Türkiye’nin Falı II-Ali Murat Özdemir

2015 senesinin Temmuz ayında Türk Dış Politikası’nın Ekonomi Politiği adlı kitabımıza bir sonuç bölümü yazmaya başladığımda kelimeler beni memleketin geleceği üzerine üç olasılıklı bir senaryo yazmaya mecbur bırakmıştı. (Çok zekice bir şey söyleyeceğim, sıkı durun:) Henüz Kasım seçimleri yapılmamıştı. Senaryolardan ilk ikisi (çelişkili pozisyonları nedeniyle arası limoni) iki güç odağı arasındaki çatışmanın neticeleri üzerine kurulmuştu. Bir numaralı senaryo Körfez “sermayesi”nin Türkiye Devleti içerisindeki temsilinin, (çatışkılı ve çelişkili bir ilişki yürüttüğü) Kolektif emperyalist bloğun temsili karşısında ağırlık kazanmaya devam etmesi durumunu ele almaktaydı. İkinci senaryo ise birinci senaryonun tersine, Türkiye içinde kolektif kapitalist temsilin (bir süredir devam eden düşüşünü durdurarak) artmaya başlaması haline odaklanmıştı. O sıralarda ikinci senaryonun gerçekleşeceği doğrultusunda beklentim yüksek olduğundan Ana Fikir’de yayınlanan “Türkiye’nin Falı” başlıklı ilk yazıyı ikinci senaryoya dayandırmayı uygun bulmuştum. Kasım seçimlerinden sonra birinci senaryonun bir müddet daha temel senaryo olacağı hususu ortaya çıktı. Rıza Zarrab’ın Amerika’da tutuklanması meselesiyle birlikte ikinci senaryonun ıskartaya çıkmadığı kanıtlansa da şu anda yürürlükte olan bu ilk senaryoyu tanıtmak önem arz etmektedir.

 

Bir üstteki paragraftan anlaşılacağı üzere okumakta olduğunuz yazıyı şu anda kendisini dayatmakta olan birinci senaryoyu tanıtmaya ayırıyorum. Ancak “Türkiye’nin Falı” başlıklı ilk yazının aksine bu işi hikayeleştirmeden ve dahi metafor kullanmadan halletmeye çalışacağım. Okumakta olduğunuz yazıda sadece ekonomi politik var, fal yok yani.

 

Kitapta yer aldığı haliyle birinci senaryo, bir başka deyişle “Türk Dış Politikası’nın İcrasında Körfez Menfaatinin Ağırlıklı Olarak Temsil Edilmesi Durumunda olması beklenenler üzerine tahminlerimiz” aşağıdaki gibidir.

 

a- Körfez menfaatinin ağırlıklı olarak temsil edildiği Türk Dış Politikası başkanlık sistemi ister. Buna mecbur değildir (ya da her “başkanlık sistemi” diyeni söz konusu temsilin ajanı olarak düşünmemek gerekir) ancak şu gün için Körfez temsiline en uygun kabuğun başkanlık sistemi olacağını varsaymak da yanlış olmayacaktır. Parlamenter sistemlerde hâkim parti meclis üzerindeki egemenliğini her gün aynen yeniden üretmek durumundadır. Her karar, kamuya açık bir arenada alınır. Karar alınış süreçleri –başkanlık sistemine göre- daha şeffaftır. Parlamenter sistemlerde bir telefonla halledilebilecek işlerin sayısı başkanlık sistemlerine göre çok daha azdır.

 

Başkanlık sistemlerinde bir kere seçilen “Başkan” kendi iktidarını meclis önünde her gün aynen yeniden üretme yükümlülüğünden önemli ölçüde kurtulur. Başkanlık –cumhurbaşkanlığından farklı olarak- yürütme erkinin kullanımında bir tasdik makamı değil icra makamı olduğu için başkanlık sistemlerinde her gün parlamenter arenalara çıkma (kamuoyu denetimi) yükümlülüğünün bulunmadığı söylenebilir.

 

Adı geçen sistem

  • başka ülke yönetici sınıflarının taleplerini daha kolay ilgili devletin iktidarına tahvil edebilme, bununla bağlantılı olarak ülkeyi savaşa götürebilecek politikalar üretme,
  • devletin diğer aygıtlarında iyi örgütlenmiş Batı merkezli temsili zayıflatma, ilgili kurumları dönüştürme,
  • ikinci grup (stratejik hammadde ihracatçısı devletler grubu) ülkelerde geçerli iş görme usullerini (ahbap çavuş kapitalizmi) ve bunun için gerekli kurumsal yapılanmayı (teftiş heyetlerinin gücünü azaltma, yargıyı bağımlılaştırma, vergi sistemini dönüştürme, şirketler hukukuna içkin mantığı değiştirme, toprak rejimi, vb.) birinci grup ülkesi olan Türkiye’de yaygınlaştırma (Türkiye’yi ikinci gruplaştırma),
  • Arap Sünniliği üzerinden kendi kolektif çıkarlarını tanımlayan zümreler oluşturma/inşa etme

gibi hususlarda yürütme erkini ellerinde tutanlara birtakım “avantajlar” sağlayacak, Körfez yatırımcılarına daha nesnel güvenceler verebilecek, haliyle Körfez’den daha büyük miktarlarda “yatırım” gelmesine yol açacaktır.

 

Kolektif emperyalist ülkelerle sıkı sıkıya bağlı sermaye fraksiyonlarının –başka bir konjonktürde isteyebilecekleri- başkanlık sistemine tepkilerinin ve kimlik politikalarına yönelik beklenmedik ilgilerinin altında bu hususun yer aldığını söylemek mümkündür.

 

b- Körfez menfaatinin ağırlıklı olarak temsil edildiği Türk Dış Politikası Orta Doğu’da (neo)liberal bir devlet biçiminin tesisi yönünde sonuç doğurabilecek tasarrufların karşısında duracak; iktisadi-siyasi ayrımını, temel hakları, hukukun üstünlüğü prensibini pek önemsemeyip, Körfez kaynaklı yorumlara yakın duran dünya görüşlerinin taşıyıcılarıyla (bunlar Türkmenler’in ahını almış olsalar bile) sıkı-fıkı ilişkiler kuracaktır.

 

c- Körfez menfaatinin ağırlıklı olarak temsil edildiği Türk Dış Politikası Orta Doğu’da yerleşik Türk asıllılara Türk olmaları hasebiyle verilen geleneksel önemi/değeri bütünüyle görmezden gelecektir. Türk asıllı Orta Doğu insanlarının (Suriye ve Irak Türkmenlerinin ve diğerlerinin) böyle bir politika içerisindeki yeri etnik aidiyetlerine göre değil mezhepsel ve taktik nedenlere göre değişebilecektir. Ancak koalisyonlar ya da başka türden ortaklıklar söz konusu eğilimi bir ölçüde frenleyebilir.

 

d- Körfez menfaatinin ağırlıklı olarak temsil edildiği Türk Dış Politikası kolektif emperyalizmin “yeni” Orta Doğu’lu müttefikleriyle yakın ilişkiler tesis etmekte zorlanacaktır.

 

e- Körfez menfaatinin ağırlıklı olarak temsil edildiği Türk Dış Politikasının yürütücüleri kapitalist üretim ilişkilerinin –Orta Doğu’da olanın aksine- derinlere sirayet ettiği bir ülkede kendi aleyhine olan toplumsal dengelerle baş edebilmek (Türkiye’ye ait olmayan davaları güdebilmek) için ülkemizi sürekli olağan-üstü hallerde tutabilecek gelişmelerden bizim kadar endişe duymayabileceklerdir.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!