Tüm dünyada Batı Avrupa hegemonyası nasıl değerlendirilmeli?-Saffet Bilen

Batı Avrupa 19. yy da tüm dünyayı kendine benzer bir dünya haline getirebilme olanağını yakaladı. 20 yy’da da fiili olarak gerçekleştirdiler bunu. 2. büyük savaşın hemen ertesinde ABD gerçekleştirdi bu işlemi.

Toplumsal gelişmenin kaçınılmaz sonucu mu idi bu gelişmeler?

Yoksa tüm dünyanın yağmalanmasını ve yağmanın devamlılığını sağlayan bir örgütlenme mi karşımızda duran?

Bu sorular bizi tarihe, toplumsal değişimin dinamiklerine nasıl bakmalıyız tartışmasına da götürür kendiliğinden.

İki tür anlatı olduğunu biliyoruz.

Birincisi, çok iyi tanıdığımız ve birçok tayin edici dönemecin ve yaşananların üstünün örtüldüğü, atlandığı, Batı gelişiminin toplumsal gelişmenin zirvesi olduğunu söyleyen ve propagandif aşamalarını, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi devrimi, Uluslaşma, Demokrasi vb, öne çıkaran bir anlatı.

İkincisi ise, yaşanan iki yüz yıllık Batı egemenliğinde yaşayan çevre ülkelerinde, bu çerçevede yapılan her girişimin akamete uğraması sonucunda yeniden yavaş da olsa başlayan, sorgulayan anlatı.

Bu anlatıda dikkat edilmesi gereken ana başlıklar ise şöyle sıralanabilir;

-Batı Avrupa’dan kasıt Batı Roma’nın yıkılışı ardından, Katolik Kilisesinin önderliğinde gerçekleşen bir coğrafyadır. Kıt olanaklar ve sürekli bir boğazlaşmanın varlığı en belirgin özelliğidir bu ilk dönemin.

-15 Asır sonlarında açık denizlere açılım onlara rüyalarında bile görmeyecekleri bir zenginliğe ulaşma şansını vermiştir. Uygar toplumlar oluşturmuş Amerikan halklarının tüm zenginliklerinin yağmalanması ve geniş toprakların sömürgeleştirilmesi.

-Amerika’dan yağmalanan devasa boyutlardaki altın ve gümüş iki gelişmeye yol açtı Batı Avrupalılar için. Birincisi iyi kötü devamlılığını sağlayabilecekleri merkezi devlet örgütlenmelerine. İkincisi, o günlerin dünya ekonomisinin merkezi olan Pasifik ve Hint okyanusu sistemine, mamul ürün alıcısı olarak eklenme şansını yakalamalarına.

-Hindistan ve Çin’e öykünerek, zorla ele geçirdikleri geniş Amerikan topraklarında ürün yetiştirmeye yönelmeleri, alet, edevatın, gerekli bilginin buralardan aparılması ve çalışacak işgücünün Afrika yaşayanlarının köleleştirilmesi ile sağlanması. Buralarda yetişen ürünlerin yok pahasına merkezlere aktarılması, işlenmesi ve ürünlerin dünyaya satılma uğraşı üzerinde şekillenen Atlantik ekonomisinin ortaya çıkışı.

-Hindistan’ın sömürgeleştirilmesi, yağmalanması ve Çin’in ablukasının yarattığı üretim boşluğunun Atlantik ekonomisi tarafından doldurulmaya başlanması, üretim de sanayileşmenin gerçekleşmesi.

-Kendi içlerinde önderlik sorununun çözümüne dönük kavganın yarattığı, tüm dünyayı ateşe boğan büyük savaşlar ve sonuçta bu kavganın ABD lehine çözümlenmesi.

-Rakipsiz yaşayamam felsefesinin yön verdiği yapılanların gizlenebilmesi olanağının, tüm kötülüklerin müsebbibi olarak gösterilecek bir odağın, SSCB’nin kendini dağıtması sonucu kalmaması.

– Dünyadaki kötülüklerin gerçek odağının kendileri olabileceği fikrinin tüm çıplaklığı ile ortaya çıkışı.

Tüm bu süreç boyunca, Batılı uygarlığın temel özelliği yağmacı ve sömürgeci oluşudur. Başlangıçta ve uzunca süre açıktan yürüyen bu süreç, oluşan tepkiler sonucunda başka şekillere bürünmüştür. Bu değişikliğin ana nedeni, asla gerçek bir kopuşa meydan vermeden ufak tefek hakların verilmesinin, sömürgecilikten daha ucuza gelişidir. Ama tamamen de terk edilmemiştir sömürgecilik.

20 yy’da doğrudan sömürgeci girişimlere tanık olundu biliniyor. Örneğin Mussoloni’nin Habeşistan’ı işgali, Libya’da yaşananlar, soykırım girişimleri olmasına rağmen kınanmayı bırakın, tüm Avrupa’da sömürgeciliğe övgünün yükselmesine yol açmıştır. İtalya için Faşist denebilir. Ya Fransa’ya ne demeli, Cezayir’de yaşananlara ne demeli. Ya Hindi Çini’de yaşananlar 1975’te ABD’nin yenilgisi ile sonuçlandı biliyoruz.

Ancak, 20. yy’ın genel eğilimi yeni sömürgeciliktir. Sömürgelerdeki ekonomik güçleri ellerinde tutmak kaydı ile bağımsızlık işlerine geldi onların. İşletmelerin adları değişti, yönetime işbirlikçi liderler geldi, yatırımlara en az zararı verecek partiler desteklendi, bağımsızlığı ve sosyalizmi savunanların önleri kesildi.

Klasik sömürgecilik, rejimi, etnik toplulukların şeflerini, düşünürlerini, büyücülerini satın alırdı.

Yeni sömürgeciler, burjuvalar yaratmaya, var olanları satın almaya yöneldiler. Sermayeye bağlı olan bu kesimlerin büyümesinin önünü açtılar. Her şeyin düzene girmesinin temel koşullarından biri idi bu. İkinci olaraksa güvenliğin sağlanması önemli idi. Ordu, polis ve istihbarat faaliyetleri ana merkezin şubeleri gibi örgütlendi. Aynı zorunluluk eğitim içinde geçerli idi. Her alanda yükselebilmenin yolu, emperyalistlerin oluruna bağlı idi. Yapılan yatırımlar o ülkenin kendi başına hareket etmesini engelleyecek boyutta ve alanda kaldı. Hafif sanayi ve katma değeri düşük mal üretimi ana yatırımları çeken ana alanlar oldu.

Yaşam değerleri olarak da Batılı değerler, aydınlanma, demokrasi vb. başlıklar halinde, üçüncü dünyaya dayatıldı. Bu, toplumsal gelişmeyi batı tarzına öykünerek gerçekleştirmeyi savunan geniş yelpazede, sağcısından, solcusuna, ilericisinden muhafazakârına, bir düşünsel yaşamın doğmasına yol açtı. Bunlar birbiri ile çatışarak bir şey elde edileceği zannında idiler. Bağımsızlık demeyen tüm kesimler yaşamsal tehlikelerle karşılaşmadılar. Diğerlerinin ibret olsun diyerek yaşamlarına son verildi.

Bu sürecin tam ortasında yer alan bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu açıdan son iki yüz yıldır yaşananlar öğretici olmalıdır herkes için.

Osmanlı, 19. yy’ın parçalanması ve yağmalanması gereken ana konusu idi Batının.

Örneğin, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Lord Stratford de Redcliffe, Alsancak istasyonunun temel atma töreninde yaptığı konuşmada şöyle anlatıyor niyetleri;

“Bu demiryolunun, sanayi ürünlerimizin Türkiye’ye girişini kolaylaştıracak faydalı bir sermaye yatırımı olacağını umuyoruz. Hepinizin bildiği gibi Türkiye’nin yeniden canlandırılmasında Avrupa’nın her zamankinden daha çok çıkarı vardır. Batı uygarlığı Levant kapılarına geldi dayandı. Şimdiye kadar geçmeyi pek başaramadığımız bu kapılar ardına kadar açılmazsa, kendi çıkarlarımız doğrultusunda, zor kullanarak, bu kapıları açacak ve isteklerimizi kabul ettirecek güce, hatta daha fazlasına sahip olduğumuzu herkesin bilmesini isterim.

Türkiye’nin damarlarına yeni ve taze kan aşılayacak olan bu demiryolu gibi üretken girişimleri desteklemek, hükümetimizin en başta gelen görevleri arasındadır.”

Times, 16 Kasım 1858

(Akt. Orhan Kurmuş, Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, Yordam y.)

  1. yy’da ise emperyalistlerin çizdiği çerçeveye hayır demeyi beceren dünyadaki ilk örnek oldu Atatürk önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti.

Çok geçmeden ise Batıya teslim oluşun örnek ülkesi oldu maalesef biliniyor ülkemiz.

İkinci savaş sonrası özel araştırma komisyonu kurulan ve A’dan Z’ye fotoğrafı çekilen Yunanistan’dan sonra ikinci ülke oldu Türkiye.

Başımıza geleni bir yaşanana dayanıp çözemeyeceğimiz açık. Hemen arkadan gelişeni de göz önünde tutmak şart.

Dolayısıyla da ne yaşandığını kısaca hatırlamak da yarar var.

İkinci savaşın hemen sonrasında, American Standart Oil şirketi’nden Max Weston Thornburg’un, Graham Spry ve George Soule ile birlikte ülkemizde yaptığı incelemeler ve yazdığı “Türkiye Nasıl Yükselir?” ve “Türkiye’nin Ekonomik Durumunun Tenkidi” adlı iki çalışma yön verdi bu faaliyetlere.

‘Thornburg ve arkadaşları, 1947 yılında, Türkiye Hükümeti, makine ve teçhizat için yardıma ihtiyaç duydukları gerekçesiyle Türkiye’nin de Marshall Planı’na alınması ve bu plandan 615 milyon dolar yardım yapılması isteminde bulundular.

1948 yılının Temmuz ayında Türkiye, Marshall Planı’na alınmış ve ABD ile İktisadi İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmayı izleyen aylarda yardım programını yürütecek bir Amerikan Heyeti Türkiye’ye gelerek Ankara’ya yerleşmiştir.

Bu raporlar Twentieth Century Vakfı’nca ABD’nin yardım etme ya da yatırım yapması olasılığı yüksek ülkelere yönelik hazırladığı raporlardan Türkiye için olan bölümünü oluşturmaktadır, diğer iki ülke Yunanistan ve Brezilya’dır. Söz konusu araştırma komisyonunun başındaki kişi olan Thornburg, 1947 yılında bir heyetle Türkiye’ye gelerek, ülkenin durumu hakkında ayrıntılı incelemelerde bulunmuştur.

Raporlarda nitelikli uzman ve danışmanlara gereksinim olduğu, bozuk yönetimin ekonomideki verimsizliğin hazırlayıcısı olduğu dile getirilmiştir.

Thornburg Raporu’na göre, iyi yetişmiş, nitelikli yöneticiler ve uzman personelin sağlanması için yeterlik, yani liyakat ilkesine önem verilmesi ve ücret sisteminin de bunu geliştirecek düzeyde ve uygun olarak kurulması gerekliydi. Raporların yazarları ülkede tarımın geri kalmışlığı ve yanlış kullanılan 20. yüzyıl endüstriyel üretim tekniklerine ilişkin gözlemlerinin ardından daha temel gereksinimlerin karşılanmasına yönelik istemler ve buna bağlı öneriler sıralamıştır.

Bu öneriler arasında kırsal kesimde yaşayan halkın temel yol, su elektrik benzeri gereksinimlerinin karşılanması yönünde yatırımlar yapılması, hafif sanayiye yatırım yapılması yer almaktadır.

Raporlarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB’nin) desteği ile yapılan yatırımlar, ya da Karabük’teki Demir-Çelik tesisleri oldukça sert eleştirilerek bunların ham ve yararlı olmaktan uzak yatırımlar olduğu belirtilerek, bir ölçüde SSCB’ye ve bu devletin yatırım desteğine karşı olunması gereğine vurgu yapılmıştır.

Buna koşut olarak devletçi politikalar söz konusu raporlarda güçlü bir biçimde eleştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet destekli kalkınma hedefinin yönünü giderek özel sektöre bırakacağı bir gelişim eğrisi çizmesinin yararlı olacağı belirtilmiştir.

Türkiye’ye yatırım yapacak işadamları, söz konusu raporlarda uyarılarak kendilerini koruyucu yasal zemin sağlanmadan yatırım yapmakta aceleci davranmamaları yönünde uyarılmış ve Türkiye’deki bürokrasi üstü örtülü olarak eleştirilmiştir.

Ayrıca ABD’nin Türkiye’ye ekonomik yardım yerine teknik yardım sağlamasının hem ABD hem Türkiye için daha iyi olacağı ifade edilmiştir.

Thornburg Raporu, ülkemizdeki yaşamı ilk çağdaki yaşama benzetip (kırsalda) bu dönemdeki kalkınma ve sanayileşme çabalarını, dışarıdan ithal edilen, halka ve geniş kitlelere yansımayan girişimler olarak görmektedir.

Rapor özetle serbest girişimi engellediği için devletçi uygulamaları ağır bir dille eleştirmiş, serbest piyasayı önceleyip, örneğin Hilts başkanlığındaki heyetin hazırladığı raporun önerisini, demiryolları yerine, karayoluna öncelik verip tarımda ilerlenmesini önermiştir.

Ağır sanayi hamleleri yerine hafif sanayi, tüketim mallarına dönük sanayiye ağırlık verilmesi diğer önemli bir öneridir. İlginç olan bir nokta kömür üretiminin yerli sanayi için değil Batı sanayi için üretilip ihraç edilmesi gerektiğidir. Makine sanayinin bu aşamada gereksiz olup ertelenmesini önermekte ve gerekli olan makine teçhizat (özellikle traktör) Amerika’dan üretiminden daha ucuza mal edilerek ithal edilmelidir. Yabancı sermaye, gelmesi için teşvik edilmeli ve bir kanun çıkarılmalıdır.

Raporda Türkiye’yi Amerikan sermayesinin kalkındırabileceği anlatılmaktadır. Lokomotif ve traktör üretimi için talep edilen krediye de Thornburg şiddetle karşı çıkmaktadır. Bunun yerine daha ucuz olarak ithalata gidilmesi önerilmektedir.

Özetle sanayileşme çabasına kendi gerekçeleriyle şiddetle karşı çıkan Thornburg karayolları yatırımları, tarımsal büyüme özel girişime dayalı ihracat temelli madencilik, hafif sanayi ve tüketim mallarına yönelik yatırımları öngörmektedir. Bu konuda Amerika’nın hem iş tecrübesine ve hem de yardımlarına (sermaye yatırımı, dış borç/kredi, dış yardım) sığınılması tavsiye edilmektedir.(Daha geniş bilgi için bkz; Türkiye nasıl yükselir? Max Weston Thornburg’un, Graham Spry ve George Soule. Nebioğlu yayınevi 1. Baskı)

Benzer gelişmeler, Güvenlik ve eğitim alanlarında da gerçekleşti aynı dönemde. İki alanda da Amerikan heyetleri yerleşti Ankara’ya. İkili antlaşmalar ve ünlü Fulbright Anlaşması ile.

Günümüzde de değişen bir yok. Bu minval üzre yürüdü işler, hala da öyle yürüyor.

Onların biçtiği yeni bir dona uymaya, uydurulmaya çalışılıyor coğrafya.

Yaşanan gerçeklik bu özetle. Ve bu durum tüm çıplaklığı ile ortada iken; düşünsel planda ise tersi yaşanıyor.

ABD’nin Ortadoğu’da ne işi var sorusu ya geçiştiriliyor tamamen, ya da ama ile başlayan ne dediği belirsiz uzun yazılarla üstü örtülüyor şimdilik.

Minareyi çalan kılıfını hazırlar diyen bir atasözümüz var. Yaşanan tam da budur. Teori görüyor bu işlevi.

Bu durum, Batı tipi yaşamın sıkışmaya başladığı gerçeği ile hızla değişecek en başta. Bunun da farkındalar. Kendilerine biçtikleri misyon, Batı uygarlığını ve değerlerini korumak.

Muhalifler, başka bir dünya mümkün diyenler içinse; bu değerlerden uzak durmak, sorgulamak, ikiyüzlülüğü açığa çıkarmak, bağı koparmak elzem.

Emperyalist zincir kırılmadan, emperyalizm yıkılmadan rahat, huzur yok insanlığa.

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!