Türkiye’nin Batıdan Kopması Ne Anlama Gelir? – M. Tanju Akad

Zor günlerin eşiğinde

TÜRKİYE’NİN BATIDAN KOPMASI

NE ANLAMA GELİR? ……………….(II)

                                                                                M.Tanju Akad

Türkiye batıdan kopartılırken bunun iç politikada değişikliklerle birlikte gelmesi kaçınılmazdı. Tam bir hukuk devleti sayılamasa da, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı yolunda bazı adımlar atmış bir ülkeydi. Hukukun üstünlüğü kavramının içi boşaltılırken, laik tutumu destekleyenlerin yerine teokrasi yanlılarının desteklenmesi ve bağımsızlıkçı tutumu savunanların altının oyulması çok yönlü ve uzun vadeli bir politika olarak sürdürüldü. Ulus devletin arsız düşmanları sağda ve solda üretildi, sonra çoğaldılar. Bu arada laik ve bağımsızlıkçı kesimden öldürülenlerin hiç birisinin faili bulunamadı ki, bunun son derece manidar olduğu açıktır.

Batı ülkeleri ulusal varlıklarının bütünlüğüne son derece düşkündür. Bir toplum, bu çağda ancak bir ulus devlet çerçevesinde ayakta kalabilir, bağımsız olabilir ve daha iyi bir hayatın koşullarını hazırlayabilir.

Türkiye’de ulus devletin zayıflatılmasının çok uzun vadeli bir politika olduğu da anlaşılmalı. Buna milliyetçi kesimin “İslamcılaştırılması” ve “solun yurtseverlikten uzaklaştırılması” da dâhildir. Büyük güçler sadece sağ veya sol güçlerle oynamaz. O toplumda var olan bütün kesimlerden kullanabileceği insanları derlemeye çalışır.

Sanırım, her şeyi tarttıktan sonra şunu söylemek mümkün: Bugün CHP ve MHP ve muhtemelen HDP, emperyalizm tarafından en az AKP kadar denetlenebilir ve biraz daha fazla yönlendirilebilir durumdadır.

Batıdan kopuş sürecinin çok önemli bir başlangıcı, Balkan Savaşı sırasında Anadolu nüfusunun yaklaşık % 15’ini oluşturan Hıristiyan nüfusun, takip eden on yıl içerisinde tasfiyesidir. Bunun esas nedeni savaştaki işbirlikçilikleri ve Balkan Savaşı’nda Rumeli’deki Türk nüfusun tasfiye edilmesinin yarattığı endişedir. Bunun büyük ülkelerin desteği ile Anadolu’nun büyük bölgelerinde tekrarlanması ne pahasına olursa olsun önlenmelidir diye düşündüler. Nitekim Rusya ve İngiltere bu konudaki niyetlerini açıkça beyan etmişlerdi zaten. Her halükarda olanlar oldu ama biz ikili bir hayat tarzına mahkûm olduk. Osmanlı-Cumhuriyet çizgisi içerisinde toplumumuzun Roma-Helen geleneğinden gelen yaşamı hemen değişmedi. 1960’lara kadar -mutlu şekilde- sürdü ama sonra değişme hızlandı. Batılı hayat tarzı gün be gün kemirilmeye, yıkılmaya başlandı. Sonuçta toplum iç içe yaşayan iki farklı kesime ayrıldı, doğuya ait olan, demografik rüzgârı da arkasına alarak hızla çoğaldı. Bunun eğitim kurumlarına kaçınılmaz sirayeti daha da yıkıcı oldu.

Osmanlı, doğu ile batı arasında sallanan bir ülkeydi. Yönetici tabaka tek yolun batılılaşma olduğunu çok önce görmüştü. Ancak onlarınki, Japonya’nın gerçekleştirdiği türden, batıdan istediklerini seçerek alan bir batılılaşma değildi. Teslimiyetçi bir batılılaşmaydı. Buna rağmen batı tarafından itildikçe doğuya kaydı ama kadroları batılılaşmayı tekrar zorladılar, Cumhuriyet’i kurdular. Ne var ki Cumhuriyet tekrar doğuya itildi. Belki de hem itildi, hem çekildi. Bu kargaşa içerisinde, belli bir eşiğe gelindiğinde, Cumhuriyetin bağımsızlıkçı kadroları, teslimiyetçilerin öne çıkmasını sadece seyrettiler. Buna karşı çıkanlar da kısa süre içerisinde kafa karışıklığına düştüler. 1960’larda solculuk esas olarak bağımsızlık ve anti-emperyalizm temelinde gelişmişti. 1970’lerde bu bulandırıldı. 1980’lerde ise bulanıklık ezici çoğunluğa hâkim oldu. Bugün Türkiye’de sol ancak orada burada kalmış etkisiz grupçuklardan ve Sorosçu liberallerden ibarettir. Politik ağırlığı “ihmal edilebilir düzeyde” şeklinde tanımlanabilir.

Roma-Helen geleneği yıkılırken, Cumhuriyet’e sahip çıkılamamasının birden fazla nedeni vardır. Cumhuriyetçi olarak geçinen kesimlerin önemli kısmının en az karşılarındaki kesim kadar teslimiyetçi ve işbirlikçi olması bunlardan birisidir. İkincisi, geniş kesimlerin her dönemde “biraz daha sağda durduğu düşünülen” partilerde yeni yağma fırsatları görerek bu partilerin arkasında toplanmasıdır. Böylece yağmanın yönünü her zaman biraz daha fazla kendilerine çevirme fırsatı bulmuşlardır. Bu da işin ekonomik yanıdır. “Beyaz Türkler” dedikleri kesimi paylaşımın merkezinden itelemişlerdir ki, zaten bunun dışında bir anlamı varsa, o da söz konusu insanların Roma-Helen geleneğine daha yakın olmalarından ibarettir.

Diğer yandan toplumun batıcı-laik ve doğucu-İslamcı çizgilerde ayrışması hızlanmakla birlikte çok net değildir. Çok karmaşık bir toplumsal yapı içerisinde grinin çok farklı tonları bir arada yaşamaktadır. Laik Sünniler, Sorosçu Aleviler, İslamcı Kürtler, Ateist Cumhuriyetçiler vs. vs. diye gitmektedir. Bu kadar ayırım olunca, bunlar üzerinde oyun kurulabiliyor ki, bir nedeni de insanların bir kısmının yurttaşlık yükümlülüklerini üstlenmekten kaçınmalarıdır. Bu hukuk anlayışının yıkımıyla birlikte gelmektedir, çünkü yurttaşlık ve demokrasi sadece ve sadece hukukun üstünlüğü ile kaimdir. Hukuk temelinde birleşme olmayınca, yıkıcı zihniyetler zemin bulabiliyor. Böylece yağma ve yıkım birlikte yürütülüyor.

Türkiye yüzyıllardır doğu ile batı arasında sallanıp duruyor. Batıya dönse itiliyor, doğuya dönse kabul edilmiyor. Güneye dönünce de savaşla karşılaşıyor. Daha doğrusu güneyindeki yangın ister istemez kapısına geldi içeri sıçrayıp duruyor. Şimdilik söndürülüyor ama ısındıkça alevlenme tehlikesi artıyor.

Bundan çıkışın tek yolu teslimiyetçi tutuma yol açan batıcılık ve doğuculuk yaklaşımlarından çıkıp kendi yolumuzu bulmamızdır. Bu çok zordur ama başka bir yol da yoktur. Dışarıdan ithal edilen hiçbir bakış veya ideoloji bizim sorunlarımızı çözmemize yardımcı olamaz. Sadece bakışımızı biraz zenginleştirir, sorunlara farklı açılardan bakmamızı sağlar ama çözüm üretmez. Kendi bakışımızı bulmamız, zihinlerimizi buna uygun hale getirmemiz gerekir. Odaklanmamız gereken şey ideolojiler değil, hayatın kendisidir.

 

M.Tanju Akad

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!