Tevazu, Bilgi ve İnsana Dair- Onur Aydemir

İnsanın sahip olduğu bilginin sınırları bir hayli dardır. Milyonlarca yıla yayılan dünya üzerindeki varlığımızın çok az bölümünü gerçek anlamda biliyoruz. Yaşama pratiği ve kalıtsal özelliklerin kuşaklar boyunca aktarılmasını bir kenara bırakacak olursak, kaydı tutulan bilginin kapsamı denizde bir damla kadardır. Evren ve dünyamızın geçmişiyle ilgili yeni YENİ varsayımlar ortaya atılıyor. Bilgiler keşiflerin ışığında sürekli güncelleniyor.

 

Carl Sagan’ın o meşhur ifadesiyle söyleyecek olursak, evrende soluk mavi bir noktayız.[1] Amerikalı astrofizikçi Neil deGrasse Tyson, “Cosmos: Bir Uzay Serüveni” isimli belgeselde, bütün trajedilerimizin, bütün büyük dertlerimizin, didişmelerimizin işte bu “soluk mavi noktada” olup bittiğini hatırlatmıştı. Bırakalım evreni, bırakalım gezegenimizdeki canlı yaşamını, kendi türümüzle ilgili hala bilmediğimiz o kadar çok şey var ki… Bazı hastalıkların hala tedavisi yok. Beynin yapısı ve işleyişinin büyük bölümü hala sır perdesi altında. Zaman kavramını hala çözebilmiş değiliz. Enerjinin doğasını, atom altı parçacıkları, karanlık maddenin işlevini, kara deliklerin gizemini…

 

Bu kısıtlılığın bilincine varmak öyle kolay şey değildir. Erdoğan Özmen, “Oedipus Karmaşası” ile ilgili yazısının girişinde şöyle diyor;

 

“Freud, insanın maruz kaldığı üç temel narsisistik yaralanmadan, insanlığın benlik-sevgisine yönelmiş üç temel sarsıntıdan söz eder. İlki kozmolojiktir ve yeryüzünün, insanın yurdunun evrenin merkezi olmadığını ilan eden Kopernikçi devrimdir. Diğeri, biyoloji kaynaklıdır ve insanın hayvanlar âleminden tümüyle farklı ya da onlardan üstün olmadığını, dahası diğer hayvanlarla paylaştığı ortak kökenlere sahip olduğunu ileri süren Darvinci kopuştur. Ve nihayet son darbe, insanda ego ve bilinçliliğe merkezi, indirgenemez ve sabit bir konum atfeden geleneksel psikoloji anlayışını, insanın kendini kavrama ve temsil etmesinin yürürlükteki biçimlerini alt üst eden psikanalizin temel keşfiyle (bilinçdışının keşfiyle) ilişkili olan darbedir”. [2]

 

Eksikliğin fark edilmesi çabayı çağırır. Bu çaba, öz farkındalığı artıran, insanın evren ve dünya içerisindeki yerini yeniden ve daha doğru olarak tayin etmesine yol açan bir imkân da yaratır. Nitekim bilginin sınırlarının genişlemesi, bireyin sınırlılıklarının ve eksikliklerinin kabulüne vararak kendiyle ve çevresiyle daha uyumlu, dengeli ve makul bir ilişki tarzı tanımlamasına yol açar. Yokluk, yolculuğun yakıtını oluşturur.

 

Biraz somutlaştıralım.

 

Bir kütüphanenin, örneğin yalnızca İngiliz Edebiyatı bölümündeki bir yazarın kitaplarını okumaya başlayan öğrenciyi düşünün. Bu öğrenci evvela, yeni tanıştığı yazarla ilgili hiçbir şey bilmediğini fark edecektir. Sonra kitaplarının birini, severse birkaçını, belki nihayetinde hepsini okuyacaktır. Yazarın evreniyle ilgili belirli bir düzeye erişecektir. Ancak, diyelim ki Charles Dickens’in külliyatını okuyan bu öğrencimiz başka İngiliz yazarları da tanımak isteyecektir. Aynı zamanda Emily Bronte, Virginia Woolf, Doris Lessing okuru da olacaktır. Belki giderek İngiliz tarihine merak salacaktır. Kim bilir, belki bu merak onu kapitalizmin gelişimi, insan ilişkilerindeki sancılı dönüşüm gibi konulara yönelterek E.P. Thompson okumasına ya da Pink Floyd dinlemesine vesile olur. Ya da Doris Lessing’ten etkilenen öğrencimiz sıkı bir feminist olup çıkar, konuyla ilgili literatürü incelemeye başlar. Bütün bu meselelerin içine sokuldukça ne kadar geniş bir evrende olduğunu fark ederek ilk zamanlar gözü korkabilir. Ancak zamanla okuduklarından kendine göre çıkarımlar yapmaya, farklı yaşamların içine girmeye, tarih ve sosyoloji öğrenmeye, giderek bir dünya görüşü ve yaşama dair kendince doğrular oluşturmaya yönelir. Bunu da iğneyle kuyu kazarak, tartarak, derinleşerek, sindirerek yapar. Denizde bir damla olduğunun bilincine varır.

 

İnsan bildikçe küçülür aslında. Ancak bu küçülme manevî anlamda değil, dünyada ve evrendeki yerini daha doğru tayin edebilme anlamında gerçekleşir. Bu da davranışlara, değerlendirmelere, öngörülere yansır. Böyle bir “küçülme” insanı yüceltir, erdemli kılar.

 

Kutsal metinlerde en büyük günahın kibir olduğu yazılıdır. Kibir insanın kendini ve etrafındaki yaşamı doğru değerlendirememesine yol açar. Yargılarını etkiler. Tek taraflı ve indirgeyici düşünmesine neden olur. Alternatif bir gerçeklik inşa etmeye götürür. Kibre kapılan kişi giderek yaşanan somut gerçeklikle kendi öz benliği arasında kapanması zor bir açı oluşmasına yol açar. Kibrini beslemeyen ve kendine biçtiği rolü onaylamayan doğruları otomatik olarak değerlendirme dışı bırakır. Etrafına kendi gibi düşünen insanlardan bir duvar örer. Bu kibir prizmasından geçerek çarpılan görüntüyü gerçeğin kendisi sanmaya başlar. Kibir bu bakımdan ideolojiye de benzer aslında. Birey, gerçek var oluş koşullarıyla hayali bir ilişki inşa etmektedir. Bu dünyanın yıkılması bireyin kişiliğini temellerinden sarsacağı için sonunda varoluşsal bir bunalım tehlikesine dönüşür.

 

Tolstoy, yaşamının son döneminde evini, çiftliğini terk etmişti. Belki de bir “Diriliş” yaşıyordu, kim bilir… Yönetmen Yavuz Turgul’un 2017 yapımı filmi “Yol Ayrımı” da, ailesini aslında hiçbir zaman tanıyamamış, çıkar ve yalan üzerine kurulu dünyasının altında kalan Mazhar’ın hikâyesini anlatmıyor mu? (Her ne kadar yönetmen, uzun bir Tolstoy konuşması sahnesini filmden çıkardığını söylüyor olsa da[3]) Şener Şen’in can verdiği tekstil kapitalisti Mazhar, verili ilişkilerin kendisine dayattığı rolü kibirle oynarken bir yandan kendi kişiliğini yok etmiyor mu? Bu ilişkilerin dışına çıkmaya çalıştığı andan itibaren parçası olduğu o dünya onu bütünüyle yok etmeye yönelmiyor mu?

 

Kibirle birlikte ele alınması gereken bir sorun var. Yine bilgiye, bilmeye dönüyoruz. İnsanı farklılaştıran, onu hikmet sahibi kılan bilgiyle kurulan ilişkinin kendisi bir sorundur. Günümüz insanı bilgiyle nasıl bir ilişki kuruyor? Bilgiyi kafa-göz yarmak, kötü bir deyimle karşıdakine “kültür dayağı atmak” amacıyla kullananlar ayrı bir hikâye, onlardan söz etmiyorum. Benim derdim gençlerle, yetişip gelenle… Gençlere bilgiyi kötüye kullanmamayı, bilmenin gerçek amacını anlatabiliyor mu anlatması gerekenler? Birey olmakla “bilmek” arasında bir ilişki olduğu elbette doğrudur. Ancak, bilmekle bildiğini kendi kişiliğinde içermek ve “sahici insan” olmak arasında bir ilişki olduğu da doğrudur. Köprü ancak bu şekilde kurulabilir. Kısaca, “bilgiyle bir olmaktan” söz ediyoruz.

 

Biz, “eski Türkiye’nin” insanları, sayısı çok olmasa da böyle kişiler tanıyabildik. Bir talihmiş meğer.

 

Bilgiyi, bilmeyi bir imajın tamamlayıcısı, bir “aksesuar” olarak kullanmak fena halde uyuşturucu madde kullanmaya benzer. Kişiye bir süre için kendini “birey” gibi hissettirebilir. Ama birey olmak, özerk bir benlik yaratmak bundan çok daha fazlasıdır. Bağımsız düşünmeyi, doğru tavır alabilmeyi, alınan tavrın arkasında durabilmeyi ve en önemlisi de hayatı ve kendini durmadan sorgulamayı içerir. Sorgulanmayan hayat ise yaşanmaya değmez.

 

“Kul” olmaktan “birey” olmaya gidiş dirayet ister. Sahte dünyaları, kibri, çıkarcılığı, imajları geride bırakacak karakteri gereksinir. Bu da tevazu denilen güzel davranışı ortaya çıkarır. Yazının başlığı da bu zaten.

[1] Carl Sagan, Soluk Mavi Nokta, Çeviren: Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı, 2017.

[2] http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8804/oedipus-karmasasi-xi-bicimin-onceligi#.Wrg8fohubIU

[3] http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/keske-daha-fazla-film-yapsaydim-diyorum-elbet-40641683

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!