Türk Solunun Önünde Aşılması Zor Engeller…-M.Tanju Akad

Yukarıda olumsuz özelliklerinin bazılarına kısaca değindiğimiz bir toplum ancak uzun bir mücadele sürecinde bunların

 bir kısmından ve belli ölçülerde arındırılabilir ama o zaman da dikkat etmek gerekir; çünkü çok sayıda istenmeyen unsur gerçek düşüncelerini saklayarak içeri sızmaya çalışacaktır…

mtakad@anafikir.gen.tr

Türk Solunun Önünde Aşılması Zor Engeller…

Niçin Bocalıyoruz…

Devekuşu gibi başı kuma gömmek sadece gerici güçlere hizmet ediyor. Kısa vadeli çözümleri olmayan bir işle uğraşıldığını bilmeyen varsa uyansın. Kısa vadeli avutmaca isteyenler kendilerini toplasın.

Daha iyi bir toplumda yaşamak isteğiyle, henüz tam bilemediğimiz bir güzergâh üzerinden, tam bilemediğimiz bir hedefler silsilesine doğru ve tam bilemediğimiz yol arkadaşlarıyla birlikte yürüyüş için aşılması zor bazı güçlükler var. Her ne kadar pes etmek gibi bir seçeneği aklımızın ucundan bile geçirmesek de, bu güçlükler sadece biz öyle istiyoruz diye aşılmayacak. Bunları görmezden gelmek de bize bir şey kazandırmıyor, tam tersine çok şey kaybettiriyor, yürüyüşü geciktiriyor. Zorlukları bilmek, onları aşmanın ilk adımıdır.

Niçin tam bilemediğimize gelince…, güzergah belli değil çünkü her hedefin birden fazla yolu var, hedef belli değil çünkü yeni koşullarda tam olarak nasıl bir ekonomik yapı ve ne tür demokratik kurumlar istediğimizi ve gene koşullara bağlı olarak yolda bunları nasıl revize edeceğimizi bilmiyoruz ve nihayet kimlerin bizimle aynı talepleri paylaşacağını ve bu amaçla ne kadar mücadeleye razı olacağı belli değil. Bunlar üzerinde yeterli düşünce üretilmediği için yola çıkanlar biraz dolaştıktan sonra geri dönüyor. Birçok şey yolda belli olur, doğrudur, ama her şeyi de yola bırakmak olmuyor. Burada, en kısa şekliyle, “yönü biliyoruz ama yolların durumunu tam bilmiyoruz” ifadesini kullanabiliriz.

Sürekli bocalıyoruz…. Bunun birçok nedeni var… İlk başta sürekli kimlik değiştirmek zorunda bırakılıyoruz. Fransız bundan iki yüz yıl önce Napoleon döneminde neyse şimdi de o. Biz her kavşakta makas değiştiren bir tren gibiyiz, ama her makasçı ayrı bir yola götürmeye çalışıyor. Büyük dedelerimiz II. Mahmut döneminden itibaren başka bir insan olmaya zorlandılar. Sonra Tanzimat fermanı okundu, artık tebaa değil vatandaşsınız dendi. Vatan kelimesi bile 19. yy’da icat edildi. Bu arada vatan ha bire küçülüyor ve nüfus yapısı sürekli değişiyordu. Hukukları değişti. Mecelle geldi, yarım yüzyıl ancak geçmişti ki yerine İsviçre medeni kanunu ikame edildi.  Vatandaşlığı tam anlamadan meşrutiyet, sonra da cumhuriyet geldi. Ümmet yok yurttaşlar var dendi. “Yurttaşların” çoğu tepeden indirilmiş yeni hak ve vazifeleri için gayret göstermemiş, bunları ruhen benimsemiş değillerdi. Sonra dil değişti. Basın taramalarında, 1925 ile 1975 arasında dilin yüzde elliden çok değiştiği görülüyor. Yazı da değişti. Modernleşme tepeden geldi. İyi ki geldi ama zaaflı geldi, yeterinde içselleştirilemedi. Eski kötüdür dendi ama bu arada eski kültürden de çok hızlı koptuk. Binlerce kitabı bir anda okuyamaz olduk. Sonra batıya benzemek lazım dendi ama hemen akabinde dışarıdan yönlendirilen İslam da atağa geçti. Bir kısım ahali görünüşte İslami kimliğe dönerken özde batıya özendi. Öyle olmalı, böyle olmalı tartışmaları arasında yıllar akıp gitti. Bu çerçevede, önümüzdeki yıllarda sıkıntımızı artıracak bazı konulara kısaca değinmek istiyoruz…

Uzlaşmacı değiliz… Kültürümüzün tarihi, en eski çağlarından beri uzlaşmacı olmadığımızı gösteriyor. Bozkır devletleri son derece kısa ömürlü olmuştu. Osmanlılar ile ilk uzun devletimiz kuruldu ama Anadolu beylikleri iki yüzyıldan fazla onlarla savaştılar. Osmanlı döneminin sonuna kadar iç savaşlar ve isyanlar birbirini izledi. Keza, tarih boyunca görüyoruz ki, güçlü liderler ölür ölmez Türk devletleri dağılma sürecine giriyor. Partiler başta olmak üzere birçok oluşum da liderlerden sonra dağılıyor, sadece ihanet zinciri bir şekilde sürdürülüyor. Günümüze gelince, önce kimin, kimlerle ve hangi konularda uzlaşmaya razı olduğunu anlamamız, ve tabii,  uzlaşamayacak olanları da bilmemiz gerek. Daha doğrusu kim neye razı, neye değil… Pekâlâ, batılılarla ya da İslam’ın faklı yorumlarıyla uzlaşmaya hazır bir kitle var… Ama daha iyi bir toplum programında uzlaşma konusunda henüz yeterli işaret yok. Kaldı ki, Türk solunun geçmişi de sürekli ayrışma gösteriyor. Küçük grup birliktelikleri hiçbir zaman ortak çıkarlar uğruna terk edilmedi. Uzlaşma zemini başarılamazsa hiçbir ilerleme olmaz ve bu da otomatik bir şey değil. Geçmişte bazı çabalar olmadı değil ama birçokları art niyetle yaklaştı ve bir yere ulaşılamadı.

Politikanın abc’si bilinmiyor. Politika gerçekçi hedefler oluşturmak, yol çizmek, bu yolda ara hedefler belirlemek ve bir yandan koşullara uygun olarak bu hedefleri sürekli revize ederken, diğer yandan da bunları gerçekleştirecek oluşumları geliştirmektir. Ne yazık ki Türk solcularının önemli bir kısmı politikayı böyle görmüyor. Aslında nasıl gördüklerini tam bilmiyorum ama yalpalamalarından çıkardığım kadarıyla bazıları politikaya biraz kumarbaz gözüyle bakıyorlar. Blöfle güçlü görünmek ve birkaç el kazanıp büyük oynamaya başlama becerisi olarak görüyorlar. Kimileri de temel çelişkilere güveniyor ki, bu ancak oyunun oynayacağı sahneyi oluşturur, oyun ayrıca yazılmalıdır. Öyle araya kaynamaya çalışmakla olmaz bu işler.

Sistem ve prosedür oluşturmak en basitinden en kapsamlısında kadar her türlü çalışmanın olmazsa olmazıdır. Bu konudaki çoğu teşebbüsümüz ters karşılanmıştır. Türk, sistem sevmiyor maalesef, ama öte yandan eski-yeni herhangi bir sisteme saplanıp etrafı görmeme eğilimi de bir başka tehlike oluşturuyor.

Başarıları abartma, başarısızlıkları ve sorunları görmezden gelme şeklinde özetleyebileceğimiz eğilim de yaygın bir sorundur. Bunun bizim soldaki örnekleri ciltler tutar. Hala “gaz vererek” siyasi başarı umanlar olması çok acıdır. Bu, düşüşün çok daha sert olmasından başka bir sonuç vermez. Sol için en yıkıcı eğilimlerin başında gelir. Uyanıklıkla moral olmaz.

Bilgisizlik had safhada… Utanç verici bir cehalet hüküm sürüyor. Temel zayıf olunca yeni bilgiler yerine oturmuyor, klişecilik öne çıkıyor. İnsanlar ne istediklerini bilemedikleri zaman talepleri havada kalıyor, güce dönüşmüyor. Siyasette boşluk olmayacağı için de basmakalıp laflarda takılıp kalanlar sistemli çalışan güçler karşısında mevzi kazanmıyor. Gene bu nedenle, etrafta dolduruşa gelenlere de sıkça rastlardık. Şimdi azaldılar. Öte yandan hasım güçlerin son derece iyi yetiştirilmiş sayısız lejyonu var. Derme çatma adamlarla bunlara karşı savaş yürütmek kolay değil. Bazen, iyi niyetle belli (ve haklı) bir talebi ortaya atıp savunanları görüp üzülüyorum. O tür bir sorunun başka alanlarda ilerleme olmadan çözülmesi olanaksız olduğu ve savunanlar sanki ele aldıkları şey bağımsız bir sorunmuş gibi davrandıkları için.

Biat alışkanlığı… İlla da birilerine ya da bir yerlere yaslanma alışkanlığı insanların küçük gruplara takılıp kalmasıyla sonuçlanıyor. (On yıllardır yılmadan solu bu konuda uyandırmaya çalışan Hakkı Hocamıza teşekkürlerimizle…) Bu insanlar sonra kazanılamıyor.  Bir zamanlar solun bir kısmı için “milli” ithamı yapılmıştı. Halbuki durum bu değildi. Türkiye solu için millilikle ilgili bir suçlama yapılacaksa bu milli olduğu için değil, önemli ölçüde “gayrı-milli” olduğu, geçmişte çoğu hareketin başkalarına yaslanma eğilimi nedeniyle yapılmalıdır. Ve tabii ki böyle bir ikileme takılmak kesinlikle reddedilmelidir.

Çözülme süreci devam ederken toparlanmak kolay değildir. Kumlu zemin hala kayıyor ve üzerinde kalıcı şeyler inşa edilmesine izin vermiyor. Dünyadaki konjonktür de uygun değil ama uygun hale gelip gelmediğini anlamak da ayrı bir bakış gerektirdiği gibi, bunun etkileri de sürecin nasıl geliştiğine bağlı olarak değişiklik gösterir. Sonuçta, her zemine uygun inşaat teknikleri farklıdır ve bu durum siyasette de geçerlidir.

Dünyadan kopukluk ise başka bir sorundur. Her ne kadar çok önemli gelişmeler yoksa da, neler olduğunu yeterince izlemiyor, ufkumuzu genişletmek için yeterli çabayı harcamıyoruz. Ayrıca, yabancı deneyleri ikinci elden izlediğimiz için de tam olarak vakıf olamıyoruz ve yüzeysel izlenimlerimiz pek bir işe yaramıyor.

Bilgi ve tecrübe aktarma geleneği çok zayıf. İnsanları yetiştirecek kurumlar olmadığı gibi hem insanlar yetişmeden ve geçmiş deneyleri kavramadan sağa-sola kayıyor, hem de geçmişle ilgili son derece çarpık bir bilgilenme ediniyor.

Liderlik sorunu çok daha vahim bir hal almış bulunuyor. Liderlik sonuçta bir kadro sorunudur. Çok çeşitli faaliyetleri uygun bir anlayışla ve muhtelif demokratik usulleri göz ardı etmeden yönetecek liderler olmadan mücadele yürütülemez. Solun son yükseliş döneminde insanlar iyi yetiştirilememişti ama hiç olmazsa liderliğe hevesli çok sayıda insan vardı. Bunlar siyasi süreçlerde elenerek ve aralarına yenilerini alarak sürdürülebilir bir kadro yapısına doğru gidilebilirdi (her ne kadar gidilemediyse de). Şimdi, çok daha zor koşullarda, lider yetiştirecek ve bunların demokratik süreçleri işletecek şekilde olgunlaşmalarına çok uygun bir ortam görünmüyor. Birçok iyi insan düşünce olarak olgunlaşıp tecrübe kazanmadan, çok farklı nedenlerle yitiriliyor.

Politika alternatif üretmektir. Bu yapılmadığı müddetçe havada kalır. Gerçi muhalefet de bir nevi politikadır ama salt muhalefetle fazla gidilmez. Nitekim Türk solunun sıkıntıya batma nedenlerinden birisi de budur. Alternatif üretemeyenler liderlik yapmaya heves etmesin diyoruz. İdare-i maslahat ile nereye gidilecek. Bir grubu hızla dağılmadan yavaş yavaş eritmek, bir şey yapıyormuş gibi görünmek politika olamaz. Alternatiflerin belli bir ilkeler sistemine uygun olması ise ayrı ama önemli bir konudur. Kaldı ki, ilkelerin korunması da bir hedef olamaz, şayet politika yoksa.

Toplum yağmaya alıştırılmış, toplum dokusu sol açısından daha da olumsuz bir hale getirilmiştir. Bu haliyle çoğunluk itibariyle bırakın sosyalizmi, modern bir toplum için gereken sorumluluk anlayışına dahi sahip değildir. Kaldı ki, hakim kültürel özelliklerinin (inanç sistemi dahil) modern bir toplum dokusuyla ne kadar uyumlu olduğu yeterince tartışılmamıştır.

Aşırı duygusallık. Toplumlar aşırı duygusallığı yüksek eğitimle bir ölçüde kontrol altına alabilir. Bireylerde ise durum farklıdır. Herhalükarda, eğitilmiş veya eğitilmemiş bireylerimiz (bu satırların yazarı dahil) duygularını frenleyerek salim kafayla siyaset yapacak olgunluğa (ki bu, siyasetin ön koşullarından birisidir) ulaşmış değildir. Ama durumu değerlendirmek…, o başka bir şey.

Kurumların yabancıların denetiminde olması. Bu büyük bir sorundur. Ülkemizdeki tüm kurumlar yabancı egemenliğinde ya da en azından yabancı tesirlere fazlasıyla açık durumdadır. Bunlara partiler ve kamu kurumları ile finans kurumları da dahildir. Bunun yaratacağı sorunları izaha gerek yoktur.

İşbirlikçiler çok sayıdadır. Basın, üniversiteler, devlet kurumları, dernekler ve siyasi partiler yabancı vakıflar ve kurumlar tarafından eğitilmiş kişilerle doludur. Kaldı ki, insanlarımız yabancılarla düzgün bir ilişki kurmakta ayrıca zorluk çekmektedir, çünkü Tanzimat’tan beri sürekli kazık yemek şartıyla ilişki kurmak adeta gelenekselleşmiştir. Türkün aklı, çoğu zaman yabancıların şeytanlıklarıyla başa çıkamamaktadır, çünkü buna uygun bir zihin yapısı yeterli sayıda kişide mevcut değildir. Bunu yapabilecek kişiler ise ne kadar yeterli olurla olsunlar genellikle olayların dışında tutulur.

Kürt sorununun çözümsüzlüğü. Şurası iyi bilinmelidir ki Türkiye’de Kürt sorunu hiçbir zaman çözülemeyecek, teorik olarak ortaya atılabilecek olan hangi çözüm önerisi uygulanmaya çalışılırsa çalışılsın, sorun şu veya bu ölçüde devam edecektir. Bu “birçok problemin birden fazla çözüm yolu vardır, bazı problemlerin ise hiçbir çözümü yoktur” önermemizin ikinci kısmına mükemmel bir örnektir (aslında birinci kısmına da). Farklı kimliklerin öne çıkması gerilimleri artıracak, fakat iç içe geçmiş aileleri, işleri ve diğer ilişkileri parçalamak mümkün olmayacağı için geniş bir ayrışma olamayacaktır. Bu nedenle gerilimle yaşamaya alışmalıyız diyecektim ki, zaten alışmış bulunduğumuz için bu cümlenin anlamı sadece bir hatırlatmadan ibaret olacak. Kürt sorununun ne askeri, ne siyasi anlamda bir çözümü yoktur. Dışarıdan empoze edilecek her türlü çözüm ise ülkemiz insanlarını kale almayacağı için sonsuz acılar yaratacaktır ve bizim açımızdan çözüm olmayacaktır. Pekâlâ, biz çözüm üretebilir miyiz? Bu ayrı bir yazının konusudur ve birçok başka sorunun çözümüne bağlıdır. Yani bağımsız, tek başına çözülecek bir sorun değildir.

Öğrenme ve düşünme zorluğu: Yurttaşlarımız sağlam bir temel almadıkları için düşünme ve öğrenme konusunda zorluk çekerler. Birisinin bir konuyu öğrendiğini sanırsınız, iki gün sonra fabrika ayarlarına “reset” edilmiş olarak geri döner. Az okudukları, sözlüğe bakma alışkanlıkları olmadığı, kelime hazneleri zayıf olduğu, felsefe merakının azlığı gibi nedenler düşünme yetilerini kısıtlar. Birisine bir iş devrettikleri zaman sorumluluktan kurtulduklarını sanırlar ve takip etmezler. İlerleme olduğunu düşündüğünüz anda, her şey eski tas, eski hamama döner. Kısacası insan malzemesi işlenmemiş veya kötü işlenmiştir. Yüksek değerlere sahip olanların sayısı da azdır. Dolduruşa gelip adam yakacakların sayısını düşünmek bile istemiyorum.

Kurallara uymama alışkanlığı çok fazla. Tüm konutların üçte ikisinden fazlası kaçakken başka söze gerek var mı? Toplumda temel kurallara uymayanlar, mücadelenin kurallarına da uymuyor, çünkü olaylara sistemli bir bütünlük olarak bakamıyor. Anlık dürtülerle hareket ediyor. Güvenilmez bir tavır sergiliyor… ve zaten bunlara güvenilmez, ne zaman ne yapacakları konusunda sürekli tetikte olmak gerekir.

Önümüzde tabula rasa (boş sayfa) yok. Geçmişteki olumsuzluklar peşimizi bırakmıyor. Eskiden kalan ve bir işe yaramayangruplaşmalar, fikir kırıntıları, saplantılar, hatta hastalıklı ilişkilerin kalıntıları sol hareketin önünü kesen bir etki yapıyor (tabii ki tek başına çok etkili değil ama gene de önemli). Bunlar boruları tıkayan kalıntılar gibidir ve hala bazı şeyleri, en başta yeni insanların sağlıklı bir şekilde yetişmelerini engelliyorlar.

Uluslaşma süreci tamamlanmamış ve yurttaşlık bilinci gelişmemiş bir toplumda siyasetin bazı türleri çok daha zor, bazıları ise daha kolaydır. Bizimki ne yazık ki daha zor olan tarafa düşüyor.

Yukarıda olumsuz özelliklerinin bazılarına kısaca değindiğimiz bir toplum ancak uzun bir mücadele sürecinde bunların bir kısmından ve belli ölçülerde arındırılabilir ama o zaman da dikkat etmek gerekir; çünkü çok sayıda istenmeyen unsur gerçek düşüncelerini saklayarak içeri sızmaya çalışacaktır…

 

M.Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!