Türkiye’nin C.Başkanı Türkçeye Karşı

Dil siyasal zorlamayla değil uygarlıkla birlikte gelişir.

Türkiye’nin Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan (nedense TÜBİTAK’ta değil de “memleketin itibarını temsil eden yer”de düzenlemişler) 1150 odalı Sarayda düzenlenen 49. TÜBİTAK 2014 Yılı Bilim, Özel ve Teşvik Ödülleri töreninde Dil devrimini eleştirerek şöyle dedi: “En büyük sıkıntılardan birini de maalesef dilde yaşadık. Bizim son derece zengin bilim yapmaya, üretmeye son derece müsait bir dilimiz varken, bir gece yattık sabah kalktık baktık ki o dil yok. İşte şimdi yabancı dillerle, kelimelerle bilim öğrenen ve öğreten bir ülke derecesine getirildik. Binlerce kelime ve kavram unutturuldu. Sözlüklerden çıkarıldı. Kelime ve kavram üretmeye son derece elverişli olan dil yapısı adeta törpülendi.”

Bir insan bu sözleri söylemeden önce 600 yıllık Osmanlı devleti döneminde hangi bilimsel araştırmaların, çalışmalarının yapıldığını, ne kadar kitap yazıldığını, felsefe, mantık, edebiyat, resim, müzik, heykel vb alanlarda ne gibi gelişmelerin sağlandığını merak edip araştırır. Koskoca altı asırda “son derece zengin bilim yapmaya, üretmeye son derece müsait” dille kaç felsefe kitabı yazıldığına, bu kitaplarda ortaya konulan düşüncelerin dünya felsefe tarihine ne kattığına bir bakılır. Bu zengin dille yazılan kaç eserin yabancı dillere çevrildiği tespit edilir. Aynı şeyler bilim tarihi ve diğer alanlar için de geçerli.

Madem o kadar zengin kavramlara ve kelimelere sahip bir dilimiz vardı da bir gecede nasıl yok edilebildi? Dil bir kültürdür, halka mal olmuş bir dil öyle bir gecede bir yılda, on yılda yok edilemez. İnsanlar yüzyıllarca düşündüklerini ve duyduklarını bildirdikleri, ilettikleri sözcüklerle yaptıkları bir anlaşma aracını öyle bir gecede terk etmezler, edemezler. Türkiye’de yaşayan halk Osmanlıcayı bir gecede bıraktıysa demek ki zaten o dili konuşmuyormuş, yazmıyormuş. O dile zaten yabancıymış. Çünkü halk yüzyıllardır konuştuğu kendi dilini-Türkçeyi- konuşmaya devam etmiş. Halk, Yunus Emre, Karacaoğlan, Nasrettin Hoca, Köroğlu, Pir Sultan, Dadaloğlu’nun konuştuğu dili biliyordu ve Cumhuriyetten sonra da aynı dili konuşmaya devam etti. Halk ne Arapça, ne Farsça, ne de bu iki dil ile Türkçenin karışımından oluşan Osmanlıcaya sıcaktı. Halk Türkçe konuşuyordu. Arap harfleriyle okur –yazarlığın da çok düşük bir oran olduğu, üstelik Matbaanın icadından çok sonra Türkiye’de halka yönelik olarak kullanılmaya başlandığı da bilinmektedir.

Demek ki bir günde ortadan kaldırılan Saray saltanatı gibi Saray dili olan Osmanlıca da “bir gecede” yok olacak kadar dayanaktan yoksunmuş. Ne Halk, ne yazarlar, sanatçılar, edebiyatçılar, ne de şairler bu dile sahip çıkmışlar. Nazım Hikmet, Yakup Kadri, Halide Edip, Şevket Süreyya, Orhan Kemal, Tahir Kemal, Yaşar Kemal, Cahit Sıtkı, Halikarnas Balıkçısı, Niyazi Berkes, İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu, Mahir Çayan, Selahattin Hilav, Server Tanilli, Yılmaz Güney, Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Ahmet Arif, Ümit Yaşar, Can Yücel, Behçet Necatigil, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Orhan Veli, İ. Kuçuradi, Şahin Yenişehirlioğlu, Cahit Arf ve daha yüzlerce sanatçı, felsefeci, düşünür, romancı, hikâyeci, şair, bilim insanı ve daha niceleri Türkçe yazdılar, yazıyorlar. Şimdi AKP iktidarının zorlamasıyla ölü canlandırılmaya çalışılıyor. AKP ve RTE’nin bu boş gayretlerinin tamamen siyasi amaçlı olduğunu ve hayatta karşılığının olmayacağını herkes biliyor. Zorla güzelliğin olmayacağı gibi kültürün de bilimin de olmayacağını onlar da er geç öğrenecekler.

Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olan R.T.Erdoğan iktidar gücüyle toplanan bu “bilim insanları”na yaptığı konuşmasında yanlışlarını ve bilgisizliğini sürdürerek şöyle der: “Şu anda Türkçenin mevcut kelime hazinesiyle felsefe yapamazsınız. Ya Osmanlıca, ya da İngilizce, Almanca, Fransızca kelimelere başvuracaksınız. Bu sorunların hepsini aşmak zorundayız. Bu sorunlar devlet eliyle değil, bilim insanları eli ile aşılacak sorunlardır.”

Bu konuşmayı yapan kişi kim olursa olsun Türkçenin ne zenginliğinden, ne kelime haznesinden ve ne de tarihi derinliğinden haberdardır. Türkçenin tarihinin Osmanlıcadan çok daha eskilere, yüzlerce yıl öncesine dayandığından da habersiz. Yazık, Cumhurbaşkanı olduğu ülkenin dilini, kendi dilini küçümsüyor, ona karşı savaş açmış durumda! Kendi konuştuğu dili başka bir dille değiştirmek istiyor. Bu tavrıyla ülkemizin ve halkımızın değerlerini, “milli irade”yi ne kadar içselleştirdiği, ne kadar benimsediği ortaya çıkıyor.

Konuşmacının sanki kırk yıldır felsefe yapan birisiymiş gibi hüküm veriyor olması da ilginç! Türkçe ile düşünmesini ve çalışmasını bilen, kafası işleyen herkes felsefe de, bilim de yapabilir. Kaldı ki Dil de üretilip, zenginleştirilebilir. Bütün dilleri insanlar yaratmıştır ve toplumlar zaman içinde kaynaştıkça dilleri de kaynaşacak ve sonuçta tek bir dünya diline doğru evrimleşecektir. Bu gidişatın en önemli kanıtı da tarih içinde binlerce dilin yok olması ve insanların giderek belli başlı dilleri konuşmaya yönelmesidir. Önemli olan bütün dünya insanlarının birbirleriyle daha kolay şekilde anlaşmaları, iletişim kurmalarıdır. Bu gelişme bilimi de, sanatı da, felsefeyi de çok daha ileri noktalara götürecektir. Kimse boşuna dilde gericilik, dincilik ve etnikçilik yapmaya kalkışmamalı. Siyasal zorlamalarla dil kurulamaz ve yaşatılamaz. Su er-geç yatağını bulur.

Mehmet Ali Yılmaz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!