Türkiye Solu Ve Emperyalizm-Onur Aydemir

Türkiye solunda emperyalizm karşıtlığı belirleyici önemde bir temadır. En azından geçmişte öyleydi. Ülkemizde solun kitleselleşmesi ve halkla buluşmasının zemini, ABD başta olmak üzere emperyalizme karşı alınan kesin ve tavizsiz tavırdır. 1968 gençliği, akademik-demokratik taleplerin yanı sıra, emperyalizme karşı “tam bağımsızlık” ve “devrim” şiarını yükseltmiştir. Üniversite yerleşkesinden “çıkış”, başka şeylerin yanı sıra bu söylemle mümkün olmuştur. Yoksa o dönemde “Avrupa deneyiminden ders çıkarmayı” öneren reformist bir damar da bulunmaktaydı. Tutulan bu devrimci yol, ekonomik-demokratik taleplerin devrim ve sosyalizm davasına tabi kılınması olarak ifade edilebilecek Leninist devrim görüşüyle uyum içindeydi. Siyasal mücadele ile olan kritik bağlantı bilinçli ya da bilinçsiz olarak kurulmuş, mücadelede öncelikle halka ve Türkiye’nin birikimine güvenilmiştir. Nitekim ABD emperyalizminin Akdeniz’deki silahlı gücü 6. Filo’ya karşı düzenlenen eylemlerin Kanlı Pazar’a varması, öğrenci yurtlarının basılması, kontrgerilla’nın “bilimsel” yöntemlerinin devreye girmesi, komando kamplarının kurulması vb… emperyalizm ile gericilik arasında egemen güçlerce kurulan ittifakı halka teşhir etmiştir. Olayın özü budur.

Doğrudan doğruya Türkiye orijinalitesinden kaynaklanan bu pratiğe süreç içerisinde kuramsal dayanak da sağlanarak çeşitli siyasal stratejiler gündeme getirilmiştir. Milli Demokratik Devrim tartışması bu bakımdan kritik bir virajdır. Yön çevresiyle gelişen, Mihri Belli ile solun gündemine oturan ve Devrimci Gençlik hareketleri içinde farklılaşarak evrilen ciddi bir strateji tartışmasından söz ediyoruz. Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim görüşü, bu tartışmaların devrimci bir eleştirisi içinde; esasen Leninist bir tez olan Kesintisiz Devrim stratejisini o dönemki Türkiye koşullarına uygulayarak döneminin aşılamayan zirvesi olmuştur.

Mahir Çayan ve arkadaşları, Amerikan, İsrail ve NATO hedeflerine yöneldiler. (ABD Başkanının aldığı son Kudüs kararına karşı çıkan sağcı çevreler o günlerde devrimcilerin ABD ve İsrail güçlerine karşı başlattıkları eylemlere karşı olmakla kalmadılar bu emperyalist güçlerin yanlarında yer aldılar.) Kızıldere katliamı, 12 Mart dönemi sıkıyönetiminin zorladığı koşullar altında, esas olarak antiemperyalist ve antioligarşik bir eylem mantığının sonucunda yaşanmıştır. O dönem Türkiye’yi yönetenler, eylemi yapanların Türkiye kavrayışının kendileri açısından ne kadar tehlikeli olduğunu derhal sezmişlerdi. Reaksiyon da bu ölçüde şiddetli ve orantısız olmuştu.

Bir düşüncenin ideolojik düzeyde tahakküm kurması demek, her zaman ve her yerde gerçek içeriğiyle hazır bulunması anlamına gelmez. İdeolojik tahakküm, esas olarak, şeylerin gerçek içeriği ve ayırt edici niteliklerini gizlemekle malûldür. Bu bakımdan, ABD emperyalizminin güncel ve gerçek içeriğinin Türkiye özelinde özenle tartışma dışı bırakılması ya da yanlış tartışılması, ideolojik tahakkümün bir sonucu olarak, emperyalizmin uzantısı haline gelmekle eş anlamlıdır. Emperyalizm kullanır ve hatta ajanlaştırır. Gerçek budur. Eğer bir çatışmanın iki tarafı varsa, bu çatışmada zafer, karşı tarafın bütünlüğünü dağıtarak kendi bütünlüğünü sürdürebilen tarafın olacaktır. Emperyalizm karşı tarafı dağıtmakta ustadır.

12 Eylül 1980 sonrasındaki neoliberal yeniden yapılanma süreciyle birlikte emperyalizm ile mücadele gündemi geri plana atılmış, deyim yerindeyse “hor görülmüştür”. Aslında bu sürecin belirtilerini 1970’lerin sonundan itibaren saptamak mümkündü. Emperyalizmle işbirliği içindeki faşist güçlerin yurtsever ve ilerici kesimlere yönelik yürüttüğü çok yönlü saldırı (yıl dönümünü yaşadığımız Maraş katliamı ve Çorum saldırıları gibi) karşısında halk kesimleri bunaltılmış, bu saldırılara karşı devrimcilerin ve anti-faşistlerin birleşerek çok yönlü biçimlerde karşılık vermeleri sağlanamayınca mücadele olması gerekenden daha dar bir alana hapsolmuştur. Bu noktada nesnel bir gerçeklik olarak devrimci kesimin “kapasite” sorunu yaşadığını da görmek gerekir. Güç yetirilememiştir. Eldeki güçler boyutlanan saldırılar karşısında yetersiz kalmış, giderek bu güçleri de korumak zorlaşmaya başlamış ve dönemin siyasal alt-üst oluş süreci içinde ayakta kalmak başarılamamıştır. Eldeki güçler de dağılınca yapılacak bir şey kalmamıştır.

Filistin meselesi, Türkiye solunun antiemperyalist mücadele birikiminden günümüze devreden bir “mirastır”. Bu meselenin devrimcilerin de bir meselesi olması, günümüzde, 1990 doğumlu genç bir insana “tuhaf” görünecektir. Bu “tuhaf” görüntü aynı zamanda bir gerçeğin de dışa vurumudur: Günümüzde Türkiye’de gerçek anlamda devrimci bir hareket yoktur. Tarihsel süreklilik kopmuştur. Zincirin halkaları kayıptır. Geçmişle gelecek arasında bağ kuran özgün yorumlar, formülasyonlar raflarda kalmaktadır. B u yüzden ülkenin karşı karşıya bırakıldığı asıl sorunlar kitlelerce anlaşılamamakta, insanlar yanlış politikalar içinde ve sahte hedefler peşinde yuvarlanıp gitmektedir. Bu durumun elbette ki değişen dünya konjonktürü ile de yakından ilgisi var. Ama her şeyi “dünya ahvali” ile açıklamak, kolaycılıktan da öte, sorumsuzluk olsa gerek. Esas mesele “içeridedir”. Türkiye’de sol muhalefet yapma iddiasında olan grupların bir kısmında, emperyalizmin politikalarından bir şekilde yararlanabileceğini düşünen, bu şekilde “büyük siyaset” yaptığını zanneden fırsatçı, hastalıklı bir anlayış türemiştir. Bu anlayış, gelişmeleri kendi dar ilişkiselliği içinde kalarak açıklamakta, bütünüyle kavrayamamaktadır. Elbette ki her mesele bir tek etkenle açıklanamaz. Buna karşılık, temel etkenlerden birini göz ardı ederek de hiçbir sorunu anlamak mümkün değildir.

Türkiye’de ilericilerin, devrimcilerin emperyalizm meselesinden anladığı şey ile bir İslâmcının ya da bir ulusalcının anladığı şey kesinlikle aynı değildir. Olamaz da. Bugün meseleyi bir tür dinsel karşıtlığa dönüştürerek onun arkasında işleyen karmaşık ilişkileri, yapıları, sınıfsal ya da kültürel olguları gözden gizleyenler de esas olarak emperyalizmin ideolojik tahakkümünün etkisi altındalar ve ona hizmet ediyorlar, farkında olmasalar da… Bu süreç emperyalizmi, karşıt cephenin gerici biçimde kurularak kendi kendini dağıtmasıyla güçlendirme ihtimalini içinde taşıyor.

Bütün bu gerçekler açık, her insanın az çok kestirebileceği ihtimaller. Ancak, AKP ve benzerlerinin sığ emperyalist karşıtı söylemlerini eleştirerek yetinen arkadaşlar, mevzileri kimin ve neden boş bıraktığını hiç düşünmüyorlar mı? Bu soru önemli gibi geliyor bana. Bu sorunun yanıtını aramak, belki de çok ihtiyaç duyulan yeni bir başlangıç için gereken enerjiyi sağlayabilir. İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır demişler. Kim bilir, belki bir yararı dokunur…

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!