Türkiye’nin Demokratikleşme Ya Da Gericileşme Süreci–V-Mehmet Ali Yılmaz

Türkiye’nin sınırlı da olsa 1960’lı yılların ilk yarısında emperyalizmin kıskacının

  dışına taşmaya, soğuk savaşın yarattığı tortulardan kurtulmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Türkiye, bu dönemde, bir yandan Bağımsızlık mücadelesi veren ülkelerle ilişkiler kurma gayreti içindeyken; diğer yandan 1945’ten beri uzak durulan Sovyetler Birliği ile ilişkileri ısıtmaya çalışıyordu. 1961 Anayasası ile yaratılmaya çalışılan kısmi özgürlük ortamında atılmaya çalışılan bu adımlardan rahatsızlık duyanlar da vardı.

TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞME YA DA GERİCİLEŞME SÜRECİ –V

6. Filoyu Protesto Eylemlerinin Ortaya Çıkışının Altında Yatan Siyasal Gerçekler

1961 Anayasasının sağlamaya başladığı kısmi demokratikleşme ortamıyla birlikte ABD ile ilişkilerde belli-belirsiz bir aşınma sürecine giriliyordu. Kaldı ki; 27 Mayıs İhtilalini yapanların da girişilecek hareket karşısında ABD’nin nasıl tavır alacağı konusunda şüphelerinin olduğuna daha önce değinmiştik. Bu konuda Feroz Ahmad da Dündar Seyhan’ın Gölgedeki Adam kitabına dayanarak şöyle yazmaktadır:

“Mayıs 1960’ta ABD’nin DP’lilerin devrilmesine ses çıkarmayacağına dair hiçbir kanıt yoktu; zira güvenilir bir müttefiktiler. Askeri komplocular Amerikan müdahalesinden korktular; Menderes’in 1959 tarihli İkili Anlaşma çerçevesinde Amerikan birliklerini çağırmayı planladığına dair söylentiler bile vardı. 27 Mayıs darbesinden sonra askerler, ilk bildirilerinde, rejimlerinin Türkiye’nin dış politika yükümlülüklerine sadık kalacağını vurgulamaya özen gösterdiler.” [Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945–1980), s.400, Hil Y, 1996.]

İhtilal yönetimi, Selim Sarper gibi önemli bir dışişleri profesyonelini Dışişleri Bakanlığına getirerek Türkiye’yi takip eden yabancılara mesaj vermekten geri kalmadı. Hatta bu arada yeni yönetimin karşı karşıya olduğu ekonomik sıkıntıyı aşması için ABD, 400 milyon dolarlık bir kredi açacağını duyurarak yeni yönetime sahipleniyordu.  Diğer yandan ise bir süredir Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek isteyen Sovyetler Birliği de, ihtilalden kısa bir süre sonra -22 Haziran 1960’da- ekonomik yardım teklifinde bulunmaktan geri kalmıyordu. Sovyetlerin bu teklifine Türkiye kaçamak bir cevap vererek bu yardımı almaya hazır olmadığını hissettirmekteydi.

Bu arada İhtilalciler, DP döneminde izlenen dış politikadan giderek farklılaşan bir yola girmek istiyorlardı. Batı’ya bağımlı dış ilişkilerin açısını genişletme ve kısmen de olsa bağımsızlaştırma eğilimi kendini gösteriyordu. Bu gelişmenin ipuçları 11 Temmuz’da açıklanan hükümet programında görülür. Yıkılan DP iktidarının Ortadoğu politikalarında tamamen ABD çizgisinde yürümüş olması nedeniyle Türkiye’nin bölgede yalnızlaşmış olması durumu yeni yönelimleri gerekli kılıyordu. DP’nin Mısır-Süveyş, Suriye, Lübnan ve Irak politikaları Türkiye’yi Araplar karşısında zor durumda bırakmıştı. Bu durumu aşmak isteyen 27 Mayıs yönetiminin hükümet programında Arap ülkeleriyle ilişkileri normalleştirme eğilimi görülüyordu. (Kemal Karpat, Türk Dış Politikası Tarihi, s.209, Timaş y, 2012)

“Türkiye’nin dış politikasındaki yeni özellik, bağımsızlık mücadelesi veren ülkelerin bağımsızlıklarına barışçı yollardan ulaşmalarını destekleme konusuydu. Ankara’daki haftalık dergi Kim’den aktarma yapan Middle East News Agency (Ortadoğu Haber Ajansı), bu bağlamda Cemal Gürsel’in Arap devletleri büyükelçilerine Cezayir davasını destekleme ve uluslar arası platformlarda arka çıkma sözü verdiğini belirtti.” (Feroz Ahmad, s.401)

Kısmen de olsa ortaya çıkmaya başlayan özgürleşme eğiliminin dış politikaya yansıması biraz zaman alacaktı. Öyle ki Sovyet lideri Kruşçev’in DP zamanında Türkiye’yi tarafsızlaştırmaya çalıştığını fakat sonuç alamadığına daha önce değinmiştik. Türkiye’deki bu olumsuz eğilime rağmen Moskova’nın barış atakları devam etti. Bu ataklara Ocak 1962’de Başbakan İnönü , “Türkiye’nin bir sisteme bağlı olduğunu ve SSCB’nin bir müttefiki ya da tarafsız olmasının Türkiye için olanaksız olduğunu ilan ederek, Türkiye’nin tutumunu iki anlama gelen terimlerle açıkladı. Moskova ile görüşmeleri sürdürebileceği tek çerçeve buydu.” (F. Ahmad, s.402)

Dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin sorunu şöyle açıklar:

“Son yıllar esnasında, Sovyetlerin, iki komşu memleket münasebetlerinde iki cihan harbi arasında mevcut olan dostluğu yeniden kurmak maksadıyla, barış içinde birlikte var olma ve yumuşama politikası genel çerçevesi içinde, Ankara nezdinde devamlı gayretler sarfettiği görülmüştür… Türk devlet adamları, bu açılışları, evvela, sakınma ve ihtiyatla karışık bir memnunlukla karşıladılar. Türk endişelerini gidermek gayreti içinde Sovyet temsilcileri, memleketleri tarafından mazide Türkiye’ye karşı izlenen ve sorumluluğu geçmişteki liderlerine raci olan haksız politikanın bir hata olduğunu itiraf etmekten kaçınmıyorlar, maziye ait hataların kabulüne müvazi olarak, Kruşçef’in mükerrer dostluk teminatını ve Türkiye’ye karşı samimi niyetlerini de ayrıca itina ile belirtiyorlardı.” (F. Cemal Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, s.369–370, Ankara–1968)

İki büyük güç arasındaki sıcak gelişmeler ve bölgemizde ortaya çıkan sorunlar Türkiye’yi yeni değerlendirmelere zorluyordu.

1962’deki Küba krizi sırasında ABD, Türkiye’yi Sovyetler Birliği’ne karşı pazarlık masasına sürerek İnönü hükümetinin bilgisi dışında ülkemizi doğrudan ilgilendiren önemli konularda tasarruflarda bulunuyordu. Sovyetler Birliği ile gerginleşen ilişkilerini yumuşatmak için bu ülke yönetimi ile yaptıkları pazarlıklar sonucunda, Türkiye topraklarında konuşlandırdıkları nükleer füzelerin (Jupiter füzeleri) bir bölümünü hükümetin bilgisi dışında söküyorlardı. (Bu pazarlık sonucunda Kruşçev’de Küba’daki Sovyet füzelerini Castro’ya danışmadan geri çekiyordu.) Diğer yandan, 1964-65 yıllarında patlak veren Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak ABD, Türkiye’ye karşı Yunanistan’ın yanında yer alıyor ve hatta bu sorunla bağlantılı olarak ünlü Johnson mektubuyla İnönü hükümeti tehdit ediliyordu.

“İnönü, kendi değerlendirmesine göre, Kıbrıs krizinde Amerika’nın Türkiye’ye karşı aleyhte tutumuyla ihanete uğradığını düşünüyordu… İnönü, Amerika’nın tutumuyla ilgili sert açıklamalar yapacak kadar ileri gitmişti ve 5 Mayıs’ta (1964) Meclis’te dış politika tartışıldığında, yalnızca Adalet Partisi sözcüsünün, kendi hükümetinden çok Amerika’yı desteklemesi dikkate değerdi.” [Feroz Ahmad, s.219.]

Konumuzla doğrudan ilgisi dolaylı da görünse bu dönemde Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında değişmeye başlayan ilişkilere değinmekte yarar olduğu su götürmez bir gerçektir. Çünkü kamuoyumuzda 12 Mart 1971 darbesinin nedenlerinden biri olarak Demirel’in Sovyetler Birliği ile ilişkileri geliştirmeye başlaması görülür. Bu kanı aslında tam doğru değildir. Çünkü, Sovyetler Birliği ile ilişkilerin geliştirilmeye başlanması İnönü hükümeti dönemine ve hatta öncesine uzanır. Bu konuda Feroz Ahmad’ın değerlendirmesi şöyledir:

“Johnson Mektubu’nun içeriği basına sızdı ve bunun sonucunda, popüler duyarlılık ABD’ye karşı döndü. Türkiye’nin dış politikasında hiçbir temel değişikliğin olmayacağını teyit eden hükümet bile, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini onarmaya başladı.” (F. Ahmad, s.220)

Türk-Sovyet ilişkilerinin yeniden düzelmesinin ilk adımları Feridun Cemal Erkin’in Dışişleri Bakanı olduğu dönemde atılmaya başlandı. F. Cemal Erkin, sorunun giderilmesi yönünde atılmaya başlanan adımları Batı ittifakına olan bağımlılık çerçevesi içinde izah etmektedir. Bu açıklama İnönü’nün yukarıda değinilen tavrıyla paralellik göstermektedir.

“Bu devamlı temaslar esnasında, biz de, Türk dış politikasının temel direklerinden birinin ittifaklar sistemi olduğunu muhataplarımıza anlatıyorduk. Türkiye’yi müttefiklerine bağlayan çeşitli ilişkiler bu memleketi Batının tamamlayıcı ve ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Türk-Sovyet ilişkilerinin düzelmesi bu gerçeğin peşin bilinmesi ve kabulü şartına bağlıdır. Rus muhataplarımızca kabul edilen bu ihtiyati kayıt altında, Türkiye, Sovyet Hükümetinin çağrılarına olumlu cevap vermeye ve iki komşu memleket arasında daha iyi bir hava yaratmak amacıyla, ortak gayretlere kendi samimi hissesini sağlamaya hazır olduğunu bildirmiştir. Bu cümleden olarak, her şeyden evvel, cari komşuluk konuları ele alınıp gereken hal şekillerine bağlanmıştır. 1961 tarihli tren yolu ile nakliyat, 1962 de telle telefon bağlantılarının tesisi, Aras nehri üzerinde Markara köprüsünün inşası ve Arpaçay barajının kurulması hakkındaki anlaşmalar bu ilk ortak çabaların sonuçları arasındadır. Diğer bir sahada, kültürel alanda da temaslar kurulmuş ve faydalı mübadeleler gerçekleşmiştir.” (F. C. Erkin, s.370)

Bu dönemde Türk Parlamento heyetinin Sovyetlere yaptığı ziyaretin de o günün Soğuk Savaş koşullarındaki önemi küçümsenemez. Daha iki yıl önce neredeyse Soğuk Savaş sıcak harbe dönüşecekti ve Türkiye tam bir yangın yeri olmaktan son anda kurtulmuştu.

Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı’nın daveti üzerine 30 Ekim 1964 günü Dışişleri Bakanı F.C. Erkin ve heyeti Moskova’ya hareket ediyordu. 6 Kasım 1964’e kadar süren bu ziyaret sırasında Türkiye Dışişleri Bakanı, Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mikoyan, Başbakan Kossygin, Dışişleri Bakanı Gromyko, Dış Ticaret Bakanı Patoliçev ve en önemlisi Parti Sekreteri Brejnev ile görüşmüştü.

Görüşmeler sonunda yayınlanan ortak bildiriye olumlu bir havanın hakim olduğu görülüyordu:

“Yapılan görüş teatileri, sağlam ve devamlı bir barış nizamının kurulması ve barışın takviyesi ile milletlerarası gerginliğin yumuşatılması yolunda her türlü yapıcı gayretlerin sarfedilmesi lüzumu hususunda, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Sovyetler Birliği Hükümetinin fikir birliğinde olduklarını göstermiştir. Bu düşüncelerle mütehalli olarak (donanmış olarak;  bn), Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği, bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve hak eşitliği prensiplerine karşılıklı saygı esasına müsteniden, aralarında, iyi komşuluk münasebetlerinin takviyesi yolunda yapıcı gayretler sarf edilmesinde mutabıktırlar. İki taraf, sosyal sistemleri farklı devletler arasında barış içinde bir arada yaşama prensibinin bu ali hedeflerin gerçekleştirilmesini kolaylaştıracağı düşüncesindedirler.” (F.C.Erkin, s.376)

Bu ziyarette, Türkiye’nin en önemli dış politika sorunu olan Kıbrıs konusu da görüşüldü. Bu görüşmeden sonra Kıbrıs sorunuyla ilgili Sovyet görüşünde kısmi bir değişiklik olduğu söylenebilir.  Ortak bildiride bu konuyla ilgili şöyle denilmektedir:

“Türkiye tarafı, Türk Hükümetinin Kıbrıs meselesindeki tutumu hakkında Sovyet Hükümetine mufassal (uzun uzadıya; bn) malumat vermiştir. İki taraf, Kıbrıs meselesinin, Kıbrıs’ın bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve her iki milli cemaatin kanuni haklarına riayet Adada iki milli cemaatin varlığını tanıma esası üzerinde, barış içinde yaşamalarını sağlayacak şekilde, barışçı yollarla halledilmesine taraftar olduklarını ifade eylemişlerdir.” (F. C. Erkin, s.376)

Bugün çok farkında değiliz ama bu açıklamada kullanılan kavramlar 1962 senesindeki ilişkiler açısından önemlidir.  Örneğin “iki milli cemaatin kanuni haklarına riayet”in ne kadar önemli olduğuna biraz sonra değineceğiz. 

Bu sonuç bildirisinde ticaretin arttırılmasının kararlaştırıldığı açıklanırken; “kültür mübadelesine dair bir anlaşma”nın imzalandığı da ilan edilmiştir. Ürkülen, korkulan, her evde abartılı “komünist casus” hikâyelerinin anlatıldığı bir dönemde “kültür değişimi”nden söz edilmesinin önemini tahayyül edin.

Ayrıca Komünist Partisi Genel Sekreteri Brejnev, Türkiye Dışişleri Bakanına “iki memleket ilişkilerine verilen yeni yönü” tümüyle onayladığını ifade ederek ziyarete ve sonuçlarına verilen önemi ortaya koymuştur.

Bu sonuç bildirisinde Mustafa Kemal ile Lenin arasındaki dostluğa yıllar sonra vurgu yapılması da ayrıca önemlidir.

Türkiye Dışişleri Bakanının bu ziyaretini M. Potgorny’nin başkanlığında bir Sovyet Parlamenter Heyetinin Ankara’ya gelişi takip etmiştir.

İsmet İnönü’den sonra hükümeti kuran Suat Hayri Ürgüplü’nün Sovyetler Birliği’ne yaptığı ziyaret, ekonomik ve ticari alanda ikili ilişkilerin genişletilmesinde önemli rol oynadı.

Bu ziyaretler sonucunda iki ülke arasında ihracat ve ithalatta yükselmeler meydana geldi. Bu dönemden sonra, Sovyet Hükümeti, mal değişimi dışında, yatırımlar yoluyla Türkiye’nin kalkınmasına katkı sunmaya başlıyor ve bu amaçla yedi sanayi tesisinin kurulması amaçlı projeyi Türkiye Hükümetine sunuyordu.

Bu gelişmelerden şu sonucu çıkarabiliriz: Türkiye’nin sınırlı da olsa 1960’lı yılların ilk yarısında emperyalizmin kıskacının dışına taşmaya, soğuk savaşın yarattığı tortulardan kurtulmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Türkiye, bu dönemde, bir yandan Bağımsızlık mücadelesi veren ülkelerle ilişkiler kurma gayreti içindeyken; diğer yandan 1945’ten beri uzak durulan Sovyetler Birliği ile ilişkileri ısıtmaya çalışıyordu. 1961 Anayasası ile yaratılmaya çalışılan kısmi özgürlük ortamında atılmaya çalışılan bu adımlardan rahatsızlık duyanlar da vardı. Bu yönlerden bakınca; Kıbrıs sorun’nun ABD ve İngiltere’nin gerçek yüzlerinin ve amaçlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir turnusol işlevi gördüğüne tanık oluruz. Sovyetler Birliği, başlarda Türkiye’ye karşı Kıbrıs konusunda aykırı politikalar izlerken kurulan ilişkilerin de etkisiyle nispeten makul bir noktaya doğru geliyordu. ABD ise 1960’ların ortalarına doğru Türkiye’yi inciten politikalara yöneliyordu. Bu gelişmeler Türkiye halkının ve özellikle de gençliğin ABD’ye karşı tavır almasına ortam hazırlıyordu.

Kıbrıs sorunu, Türkiye halkının ve özellikle gençliğin anti-emperyalist, anti-Amerikan görüşleri benimsemesinde çok önemli rol oynamıştır. Bu nedenden dolayı bu sorunun tarihçesine ve Türkiye’deki etkilerine değinmekte yarar var.

Kıbrıs Sorunu ve Etkileri

1950’li yılların ortalarında Türkiye Kıbrıs sorunuyla çok ilgiliydi, iç politika da bu sorunla meşguldü. Menderes Hükümeti başlarda Kıbrıs konusunda hiçbir taviz verilmeyeceğini, İngiltere çekilecekse adayı Türkiye’ye iade etmesi gerektiğini ileri sürüyordu. İngiltere adaya özerklik tanımayı kararlaştırınca Türkiye Hükümeti politikasını yumuşatmak zorunda kalarak “Kıbrıs Türk’tür” iddiasından vaz geçiyordu. Türkiye’nin artık amacı İngiltere ve Yunanistan ile ilişkilerini bozmayacak bir uzlaşmaya yönelmek olacaktı. Böylece Yunanistan (görünürde) adanın Rumlaştırılmasından, Enosis’ten vazgeçiyor Menderes Hükümeti de taksim politikasını bırakıyordu. 1959 Şubat’ında iki taraf Kıbrıs’taki Türklerin haklarının Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından ortak bir şekilde korunacağı, garanti edileceği konusunda anlaştı. Böylece 19 Şubat 1959’da Londra’da yapılan anlaşma ile Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluyordu.

Türkiye’deki bütün partiler bu politikayı desteklemişti. Hatta 27 Mayıs 1960 ihtilalinden bir gün sonra MBK Kıbrıs anlaşmasının onaylanması için Zürich ve Londra’ya temsilci gönderiyordu. 15 Ağustos 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti ilan ediliyor ve Makarios Cumhurbaşkanlığına, Dr. Fazıl Küçük ise yardımcılığına seçiliyordu.

Bu arada Kıbrıslı Rumlar, Türklere Kıbrıs Anayasasında geniş haklar tanındığını ileriye sürüyorlardı. Kıbrıs’ın İçişleri Bakanlığına getirilen eski EOKA liderlerinden Yorgaçis 10 Şubat 1961’de Enosis lehinde bir konuşma yapmaktan da geri kalmıyordu. (Kamuran Gürün, Dış İlişkiler ve Türk Politikası, s.395,AÜSBF Yayınları, 1983.)

Cumhurbaşkanı Makarios ise Aralık 1961’de anayasa değişikliğinden söz etmeye başlıyor ve Türklere tanınan hakların yerine getirilmesini konusunda adım atmıyordu. Anayasaya göre Kıbrıs’ta, kamu görevlilerinin %30’u, oluşturulacak 2000 kişilik ordunun %40’ı Türklerden meydana gelecekti. Kıbrıs’ın 5 büyük şehrinde Türkler ayrı belediyeler kuracaktı; ama, Makarios bunların hiçbirini hayata geçirmiyordu. Anayasa, Kıbrıs’ın iki toplumdan oluştuğunu açıklıkla ortaya koymasına karşın Makarios Türk toplumunu bir azınlık olarak görüyordu.

22 Kasım 1962’de Türkiye’ye gelen Makarios’a bu tür davranışların iyi sonuçlar yaratmayacağı, yapılan anlaşmalara ve Anayasaya uyulması gerektiği hatırlatılıyordu. Çankaya’da yapılan toplantıda İsmet Paşa, Anayasada yapılacak değişikliğe garantör devlet olarak razı olmayacaklarını Makarios’a açıkça söylüyordu.

Makarios, düşündüğü planın (Kıbrıs’ı Rumlaştırma planı) uygulamaya sokulmasına Ankara’nın izin vermeyeceğine kanaat getirmiş olmalı ki aklından geçenleri bir oldubitti ile hayata geçirmeyi hedeflemişti. Akritas planını bu amaçla hazırlattığı sanılıyordu. Daha sonra, 21 Nisan 1966’da bir Rum gazetesinde yayınlanan bu plana göre, asıl hedef Enosis’ti. Akritas planına göre, Kıbrıs anlaşmaları ile sorun çözülmemişti, bu anlaşmaların gözden geçirilmesinin gerekliliği kanısı tüm dünya kamuoyuna benimsetilmeliydi. Bu planın uygulanabilmesi için önceliğin Türkiye’nin garantörlüğünün sonlandırılmasına verilmesi gerekli görülüyordu. Bütün kamuoyu çalışmalarının esası buna yönelikti. Bu sorunu hallettikten sonra Enosis’e giden yol açılmış olacaktı. Planda şöyle deniliyordu:

“Barışçı müzakereye her zaman hazır olduğumuz izlenimini yaratmalıyız… Ancak genel hedefe varmak maksadıyla ilk kademe olarak tadil konusunda yapacağımız davranışlara, Türklerin olay çıkarmadan bakacaklarını düşünmek saflık olur. Bu sebeple teşkilatımızın kuvvetlendirilmesi elzemdir… Türklerin ani bir mukavemeti ile karşılaşırsak, karşı saldırımız derhal yapılmadığı takdirde, Rum halkı arasında panik doğabilir… Türklerin herhangi bir gayretini kuvvetle kararlılıkla ortadan kaldırmak başka anayasa tadilleri için bize kolaylık sağlar… Eğer toplumlararası çatışma genel bir mahiyet alırsa, Enosis’i derhal ilana hazır olmalıyız, zira bu takdirde diplomatik teşebbüsleri beklemeye gerek kalmayacaktır…” (Kamuran Gürün, s.398.)

Türkiye Hükümeti, Ağustos 1963’te Rumların Ada’nın statüsünü değiştirme girişimlerine ilk karşı çıkışını yapıyordu. TC Dışişleri Bakanlığı, “Kıbrıs’ta kurulu anayasal rejime karşı Rum liderlerinin bütünüyle sorumsuz açıklamaları”nı protesto ediyor ve “Böyle bir girişimin bir iç mesele olduğunu ileri sürmek yasal olarak kabul edilemez ve imkânsızdır; zira Kıbrıs Anayasası uluslararası bir anlaşmaya uygun olarak oluşturulmuş ve bu Anayasanın maddeleri, Türkiye’nin taraf olduğu garantörler anlaşmasının garantisi altındadır” deniliyordu. Açıklamanın devamında, yüzbin Türk’ü “yabancıların keyfi idaresine terk edebilecek bir hükümet, Türkiye’de asla iktidara gelmeyecektir” deniliyordu. 1963 Türkiye’sinde, 2003 yılında AKP Hükümeti gibi bir iktidarın kurulabileceği ve Kıbrıs’ı Batılı emperyalistlerin istedikleri gibi düzenlemeye çalışacağı tahmin edilemezdi.

Makarios, Türkiye’nin anlaşmalardan doğan haklarını kabul etmeyerek 30 Kasım 1963’te Kıbrıs Anayasasının temel maddelerinin değiştirilmesini isteyen bir memorandumu taraflara sunuyordu.

Türkiye Hükümeti 6 Aralık 1963 tarihinde verdiği cevapla Makarios’un tekliflerini reddediyor ve muhtırayı şöyle bağlıyordu:

“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti sözkonusu Anayasa güvencesinin hayati olduğu kanaatindedir. Bu itibarla memorandumun ihtiva ettiği tekliflerin Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabulüne imkan yoktur.”

Türkiye’nin bu cevabını Makarios’un Kıbrıs’ın içişlerine müdahale sayarak Lefkoşe Büyükelçiliğine geri göndermesinden sonra 20-21 Aralık gecesi Lefkoşe’de Rum polisler Türklere açtıkları ateş sonucunda 2 Türk ölür ve 4’ü de yaralanır. Ertesi günü bu saldırıyı protesto eden öğrencilere açılan ateş sonucunda iki öğrenci yaralanır. Başka bölgelerde de Türklere ateş açılır, genel bir saldırı başlatılır. Bu saldırılara Türklerin karşı koymaya başlamasıyla Akritas planına uygun olarak, Kıbrıs Rum kuvvetleri Lefkoşe dışında da saldırılara girişirler. 24 Aralık öğleye kadar Türklerin kayıpları 24 ölü, 15’i ağır olmak üzere 65 yaralıydı. 24-25 Aralık gecesinde Rumlar ağır silahlarla saldırıya geçerler, özellikle Küçük Kaymaklı’da erkek, kadın ve çocuk ayırmaksızın birçok insan öldürülür.

Bu saldırılar garantör devletlerin temsilcilerinin saldırıların durdurulması için Makarios’la temasa geçmelerine rağmen yapılıyordu.

Burada yeri gelmişken garantör devletlerden Yunanistan ve İngiltere’nin adayla ilgili gerçek amaçlarına da değinelim. Yunanistan’ın stratejisi, adanın Rumlaştırılarak Ege adaları gibi tamamen kendi eline geçmesiydi. İngiltere ise 1950 ve 60’lı yıllarda Akdeniz’deki üslerini kaybediyordu. Süveyş’i ve Malta’yı kaybetmesinden sonra Akdeniz’de (Cebel-i Tarık’ın dışında) yalnızca Kıbrıs kalıyordu. İngiltere’nin Kıbrıs’taki varlığını sürdürebilmesi için Rumların saldırıları-Türklerin kendilerini savunmaları; adanın yapısını, İngiliz üslerinin varlığını tehlikeye sokmayacak ölçüler içinde olabilirdi ve hatta iyi de olurdu!  

Bu saldırıların başlatıldığı tarihte Türkiye’de hükümet krizi vardı. İnönü’nün başbakanlığını yaptığı koalisyon dağılmış ve başbakan yenisini kurmakla meşguldü. Bu ortamda Makarios, Kıbrıs anlaşmalarının artık yürürlükte olmadığını belirterek, Cumhurbaşkanı Yardımcısını, üç bakanı ve Türk bürokratları görevlerinden uzaklaştırıyordu. (K. Gürün, s.402)

25 Aralık’ta Türk jetleri Lefkoşe üzerinde ihtar uçuşu yapıyor, Lefkoşe’deki Türk Alayı da garnizonundan çıkarak Türkleri korumak için Gönenli bölgesine gidiyordu. Bu arada Türkiye’nin zayıf bırakılmış donanması da Akdeniz’de ilk kez bir hareketlenme içine giriyordu. Donanma zayıftı, çünkü NATO’ya girildikten sonra denizler, özellikle de Akdeniz Amerikan donanmasına emanet edilmişti. Türk donanmasının yönü ise tamamen Sovyetler Birliği’ne karşı çevrilmişti ve Kara Deniz’de üslendirilmişti.  

Kanlı Noel olarak bilinen Rumların 1964 Aralığı sonunda yaptıkları saldırılardan sonra Donanma İskenderun ve Mersin bölgesinde üstlenmeye başlıyordu.

İnönü’nün Hayal Kırıklığı, Johnson Mektubu ve Sonuçları

İkinci Paylaşım Savaşının sonundan itibaren Türkiye’yi yöneten güçler tarafından en güvenilir müttefik olarak halka benimsetilen ABD’nin Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kıbrıs konusunda Yunanistan’ı kollayan tutumu hükümette büyük bir hayal kırıklığı, halkta ise öfke yaratmıştı. Başbakan İnönü bu konudaki düşüncelerini Time dergisine 1964 Nisan’ında verdiği demecinde tam olarak şöyle ifade ediyordu:

“Müttefiklerimiz ittifakın (NATO) dağılması için çalışmakta olan uzak devletlerle yarış etmektedirler. Bu ittifak bozulmasın diye sonuna kadar sabrediyoruz. Müttefiklerimiz bu ittifakı dağıtma gayretlerinde muvaffak olurlarsa yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur.” (abç) İnönü bu demecinde İngiltere ve ABD’nin, “Aman bir çıkarma yapmayın emniyet kuvvetleri geliyor (BM Barış Gücünü kastediyorlar),sonra sizin tutumunuzu dünyaya karşı savunamayız” diyerek Türkiye’nin adaya müdahalesini durdurduklarını ifade eder ve ABD’nin tutumunu eleştirerek “Bize, karışmıyoruz, ne isterseniz yapın, diyebilirlerdi. O zaman bunu yapmadılar. Şimdi ise bunu bize karşı yapıyorlar” şeklinde konuşuyordu.

Amerikalı gazetecinin BM Barış Gücünün Türklere karşı Makarios ve hükümetini desteklediğini nakletmesi üzerine Başbakan, “Yazık” diyordu.

Gazetecinin sorusu üzerine İnönü, “Türkler belki Makarios tarafından katledilecekler. İstiyoruz ki bu Amerika’nın tarihine yazılsın” dedikten sonra demecini şöyle bitiriyordu:

“İttifak içinde mesuliyeti olan Amerika’nın önderliğine inanıyordum, bunun cezasını görüyorum demektir” demiştir. (Milliyet Gazetesi, 16.04.1964; aktarılan kitap; “İsmet İnönü, Konuşma, Demeçler…1961-1965”, s.559, Hazırlayan İlhan Kamil)

Diğer yandan Cumhurbaşkanı C. Gürsel 16 Nisan’da yaptığı açıklamada NATO’ya yükleniyor ve bu kuruluşu “milli ve haklı davamızı” desteklememekle suçluyordu.

Türkiye’de Kıbrıs sorunuyla ilgili derin hassasiyetin devam etmesi ve hükümetin adaya yönelik silahlı bir müdahale hazırlığı içine girmesi ABD yönetimini rahatsız ediyordu. ABD, Türkiye’nin bu planını geçersizleştirmek için harekete geçmekten geri durmuyordu. 5 Haziran 1964 tarihinde ABD Başkanı L. Johnson, Başbakan İsmet Paşa’ya bir mektup göndererek Türkiye Hükümetinin Kıbrıs’a müdahale etmemesi konusunda uyarıyordu. ABD Başkanı bu mektubunu 12 Temmuz 1947 tarihli yardım anlaşmasına dayandırıyor ve şöyle diyordu:

Bay Başkan, askeri yardım sahasında Türkiye ve Birleşik Devletler arasında mevcut iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda mevcut bulunan askeri yardımın veriliş maksatlarından gayri gayelerde kullanılması için, Hükümetinizin, Birleşik devletlerin muvafakatini alması icabetmektedir. Hükümetiniz(in) bu şartı tamamen anlamış bulunduğunu, muhtelif vesilelerle, Birleşik Devletlere bildirmiştir. Mevcut şartlar altında, Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına, Birleşik Amerika Devletinin muvafakat edemeyeceğini, size bütün samimiyetimle ifade etmek isterim” diyerek tavrını ortaya koyuyordu. (Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, s.196-197, Ekim Y. 1970)

Türkiye’nin Kıbrıs’taki Türkleri gerektiğinde koruyabileceğine dair anlaşmalardan gelen kuvvet kullanma hakkını engellemeyi amaçlayan bu mektupla yapılan askeri yardımların, satın alınan silahların asıl kontrolünün ABD’de olduğu tehditkâr ifadelerle hatırlatılıyordu. ABD istemediği sürece Türkiye’nin bu silahları kullanma yetkisinin olmadığı da böylece ortaya çıkıyordu. Bununla da kalınmıyordu, ABD Başkanı mektubunda, bir Sovyet saldırısı halinde sadece ABD’nin değil diğer NATO üyelerinin de Türkiye’ye yardım etmeyeceğini belirterek bütün NATO ülkeleri adına da konuşuyordu. Böylece ABD Başkanı, Türkiye’nin yalnız bırakılacağı tehdidini savurmaktan da geri kalmamış oluyordu.

İnönü’nün Cumhurbaşkanı olduğu 1947’de imzalanan bu ikili anlaşma ve daha sonraki yıllarda ABD ile yapılan askeri ve iktisadi içerikli diğer ikili anlaşmalar, Türkiye’nin kalkınma ve gelişmesini sağlamakları gibi ABD’ye bağımlılığını giderek daha da arttırıyordu. 13 Haziran 1964’te Başbakan İnönü,  Johnson’un bu rencide edici mektubuna verdiği cevapta ABD ile yapılan bu ikili bağımlılık anlaşmalarına değinmeden, Kıbrıs’la ilgili yapılan Garanti Antlaşmasına dayanarak cevap vermeyi tercih eder.

Mesajınız gerek yazılış tarzı, gerek muhtevası bakımından Amerika ile ittifak münasebetlerinde daima ciddi bir dikkat göstermiş olan Türkiye gibi bir müttefikinize karşı hayal kırıcı olmuş, ittifak münasebetlerine değinen muhtelif konularda önemli görüş ayrılıkları belirtmiştir. Gerek bu ayrılıkların, gerek mesajın umumi havasının sadece çok sıkışık bir zamanda acele toplanmış mütalaalara dayanarak yapılmış iyi niyetli bir teşebbüsün telaşından doğmuş hususlardan ibaret olmasını yürekten dilerim.

İlk önce, Garanti Antlaşması icabı olarak Kıbrıs’a bir askeri müdahale zarureti görüldüğü zaman Birleşik Amerika ile istişare etmekte kusur ettiğimiz önemle belirtilmektedir. 1963 sonundan beri Kıbrıs’ta askeri müdahale ihtiyacı, bu seferle beraber, dördüncü oluyor. Başından beri Amerika ile bu konuda istişare ettik…”(İ. İnönü, Konuşma, Demeçler… 1961-1965, s.599…)

İnönü bu cevabi mektubunda attıkları her önemli adımdan Amerika’yı haberdar ettiklerini bu durumda kendilerine neden kızıldığını anlayamadıklarını belirtir.

Johnson’un mektubunun ABD-Türkiye ilişkileri üzerinde yarattığı etkiyi Amiral Sezai Orkunt şöyle ifade eder: “Bu mektup, iki devlet ve millet arasındaki ilişkilerin bozulmasında, başlıbaşına, yüz yıkıcı propagandaya bedel olmuştur.” (Sezai Orkunt, Türkiye-ABD Askeri İlişkileri, s.98, Milliyet Yayınları)

Bu gelişme öncelikle o güne değin Amerikancılık ve NATO’culuk yapanlar üzerinde büyük bir hayal kırıklığı yaratırken; kamuoyu ve özellikle gençlikte gittikçe artan bir Amerikan karşıtı tepkinin doğmasına neden oluyordu. Gençliğin bu tepkisi protestolara, sokak gösterilerine kadar gidiyordu. Biçimsel olarak ulusal olan bu anti-Amerikan eylemler süreç içinde anti-emperyalist içerikli eylemlere dönüşecekti.

Bu gelişmeler üzerine gençlik, Amerikan karşıtı ilk eylemlerini yapıyordu:  

27 Ağustos 1964-Ankara

“Binden fazla üniversiteli, bugün Türkiye’de ilk defa olarak Amerikan aleyhtarı bir nümayiş yapmıştır.

Saat 17.40’da Zafer Meydanı’nda 100’e yakın Tıp Fakültesi öğrencisi toplanmış ve kendilerine katılan yüzlerce üniversiteli ile birlikte Amerika’nın Kıbrıs politikasını ve Türkiye’ye karşı takındığı tavrı protesto etmek için Amerikan Büyükelçiliğine yürümüşlerdir.”

Ellerinde “Yanke Go Home” pankartı, Atatürk posteri ve Türk bayrağı olan bu gençlerin yürüyüşüne Bakanlıklarda polisin müdahalesi üzerine tekrar Zafer Meydanına gelmişler ve Atatürk Anıtı etrafında toplanarak şu konuşmayı yapmışlardır:

“Amerika’nın tutumu Ortadoğu’da, Uzakdoğu’da, dünyanın her tarafında emperyalisttir, sömürücüdür. Gençlik olarak Kıbrıs konusunda takındıkları tavrı da tasvip etmiyoruz. ..” (Milliyet, 28.08.1964)

İstiklal Marşı söyledikten sonra bir gün sonra tekrar protesto gösterisi yapmak üzere dağılmışlardır.

28 Ağustos 1964-Ankara

Resmi kurumlarca izin verilmediği halde, Amerika’nın Kıbrıs politikasını protesto etmek amacıyla gençler Ankara’da saatle süren gösteri düzenlerler. Başta ABD Büyükelçiliği, Amerikan Haberler Bürosu olmak üzere protestolar düzenlerler. Yunan Büyükelçiliğini taşlarken, Birleşik Arap Cumhuriyeti Maslahatgüzarlığı önünde de protesto gösterisi yapılır.

Polisin bütün engellemelerine rağmen saat 17.00’de Lozan Meydanında toplanan gençler Zafer Anıtı önünde İstiklal Marşını okuduktan sonra Amerika aleyhtarı konuşmalar yaparlar. Ellerinde Türk bayraklarıyla ve “Otuz milyon taksim istiyor”, “NATO fiyasko”, “Ordu Kıbrıs’a”, “Sahte arkadaş Johnson”, “Amerika dost mu, düşman mı?” pankartlarıyla yürüyüşe geçerler ve marşlar söyleyerek ilk polis barikatını yararlar ve Kızılay yönünde ilerlerler. “Amerikalı evine dön”, “Kalleş Amerika”, “Davamız devam ediyor”, “Davamızı kazanacağız”, “Ordu Kıbrıs’a” gibi sloganlar atarak Meclis kavşağına doğru koşan gençleri halk alkışlayarak destekler. Meclis kavşağında yirmi bin kişiyi geçen büyük bir kalabalık toplanır. Bu arada kadın, erkek aralarında üniformalı subayların da olduğu onbinlerce Ankaralı gençlerle birlikte yürümeye başlar.

Başta gençler olmak üzere kitle Amerikan Büyükelçiliğine doğru yürümeye devam eder. Atlı ve yaya polisler, inzibatlar gençleri durdurmaya çalışırlar ama onlar elçiliğe ulaşırlar. Elçiliğin parmaklıklarına bayrak asan gençlerin bir kısmı içeri atlayarak ellerindeki pankartları elçiliğin iç kapısına bırakırlar. Bir saat kadar burada protesto gösterisi yapan gençler Amerikalı memurları yuhalarlar. Merkez Komutanı generalin geri dönün çağrısı dinlemeyen gençler koşarak Çankaya’ya doğru ilerlerler.

Farabi sokaktaki Yunan Büyükelçiliğini taşlayarak bütün camlarını kıran gençler elçiliğe ait iki arabayı da tahrip ederler.

Yunan elçiliğini taşlayanlarla ABD elçiliğinden gelenler birleşerek Başbakan İnönü’nün evinin önüne giderler ve burada İnönü ile görüşemeyen gençler Kavaklıdere üzerinden Kızılay’a doğru yürüyüşe geçerler. Yol boyunca çeşitli gösteriler yapan gençler Zafer Anıtı önünde tekrar toplanırlar ve kısa konuşmalardan sonra İstiklal Marşını söyledikten sonra dağılırlar. (Cumhuriyet, 29.08.1964)

29 Ağustos 1964-İstanbul

Gençlik, İstanbul’da Amerika’nın Kıbrıs konusundaki tutumunu şiddetli bir şekilde protesto ediyordu.

Her yaştan İstanbullu bu gösteriyi coşkun bir şekilde destekler. Gençler, “Defol Amerikalı”  şeklinde ve Kıbrıs’la ilgili sloganlar atıyor ve marşlar söylüyorlardı.

İstanbul Üniversitesi bahçesinde, Atatürk heykeli önünde İstiklal Marşı okunur ve Kıbrıs’ta katledilenler için saygı duruşunda bulunulur. TMTF Başkanı A.Güryüz Ketenci yaptığı konuşmada, dökülen ve dökülecek kanların Kıbrıs’ın güvencesi olacağını ve tek çıkar yolun “taksim” olduğunu belirtiyordu.  İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı yaptığı konuşmada, “Biz ne çirkin Amerika’nın ne de soğuk Rusya’nın yanındayız. Sadece ve sadece Mustafa Kemal’in yanındayız” diyordu.

Mitingi yönetenlerden Erdoğan Tuncer ise heyecanla yaptığı konuşmasında “Bu vatanın onurunu işportada piyasaya sürenlerin önünde diz çökülmeyeceğini”  belirtiyordu. Bu konuşmadan sonra topluluk “Defol Amerika, kahpe Amerika” sloganını atıyordu. (Cumhuriyet, 30.08.1964)

Bu miting 30 Ağustos 1964 tarihli Milliyet Gazetesinde şöyle veriliyordu:

Gençlerin bugün Amerika’nın Kıbrıs tutumunu protesto etmek için yaptıkları miting büyük ilgi görmüştür. Dükkânlara ve evlere bayraklar asılmıştır. Sirkeci’deki Meserret tatlıcısı da, vitrinine Türkçe ve İngilizce şu pankartı asmıştır: “Meserret’te Amerikalılara ve köpeklere servis yapılmaz.”

Bu sırada Cenevre’de Türkiye adına Amerikan, İngiliz, Yunan temsilcileriyle ve BM arabulucusuyla Kıbrıs konusunda görüşmeler yapan Nihat Erim gençliğin anti-Amerikan eylemlerini Günlüğünde şöyle değerlendiriyordu:

“ Dün Ankara’da Amerika aleyhinde öğrenciler nümayiş yapmışlar.” 28 Ağustos 1964.

“Ankara’da dün daha büyük bir Amerika aleyhtarı nümayiş olmuş. Yunan elçiliğinin camlarını kırmışlar.” 29 Ağustos 1964.

“Dün gene nümayişler olmuş. İstanbul, Ankara ve İzmir’de. Burada fuardaki Rus, Amerikan, Arap ve İngiliz pavyonlarına hücum edilmiş.

Bu ne iş? Hükümet buna nasıl müsaade eder? Yoksa önlenemiyor mu? Önce müsamaha mı, sonra kontrolü elden mi kaçırdı?

Bu şekilde tecavüzlere varan nümayişin zararı faydasını aşmaz mı?

İzmir’de bir de kilise tahrip etmişler.” 30 Ağustos 1964.

Bu protestolar üzerine Amerikan temsilcisi Acheson’a Erim şöyle der: “Türkiye’deki Amerikan aleyhtarı nümayişler için üzüldüğümü söyledim. Üzerinde fazla durmadı. ‘Pek tatsız’ demekle yetindi.”

Burada “tatsız” olan, N. Erim’in kendi ülkesinin çıkarlarını savunan gençliği Amerikalılara şikâyet etmesiydi.  Şikâyet ettiği Acheson ki; Truman Doktrinini hazırlayan, ABD’nin Kore’ye savaş açmasının en önemli sorumlularından eski ABD Dışişleri Bakanıdır.  

***

1964-65 öğrenim yılına üniversiteler öğrenci harçları ve Kıbrıs sorunuyla giriyorlardı. Kıbrıslı Türk öğrencilerin de okuduğu ODTÜ’nün açılış törenine Kıbrıs’taki gelişmeler damgasını vuruyordu. ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı açılış töreninde yaptığı konuşmada, Kıbrıslı öğrencilerin EOKA saldırılarına karşı yurtlarını ve yakınlarını korumak için ülkelerine savaşmaya gittiklerine vurgu yapar ve dost gözükerek Türkiye’nin karşısına çıkan devletlere şöyle seslenir:

“Bir üzüntümüz, arkadaşlarımızdan bazıları şereflerini, Türklüklerini ve vatandaşlarını her türlü insanlık dışı saldırılara, hunharca cinayetlere karşı korumak zorunda olacaklardır. Bunlar, yavru vatan Kıbrıs’a dönmüş bulunmakta ve orada milli hasletimiz olan vatan sevgisi ve cesaretin tarihimize yakışır örneklerini vermektedirler. Her ne kadar onlarla beraber bulunmuyorsak da, gönüllerimiz birdir ve kalplerimiz aynı şey için çarpıyor. Bu vesile ile hepimizin hislerine tercüman olduğuma inanarak Öğrenci Birliğimiz adına bütün dost milletlere, dostlukları yalnız kâğıt üzerinde gözüken devletlere ve her vesile ile Türkiye’nin karşısına çıkan devletlere duyurmak isteriz ki, Türkiye bu en haklı davasında dahi barışı bozmamak için her türlü fedakârlıklara katlanmış ve sabrın en şahane örneğini vermiştir.” (Turhan Feyizoğlu, Türkiye’de Devrimci Gençlik Hareketleri Tarihi 1960-68,s.168, Belge Y. Abç.)

Yalnızlaşan Türkiye

Özellikle Kıbrıs sorunuyla birlikte ABD ile ortaya çıkan sorunlu durum Türkiye’nin yöneticileri ve elitleri arasında kafa karışıklığı, aydın kesimde ise sorular, sorgulamalar yaratıyordu. 1947’den beri benimsenen ABD yörüngesindeki dış politika, yapılan ikili anlaşmalar, NATO’ya gözü kapalı bağlılık, bölgede ABD’nin bekçibaşılığını yapmak gibi bir algının oluşmuş olması Türkiye’yi Batı dışındaki ülkelerin gözünde olumsuz ve hatta aşağılanmış bir noktaya düşürmüştü. Bu yüzden Türkiye; BM’de, Sosyalist ve Bağlantısız ülkeler önünde ve diğer bazı uluslararası kuruluşlarda yalnız kalırken Makarios’un politikaları sürekli destek görüyordu. İşte bu olumsuzluğu ortadan kaldırmak için Türkiye’de yeni arayışlardan söz edilmeye başlandı. Bu arayışlar iki türlüydü: ilki sistem içi olanlar, diğeri ise düzene alternatif arayışlardı.

Sistem içi arayışlar; ABD ve NATO ile ilişkileri sürdürerek Sovyetler Birliği ile ilişki kurmak, Asya ve Afrika’ya açılarak buralardaki önemli ülkelerle ilişkiler geliştirmekti. Bu ülkelerle ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkileri geliştirerek Batı’nın kuyrukçusu görüntüsü yıkılmak isteniyordu. Yukarıda da anlatmaya çalışıldığı gibi 27 Mayıs İhtilalinden sonra bu yönde sınırlı gelişmeler görülmeye başlandı. Johnson mektubu da bu yöndeki eğilimleri güçlendiren bir rol oynadı. Amerika’nın bu tehditkâr tavrından sonra Türkiye’nin dış politikasını çeşitlendirme yönünde talepler çoğalmaya başlıyordu. Sonuçta emperyalist sistemden kopmadan geliştirilecek dış ilişkileri çeşitlendirme talepleri daha çok hükümetlerden ve onlara yakın çevrelerden yükseliyordu.

Sisteme alternatif olan köklü dönüşümleri amaçlayan arayışlar ise daha çok radikal aydın kesimden ve yeni yeni gelişen sol entelejansiyadan geliyordu. Bunlar sadece dış politikada köklü dönüşümleri değil iç politikada da devrimci değişiklikler istiyorlardı. Ekonomik ve politik alanlarda radikal dönüşümler talep eden bu kesim, toplumsal ve siyasal gelişmelere paralel olarak güçlenecek, giderek de kendi içinde farklılaşacaktı.

Bu iki kesim esasen farklı ideolojik eksenleri de temsil ediyorlardı.

Devam edecek.

Mehmet Ali Yılmaz

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!