’lerde yüklediğimiz anlamla, 2020’de yüklenmesi gereken anlam arasında önemli farklar olması doğaldır. Örneğin laikliğe, laikliğin ülkemiz için taşıdığı öneme 1970’lerdeki bakışımızla bugünkünün aynı olması gerçekliğe uygun düşmez. Diğer yandan birçok maddesi uygulanmasa da, 12 Mart açık faşizmi döneminde budanmış olsa da, kısmi demokratik özelliklerini önemli ölçüde koruyan 1961 Anayasasının yürürlükte olduğu 1970’li yıllarda Cumhuriyet devrimlerine yüklenen anlamla, dinci-gerici ideolojinin egemenlik kurduğu içinde bulunduğumuz dönemdeki anlamı farklıdır. Bu nedenlerle aydınlanmacılığa dünkü bakışla bugünkü bakış da aynı olamaz. Günümüzde emperyalizmin beslediği dinciliğin dayattığı siyasi, ideolojik, kültürel etkinin yarattığı sonuçlar dün başkaydı bugün başkadır.

1960’lı ve 70’li yıllarda, sosyalist-devrimci ideoloji ve değerlerin toplum üzerindeki prestiji oldukça yüksekti ve önemli örgütsel karşılıkları vardı.  Bu siyasal, toplumsal ve kültürel ortam 12 Eylül açık faşizm döneminden itibaren olumsuz yönde değişikliğe uğratıldı. Bu değişikliğin bugün ulaştığı yer, ne yazık ki, emperyalist gericiliğe bağımlı Ortaçağ zihniyetinin egemenliği altında otokrat bir saray iktidarıdır. Dünle bugün arasındaki çağ farklılığından dolayı günümüzde devrimci-sosyalizm ile Cumhuriyet devrimciliği arasındaki açı ister istemez daraldı. Tarihsel gelişmeler, koşullar toplumu bu yönde zorluyor. Felsefi yönden: Ortaçağın karanlığına karşı; akılcılık, bilimsellik ve aydınlanmacılık; Ekonomik yönden: emperyalizmin neo-liberal politikalarına karşı; halkçılık-kamuculuk; Siyaseten: dinci faşizme karşı ilerici-devrimci politikalar temelinde aydın kesimle, ilerici demokrat çevrelerle düne göre daha fazla dayanışma bağlarının kurulması gerekliliği kendini dayatıyor. Bu zorlama tek yönlü de değildir, emperyalizmin tahakkümünden, dinci gericilikten ve tek adam rejiminden rahatsız olan herkesin bu dayanışma ihtiyacını duyması gerekmektedir.

Tıpkı 1919 ve sonrası koşullarının Mustafa Kemal ile Lenin’e dayattığı gibi. Emperyalizm ve gericilik o günlerde bu iki lideri somut bir dayanışma ilişkisi kurmaya zorlamıştı. Bu doğal durumu Türkiye Dışişleri’nin “monşer”lerinden Kamuran Gürün “Türk Sovyet İlişkileri (1920-1953)” isimli kitabının Giriş’inde şöyle anlatır:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren, yeni devletin dış politikasında Sovyetler Birliği son derece önemli bir yer işgal etmiştir.

Bu durum bir ölçüde, her iki milletin, hem eski yönetimlerine, hem de aynı işgalci devletlere karşı bir mücadele vermeye başlayarak, milletler arası arenaya çıkmış olmaları ile ilgilidir. Bu özellik ve benzerlik bu iki ülkeyi, bir bakıma, tabii müttefik haline sokmaktaydı.” (Kby)

Bugün ülkemizde dini tümüyle emperyalizmin politikalarına hizmet edecek biçimlerde yorumlayıp, temsili de olsa demokrasiyi ve olmazsa olmaz dayanaklarını; laikliği, parlamenter sistemi, güçler ayrılığı ve buna dayanan bağımsız yargı ilkesini tamamen yok etmeye kalkışan, tek bir kişinin sultasını hakim kılan otokrat bir rejime ve arkasındaki emperyalist güçlere karşı devrimciler-sosyalistler, hem siyasal bakışlarını ve amaçlarını hem de bunlara bağlı olarak ittifaklar politikalarını yeniden ele almak zorundadırlar. Sürgit aynı politikalarla mücadeleyi sürdürmek tarihin diyalektiğini hiç anlamamak olur ve bu siyaset tarzının başarı şansı da yoktur.

12 Mart faşizmi koşullarında Mahir Çayan, devrimin önder gücünün proletarya, temel gücünün ise feodal kalıntılar ve tarım burjuvazisi hariç bütün köylüler olduğunu belirttikten sonra devrimin “vasıtasız ihtiyatlar”ının ilk sırasına “Kemalist aydın çevre”yi koyar. İkinci sıraya “Dünya sosyalist bloku”nu, üçüncü sıraya ise “Sömürge ülkelerdeki, özellikle Ortadoğu’daki milli kurtuluş hareketleri”ni dolaysız(doğrudan) ihtiyatlar olarak yerleştirir. Bu sıralamanın koşullara göre değişebileceğini yazan Mahir Çayan’ın, doğal olarak Sovyet Bloku’nun çökeceğini ve sömürge ülkelerdeki milli kurtuluş hareketlerinin giderek önemini kaybedeceğini görmesi mümkün değildi. Bu değerlendirmenin yapıldığı 1972 başlarında devrimciler, 12 Mart açık faşizminin yoğun saldırısı altında iken, Kemalist aydınlar da bu cunta tarafından zindanlara tıkılmıştı. Bugün ise bütün ilerici-devrimci kesimler, halkçılar ve hatta diğer muhalifler tek adam yönetiminin tasfiye tehditleriyle ve çeşitli baskılarıyla karşı karşıyalar.  

AKP, devrimci-sosyalistlerin yanı sıra Kemalist aydın kesimi, Kemalist ideolojiyi, eserlerini ve kültürünü iktidar olduğu günden beri etkisizleştirmeye ve sonuçta tasfiye etmeye çalışmaktadır. Bu tasfiyeyi önce AKP-FETÖ ortaklığı ile yapmaya çalıştılar, şimdi de AKP-MHP ortaklığı ile yapmaya uğraşıyorlar. Geçtiğimiz yıllarda solun bir kısmı uzun süre bu gerici saldırı karşısında sessiz kalırken, bir bölümü de bu operasyonları alttan alta desteklemekten geri durmadı. 1975-80 döneminde faşist saldırılara karşı birlikte mücadele edelim diye kapılarını çaldığı bu ilerici kesimi, AKP gericiliğinin ve ortaklarının saldırıları karşısında yalnız bırakan bu “solcular” büyük bir hata yaptılar. Artık bu hataya tekrar düşülmemeli, sadece ilerici- devrimciler değil, laikliği, demokrasiyi ve sosyal-hukuk Cumhuriyetini savunan bütün muhalif kesimlerin bu neo-teokrasi heveslilerine karşı dayanışma içine girmeleri gerekir.

Teoriden kopuk pratik yapmak ne kadar saçmaysa, gerçek hayattan uzak, sadece kitaba bakarak siyaset yapmak da en az o kadar saçmadır. Bugün Türkiye’nin somut şartları içinde, ekonomik, siyasi gelişmeler karşısında toplumun refleksleri ve eğilimi, sınıfın ve devrimcilerin örgütsel durumları, mücadeleye atılma kararlılıkları vb. koşullar dikkate alındığında, karşı karşıya olduğumuz bu gerici tasfiye girişimine karşı en geniş ittifakı kurmak için çaba harcamak gerektiği gerçeğiyle yüzyüze geliriz. Bu siyaset savunulurken, savunulan düşüncenin gereğini yerine getirmekle kalmayıp, bu dayanışmayı daha ileriye taşıyacak siyaseti üretip pratiğe geçirmek için verilecek mücadeleyi yönetecek örgütlenmenin de yapılması gerekir. Aslında en önemli sorun da budur. Yoksa emperyalizmin yeni bir politikasını uygulayacak Batı yanlısı, hatta laiklikle cilalanmış yeni bir işbirlikçi siyasi gücün iktidara oturtulmasına hizmet etmenin ötesinde bir şey yapılmamış olur. Bu nedenden dolayı da, uzlaşmacı reformistlerin etkisi altındaki halk kitlelerini ilkeli devrimci-demokratik mücadeleye sürükleyecek ve doğru devrimci politikaları hayata geçirecek, kucaklayıcı bir emekçi örgütlenmesine olan ihtiyaç kendini dayatmaktadır. Yoksa bütün ittifaklar, birliktelikler ve dayanışmaların devrimciler ve emekçi halk için kalıcı bir anlamı olmayacaktır.

(*)Yunus Emre’nin 650. Ölüm yıldönümü nedeniyle 6-7-8 Eylül 1971 günlerinde İstanbul’da “Yunus Emre Semineri” düzenlenir. Bu seminerdeki konuşmacılardan birisi Vedat nedim Tör’dür. Vedat Nedim Bey, seminerde konuşan Kaliforniya Üniversitesi Türkoloji Profesörü Dr. Andreas Tietze’in Yunus için söylediklerini “Kemalizmin Dramı” isimli kitabına almış.  

Prof. Tietze o günlerin dünyasını şöyle görüyor:

“Hava kirlenmesiyle şöhret bulmuş olan büyük bir sanayi şehrinde oturuyorum. Her gün bu kirli havayı teneffüs eden insanın az bir zaman içinde zehirlenerek ölmesi beklenir. Fakat hava kirlenmesinden daha korkunç bir zehirlenme var: Her sabah gözümü açar açmaz ilk iş olarak gazeteyi gözden geçirir, sahifelerini dolduran kini, kendini beğenmişliği, cehaleti, yalancılığı nefes nefes içime çekerim. Zehirlenip gitmeden önce, kin’e düşmanlık eden Yunus Emre’nin hatırasına tahsis edilmiş bu toplantıya davet edildiğime memnun oldum.” (V. N. Tör, Kemalizmin Dramı, s.45, Çağdaş Y. Kby.)

Düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız

Kamu âlem birdir bize

Bu ülkede kindarlığı millete aşılamak isteyenlerle, sevgi’yi insanlığa aşılamak isteyenler arasındaki mücadele hala sürmektedir.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!