Türkiye’nin Toplumsal Gelişimi -I- Mehmet Ali Yılmaz

Türkiye’de yüzelli yıldan fazla bir zamandır süren toplumsal gelişim tarihine iki çizginin mücadelesi damgasını vurur. Bu mücadele özünde ilerici-devrimci çizgiyle gerici-işbirlikçi çizgi arasında cereyan etmekte. Bu inişli çıkışlı süreci sömürülen-sömüren, ezilen-ezen veya emek-sermaye kavgası olarak da ifade edebiliriz. Bazı tarihçiler bu dönemi “modernleşme” kavramıyla açıklıyorlar ama bu tarihi süreci Türkiye’nin uluslaşması olarak ele almak gerçekliğe daha uygun düşmektedir.

Söz konusu tarihsel mücadelenin arka planında kapitalistleşen Batı ülkelerinin Türkiye’yi paylaşma uzlaşması ve kavgası paradoksunun yattığını sayfanın başına yazmak durumundayız.

Batılı büyük devletler Osmanlı ülkesini sömürgeleştirmeyi hedeflerken; Osmanlı Devletinin çöküşünün hızlandığı 19. yüzyılda devleti yönetenler bu çöküşü durdurmanın çaresini Batının kapitalist-sömürgeci devletlerinin himayesinde arayarak bu devletlerin planlarına hizmet etmeyi tercih ettiler. Batılı siyasiler Osmanlı devletinin içinde düştüğü çıkmazı “Doğu Sorunu” olarak görüyorlar ve “Hasta Adam” ilan ettikleri Osmanlı mirasını ele geçirmenin hesabını yapmaktaydılar.

Osmanlı ülkesinde Batılı kapitalistlerin bu hesaplarına hizmet eden işbirlikçilerin karşısına ülkeyi bu tuzaktan kurtarmak için mücadele etmek amacıyla ortaya çıkmaya başlayanlar da oldu. 19. yüzyıl Osmanlı coğrafyası kapitalist dünyanın bu topraklara hâkim olma çabaları ve içerde de iki temel çizginin mücadelesine sahne oldu.

Bu çok yönlü, inişli çıkışlı mücadelelerin altında yatan temel çelişki ve bu coğrafyayla ilgili hesaplar elbette ki daha eskilere dayanır ama Türkiye’de cereyan eden mücadele son yüz-yüzelli yılda geçmişe oranla daha fazla toplumsallaştı ve siyasallaştı.

Bu yazı dizisinde; 19. yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak emperyalist kapitalizmin saldırılarına, uluslaşma sürecine, ilerici-gerici kavgasına günümüzden bakarak ele almaya çalışılacak.

Gerçekte Ferman Kimin?

Sanayi devrimini gerçekleştirerek kapitalist imparatorluklar haline gelmeye başlayan Batının büyük devletleri bu kapitalist gelişmeye ayak uyduramayan eski tip imparatorluklara göz koymuşlardı. Artık ömrünü tamamladığı düşünülen imparatorlukların başında Balkanları, İstanbul’u ve Hindistan yolunu (sonradan keşfedilen Ortadoğu’nun petrol bölgelerini de) kontrolü altında tutan Osmanlı devleti yer alıyordu. Batılı sömürgecilerin bu emellerine karşılık Osmanlı devletinin yöneticileri kurtuluşu “aydınlanma”, “modernleşme”de değil bu kapitalist ülkelerin himayesi altına girmekte görüyorlardı. O zamanki Türkiye’nin az sayıdaki aydını bu kötü gidişi aydınlanmacılığı-modernleşmeciliği esas alarak düzeltmeye çalıştılarsa da Batının sömürgeci politikalarını ve Doğunun yarı-feodal, teokratik sisteminin yarattığı engelleri aşmakta “yeterince” başarılı olamadılar.

Sanayi devrimini yapmış olan İngiltere için Doğuya geçişin en stratejik yerinde Türkiye bulunuyordu. Türkiye aynı zamanda Batılı kapitaliste hem geniş bir pazar hem de zengin ham madde olanağı sunmaktaydı. Sağlayacağı ticari imkânların yanı sıra askeri ve stratejik açıdan da önemli bir yer işgal ediyordu. (*)

Kapitalist gelişmenin önünü açacak reformlar yapmaya kalkışıldığı dönemlerde de Batılı devletler Türkiye’yi baskı ve kontrolleri altına almaya çalışmaktan vazgeçmediler.

Sultan II. Mahmut 1826’da Yeniçeri ocağını kaldırdıktan hemen sonra (Yeniçeriler yönetimlere sorunlar çıkarsa da sonuçta ordunun bel kemiğiydi) 1827’de İngiliz, Fransız ve Rus donanması Yunanistan’a bağımsızlık tanınmamasını öne sürerek Navarin’de Türk donanmasını yaktı. Türk devlet geleneğinin temel dayanağı olan Ordunun zaafa uğratılmasıyla başlayan olumsuzlukları fırsat bilen büyük devletler Türkiye’yi bu zor zamanında kıstırdılar ve artık saldırılarının arkası kesilmedi. (**)

Balta Limanı Antlaşmasının Önemi

1829’da Rus ordusu Balkanlar üzerinden inerek Edirne’yi aldı ve İstanbul’a doğru ilerlemeye başladı. Erzurum’u da alan Ruslarla imzalanan Edirne anlaşmasıyla çok ağır koşullar kabul edildi. Diğer yandan Fransa ve İngiltere’nin kışkırtmalarının da etkisiyle Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyan ediyor ve Osmanlı ordusunu yenilgiye uğratarak Kütahya’ya kadar geliyordu (1832). Zor durumda kalan Sultan Mahmut Rusya’dan yardım istedi. Bunun üzerine Rus donanması İstanbul’a geldi ve 1833’de Rusya ile Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile devlet bir bakıma Rusya’nın egemenliği altına girdi. Hünkâr İskelesi Antlaşması karşısında telaşa kapılan İngiltere Sultan’ı Mehmet Ali Paşa ve Rusya’ya karşı desteklemeye başladı. Ama bu destek karşılıksız değildi, Osmanlı İmparatorluğunu İngiltere için açık pazar haline getirecek olan Balta Limanı Antlaşması yapıldı (1838).

Türkiye 1826’dan itibaren kendi ihtiyaç duyduğu yerli hammaddelerin yabancı tüccarlar tarafından yurtdışına çıkarılmasını önleyen yed-i vahid (tekel) sistemini uygulamaya koymuştu. Bu sistem Büyük Britanya’nın çıkarlarına uygun düşmüyordu ve İngilizler kendilerine Türkiye topraklarında ayrıcalıklar verilmesi için baskı yapmaktaydılar. Kavalalı isyanı ve Rusya baskısı karşısında İngilizler Balta Limanı Antlaşmasını dayattılar, Türkiye yönetiminin boyun eğdiği söz konusu antlaşmayla yed-i vahid sistemi kaldırılırken; Britanyalılara ticari ayrıcalıklar da tanındı. Öyle ki; Britanya vatandaşlarına Türkiye Devleti sınırları içinde ticaret yaparken Türk vatandaşlarından bile daha az vergi ödemeleri imkânları sağlandı. Örneğin Selanik’ten İstanbul’a mal gönderen Müslüman yerli tüccar devlete transit gümrük vergisi ödediği halde Britanyalı tüccar bu vergiden muaf tutulmuş ve Müslüman tüccarların bir başka Türk şehrine mal göndermesine, ticaret yapmasına yüksek vergilerden dolayı fiilen imkân kalmamıştı.

 İngiliz Dışişleri Bakanının “şaheser” olarak nitelendirdiği bu anlaşmayı Doğan Avcıoğlu “Türkiye’nin idam fermanı” şeklinde görür ve şöyle der: “Türkiye’yi, İngiltere’nin bağımlı tarım ülkesi haline getirmek için, İngiliz ekonomi politik üstatlarının çabalarına dahi ihtiyaç duyulmadı. İngiliz diplomatları, kapitülasyonların kaldırılması gereken bir dönemde, Osmanlı devlet adamlarına, serbest ticaret doktrinini kolayca kabul ettirdiler. Türkiye, 1838’de imzalanan ticaret anlaşmasıyla, ileri Avrupa ekonomisinin açık pazarı haline geldi. Böylece, ekonomi kendi yolunda devam edebilse mümkün görünen gelişme, engellenmiş oldu.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, C.1, S.100, Cem Y. 1974)

Görüldüğü gibi özellikle 1838’de verilen imtiyazlardan itibaren, Avrupa’ya göre geri kalan, Türkiye ekonomisi Batılı devletlerin açık pazarı haline getirilmeye başlandı. Türkiye ekonomisi kapitalistleşen Avrupa devletlerinin açık pazarı olmayıp da kendi gelişme güzergâhında, bağımsız biçimde yürüyüşünü sürdürebilseydi, sonuç elbette ki farklı olacaktı. Fakat coğrafi konumundan başka, Avrupalı kapitalistlerin hammadde kaynağı ve pazar olarak önem verdikleri Türkiye uzun zamandır Batılıların en önemli hedefi halindeydi. Bunlara ilaveten Batılıların Türklerle yüzlerce yıllık bir hesaplarının olduğunu düşündüklerini de unutmamak gerekir.

Mahir Çayan da Osmanlı toplumunda kapitalizm uç vermeye başlarken Avrupa kapitalizminin müdahalesi ile bu gelişmenin engellendiğini belirttikten sonra şöyle yazar:

“Osmanlı toplumunun Avrupa kapitalizminin bir açık pazarı haline gelmesi 18. yüzyılın sonlarına doğru olmuştur. (1838 Balta Limanı Anlaşması ile bu durum resmileşmiştir.)” (Mahir Çayan, Toplu Yazılar, S.329, Birgün Kitap)

Mahir Çayan devamla; Osmanlı toplumunun 18. yüzyıldan itibaren hızlı bir sömürgeleşme sürecine girdiğini, devletin hızla kompradorlaştığını, rüşeym halindeki yerli kapitalizmin Avrupa kapitalizminin rekabetine dayanamayarak kavrulduğunu ve ekonominin “feodal-komprador bir yapıya sahip” olduğunu belirtir.

***

1838-1841 yıllarında Balta Limanı Antlaşmasına benzer antlaşmalar Fransa, İspanya, Portekiz, İsveç, Norveç, Hollanda, Belçika ve Danimarka’yla da imzalandı. Bu antlaşmalar kapitülasyon sistemini sağlamlaştırırken; Türkiye sanayisine büyük bir darbe vurdu. Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer devletlere borçlanmasına yol açtı ve mali çöküntüsünü hızlandırdı.

1838 Antlaşmasıyla Türkiye 1929’a kadar gümrük egemenliğini kaybetti. Lozan’da (1923) ancak beş yıl sonrası için bu egemenlik hakkını elde edebildi.

Balta Limanı Antlaşmasından sonra Türkiye devleti, Avrupa devletleri arasındaki çıkar çatışmalarından yararlanarak ayakta kalmaya çalıştı. Bu denge hesaplarına dayanan politikalar, Türkiye’nin ne yeni savaşlarla karşı karşıya kalmasını ne de toprak kaybetmesini önleyecekti.

***

Türkiye’nin bu sorunlarla karşılaşmasının önemli bir nedeni de jeostratejik konumuydu. Bu nedenle de kapitalist ülkelerin topyekûn taarruzuna maruz kalıyordu. Türkiye dünyanın bir ucundaki herhangi bir devlet değildi, coğrafi konumu bütün sömürgeci, yayılmacı devletlerin iştahlarını kabartmaktaydı.

  1. yy’da kapitalist devletler bir yandan sanayileşme nedeniyle ülkelerinde büyüyen işçi sınıfının mücadelelerini boğmaya çalışırlarken; diğer yandan kendi aralarında giderek keskinleşen iki yönlü rekabetle boğuşuyorlardı. Bunların ilki kapitalist ülkeler arasında cereyan eden ekonomik-ticari kapışmaydı, diğeri ise Avrupa dışı ülkeleri kapitalizmin boyunduruğu altına alma kavgasıydı. Diğer ülkeleri hegemonya altına almakta rekabet asıl olmakla birlikte ortak çıkarlarından da söz etmek gerekir. Örneğin Türkiye’nin Batı pazarı haline getirilmesinden ve kapitülasyonlardan birçok Avrupa ülkesi yararlandı.

Bu arada Türkiye’de yapılmak istenen reform girişimlerine ne Rusya ne de Batılı devletler olumlu gözle baktılar. Örneğin II. Mahmut’un reformları Rusya, Avusturya ve İngiltere’yi rahatsız etti. Bu nedenle söz konusu ülkeler reformlara karşı tedbirler almaya çalışmaktan geri durmadılar. Bu arada Türkiye’nin ekonomik bağımlılığı da ülkenin kalkınmasına ve güçlenmesine imkân tanımazken; Türkiye’yi Batılı ülkelerin açık pazarı haline getiren 1838 antlaşmasına karşı içeriden direnç gösteren de yoktu. Dönemin önemli devlet adamı Büyük Reşit Paşa İngiliz siyasasının etkisi altındaydı ve Türkiye’nin geleceğini karartacak bu antlaşmayı imparatorluğun güçlenmesi ve gelişmesi yönünde atılmış bir adım olarak görüyordu. Ancak bu atılan adım gelecekte devletin en büyük sorunlarının başında gelen Düyunu Umumiye İdaresi gibi büyük dertlere yol açacaktı.

Devam edecek

(*) Gördüğünüz gibi bu yazıda 19. yüzyıl için “Osmanlı” kavramının yanı sıra “Türkiye” kavramı da kullanılmakta. Osmanlı Devleti için “Türkiye” ifadesini Marx ve Engels’in de tercih ettiklerini, aynı şekilde 20. yüzyıl başlarında Lenin’in de “Türkiye” kavramını kullandığını biliyoruz. Osmanlı imparatorluğu farklı milliyetleri içinde barındırmaktaydı ama sonuçta bir Türk devletiydi.

(**) Son yıllarda Amerikancı FETÖ’nün Ordu ve diğer güvenlik kurumları içinde etkili olmaya başlamasıyla ve özellikle de 15 Temmuz kalkışmasından sonra başta Ordu olmak üzere bütün devlet kurumlarının yediği darbeler de Türkiye’yi iç ve dış saldırılara karşı savunmasız bıraktı. Hükümetin, Ordunun ve MİT’in tepesindeki kişilerin bu olumsuz sonucun doğmasındaki rollerini unutmamak gerekir. İktidara yakın çevrelerin gündemi saptırmak için alelacele ekranlara taşıdıkları Abdülhamit’in de saltanatını koruyabilmek için Orduyu etkisizleştirdiği, donanmayı Haliç’e hapsederek çürüttüğü de bir gerçektir.

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Can Uygar

    Prof. Dr. Gülten Kazgan 100 Soruda Ortak Pazar ve Türkiye isimli kitabında Osmanlı’nın serbest ticaret denemesini anlatırken , Osmanlı İmparatorluğu’nun önce İngilizlere, onları izleyerek de diğer kapitalist dünya ülkelerine tanıdığı ayrıcalıkların İmparatorluğu çökerttiğinden söz eder.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!