Üçüncü Enternasyonal’in Kürt Sorununa Bakışı-Mehmet Ali Yılmaz

AKP iktidarı halkımızı Anayasa değişikliğiyle yatırıp kaldırırken Güneydoğu sınırlarımızın hemen altında İngiliz emperyalizminin temsilcileri eski dostları Barzani’yle yeni haritalar çizmekle, planlar kotarmakla meşguldüler. 14 Nisan 2017’de gazetelerde yer alan habere göre, 12 Nisan 2017 tarihinde Erbil’de gerçekleştirilen toplantıya İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın Ortadoğu ve Afrika’dan Sorumlu Devlet Bakanı T. Martin Ellwood başkanlığında bir heyet katıldı.

Görüşmede Ellwood İngiliz hükümetinin Peşmerge güçlerine askeri destek kararına atıfta bulunarak, yaşanan gelişmelerin kendileri açısından önemli olduğunu ve “Kürdistan’ın” demokratik yapısıyla bölgede örnek olmasını istediklerini ifade etti. Barzani yönetimiyle İngiltere arasındaki siyasi, askeri ilişkiler ve IŞİD sonrası Irak’taki muhtemel gelişmelerin de konuşulduğu görüşmede Kuzey Irak Yönetimi İngiltere Temsilcisi Karwan Cemal ve İngiltere’nin Bağdat Büyükelçisi Frank Baker de hazır bulundu. Habere göre, İngilizlerin bu kadar büyük bir diplomat heyetiyle Erbil’e çıkarma yapması, tüm bölge ülkelerini tedirgin etti.

Bu haber bizi yaklaşık yüz yıl öncesine götürdü…

İngiliz emperyalizminin Ortadoğu petrolünü ele geçirme faaliyetlerinin yeni olmadığı bilinen bir gerçektir. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşından beri İngiliz emperyalizmi Suriye, Irak, İran, Türkiye ile yakından ilgidir ve bu ilginin aktörleri arasında Kürt hareketleri önemli bir yer işgal ederler.  İngilizler bu bölgede etkinlik kurmaya çalışırlarken daima Kürtlerden yararlanmışlardır. Onların bu bölgeyle ilgili amaçlarını, 1920 ve 1930’lardaki faaliyetlerini, çevirdikleri dolapları en doğru biçimde ortaya koyan kanıtlar arasında Komintern’in belgelerinin ayrı bir önemi vardır.  Emperyalizmin yüz yıl önce Ortadoğu’daki amaçlarını, bu amaçlarına ulaşmak için Kürt hareketlerini nasıl yönlendirdiklerini Komintern’in bu belgelerinden anlamak pekâlâ mümkün.

 

Komintern’in Kürt Meselesine Yaklaşımı

Komintern ya da Komünist Enternasyonal adlarıyla da anılan Üçüncü Enternasyonal, Lenin’in ve Bolşevik Partisi’nin girişimiyle Mart 1919’da Moskova’da 35 komünist partisi, komünist grup ve sol-sosyalist örgütün toplanmasıyla oluşan Kurucu Kongre tarafından kuruldu. Üçüncü Enternasyonal, dünya komünist hareketinin proletarya iktidarını kurma mücadelesinin strateji ve taktiğini Marksizm-Leninizm düşüncesi temelinde çizmek amacıyla 1943 Mayıs’ına kadar varlığını sürdürdü. Birinci Enternasyonalin devamı olan, İkinci Enternasyonalin ise yanlışlarını eleştiren Üçüncü Enternasyonal her ülkenin özgün koşullarına uygun devrim hareketinin yolunun çizilmesinde, ulusal kurtuluş hareketlerinin çeşitli sorunlarının, toprak-köylü sorunu, proletaryanın devrimdeki müttefikleriyle ilgili sorunların açığa kavuşturulması ve emperyalizme karşı ortak mücadelenin örgütlenmesinde komünist partilere yol gösterdi, yardımcı oldu.

Komünist Enternasyonal bu yaklaşımlarla Ortadoğu’nun genel durumu, başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere diğer Batılı güçlerin bölgeyle ilgili siyasası üzerinde bugünlere de ışık tutacak nitelikte değerlendirmelerde bulundu. Bu değerlendirmelerin önemli bir kısmı da Türkiye’nin Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ve Kürt meselesiyle ilgilidir.

Komintern belgeleri okunduğu zaman ilk göze çarpan gerçek, ulusal sorunların öncelikle ve sürekli olarak dünya proletarya devriminin ve emperyalizme karşı verilen mücadelenin çıkarları açısından ele alınmasıdır. Bu belgelerde, gerek Kürt meselesi, gerekse de diğer ulusal sorunlar kendi başlarına sorunlar olarak görülmüyorlar. Bütün ulusal sorunlara her durumda emperyalizme karşı dünya ölçüsündeki mücadele açısından bakılıyor.

Örneğin 1920-30’lu yıllarda Ortadoğu ve Türkiye’deki ulusal sorunlar İngiliz emperyalizminin bölgeyle ilgili siyasası üzerinden değerlendiriliyor, somut sorunların tahlili ve çözüm önerileri de bu genel bakışa uygun biçimlerde yapılıyor. Bu gerçekçi yaklaşımla ele alınan ulusal sorunların çözüm önerileri, somut durumun somut tahlili temeline oturtuluyor.

Komintern belgelerini, günümüzde, İngiliz emperyalizminin bu faaliyetinin ötesinde gündeme getirmemizin nedeni, emperyalizmin bugünkü lideri ABD’nin Ortadoğu’daki ulus devletleri parçalayarak küçük ulusal-etnik ya da mezhepsel özellikli kukla devletler kurmaya çalışmasıdır. Bu durum emperyalizmin bölgeyle ilgili yüz yıl önceki hedefinin bugünler için de esasta geçerli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu arada bazı Kürt hareketlerini yüz yıl önce hedefine ulaşmak için kullanan emperyalizm bugün de benzer politikaları takip etmektedir.

Emperyalizmin bölgeye hakim olmak ve sosyalizmin önünü kesmek amacıyla yirminci yüzyılın ilk yarısında aktive ettiği Kürt hareketlerinin emperyalizmin bu amaçlarının bir aracı olduklarını Enternasyonal belgelerinde görebiliyoruz.

Komintern’in bu belgelerinde emperyalizmin egemenlik kurmak istediği ülkelerdeki siyasasının temel uygulama yönteminin böl-yönet politikalarına dayalı ayaklanmalar ve iç savaş çıkartmak olduğunu da görebiliyoruz.

***

1920’li yıllarda İngiliz emperyalistleri, kendi dünya imparatorluklarını ayakta tutmaya çabası içindeydiler. Bu nedenle gerçek ulusal kurtuluş mücadelelerini ezmeye çalışıyorlardı. İngiliz ve Fransız emperyalistleri arasındaki çelişkilerin de yoğunlaştığı bu dönemde ABD emperyalizmi Ortadoğu’da henüz etkili bir güç değildi.

Ekim Devrimi’yle kurulan Sovyetler Birliği 1920’lerde emperyalizmle mücadele eden halkların güçlü bir destekçisiydi. Emperyalistler Sovyetler Birliği’nden temelli kurtulmak için bu ülkeyi dünya çapında tecrit etmeye, kuşatmaya ve içeride karışıklıklar yaratmaya çalışıyorlardı.

Bu koşullarda toplanan Komintern, dünya ve bölge sorunlarını anti-emperyalist bir bakışla ele alıyor ve ulusal sorunları da bu yaklaşıma göre değerlendiriyordu. Kürt sorunu ve hareketleriyle ilgili tahlilleri ve siyasi tespitleri de bu temel yaklaşıma göre yapmaktaydı. Komünist Enternasyonal, başta İngiltere olmak üzere emperyalizme karşı bütün Batı Asya halklarının birliğini ve Sovyetlerle dayanışma içinde olmasını savunuyordu.

Birinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra Fransız ve İngiliz emperyalizmi böl – yönet siyasası gereği Ortadoğu ülkelerini manda devletler olarak biçimlendirdiler. Bu devletler arasında ekonomik, siyasi ve ulusal çelişkiler yaratıldı, kabileler arası çatışmalar ve mezhep kavgaları çıkarıldı.

Bilindiği gibi Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonunda, Arap yarımadası İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin işgali altına girdi. 1918’de İngilizlerin başını çektiği emperyalist devletler Mondros Ateşkes Antlaşması’nı Osmanlı’ya dayattıktan sonra Türkiye topraklarını işgale başladılar. 1920’de Osmanlı yönetimi tarafından galip devletlerle imzalanan Sevr Antlaşmasıyla da Türkiye toprakları parçalanma sürecine sokulmak istendi. Bu antlaşmalarla Kürtlerin yaşadığı topraklar da emperyalist devletlerin hegemonyaları altına alınmaktaydı. Türkiye toprakları üzerinde yaşayan –işbirlikçiler dışındaki- bütün halkın katılımıyla verilen Birinci Kurtuluş Savaşıyla emperyalistler yenilgiye uğratıldılar. Kurtuluş Savaşı sonunda 1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasıyla yeni Türkiye devletinin Musul bölgesi dışındaki sınırları çizildi. İngilizler petrol bölgesi Musul’u Türkiye’ye vermek istemiyorlardı.

İngiliz emperyalizmi Musul’u hâkimiyetleri altına alabilmek için Kürt feodal güçlerini Türkiye’ye karşı ateşlemeye başladılar. Komintern belgelerinde bir “İngiliz manevrası” olarak görülen Şeyh Sait İsyanı bu koşullarda ortaya çıktı. İngiliz emperyalizmi, işbirlikçilerinin ve Kürt feodallerinin yönetimindeki bu isyanın Türkiye’yi soktuğu zor durumdan yararlanarak, Ankara Hükümetinin Musul üzerindeki iddiasından vaz geçmesini sağlamaya çalışıyordu. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için İngilizler bölgede çeşitli siyasi, askeri, istihbari vb. faaliyetler yürüttüler. Bazı Kürt hareketlerini de bu amaçları için desteklediler, kullandılar.

Ortadoğu’nun kaderini etkileyen bu önemli sorunla Komintern’in ilgilenmemesi düşünülemezdi. Konuyla ilgili Komintern belgeleri, Cumhuriyet Türkiye’sinin ilerici karakterine vurgu yaparken, Şeyh Sait İsyanının emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden bir hareket olduğunu ortaya koymaktadır.

26 Şubat 1925’te Komintern’in yayın organı olan Internationale Presse-Korrespondenz (Enternasyonal Basın Haberleri)’de yayınlanan “Kürdistan’daki Ayaklanmanın Anlamı” başlıklı açıklamada ortaya konan belirlemeler çok dikkat çekicidir. Bu dikkati en fazla da günümüz devrimcilerisolcuları göstermek durumundadırlar…

Kemal, genel olarak milli kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaştırılması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.” (Kby)

Son yıllarda Cumhuriyete ve uluslaşma sürecine karşı girişilen saldırıların emperyalizm tarafından tezgâhlandığını, işbirlikçi sermaye ve gerici güçlerin de bu kumpasın ortaklığını yaptıklarını biliyoruz. Bu saldırıların, tezgâhların köklerinin hangi kesimlere ve siyasi figürlere dayandığını Komintern 1925’te ortaya koyuyor:

“Son zamanlarda bütün gerici güçler, Kemal’e karşı bir harekete önderlik eden ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular. İsyancılar (Şeyh Said ve adamları bn.), din adamlarının yobazlaştırdığı göçebe aşiretleri harekete geçirdiler ve dinci sloganlarla ortaya çıktılar.”

Görüldüğü gibi Türkiye’de emperyalizmle işbirliği içindeki geleneksel gericilik ülkenin neresinde olursa olsun ya da hangi görünümle ortaya çıkarsa çıksın ilerici-bağımsızlıkçı hareketlere karşıdırlar. Bu işbirlikçi güçler, hilafetçi, mezhepçi ya da etnikçi olsun hepsi de Türkiye’ye karşı emperyalizmin bölge politikalarının elemanları olagelmişlerdir. Bu gerçeği Komintern’in Şeyh Said İsyanı örneğinde kesin olarak tespit ettiğini görüyoruz:

“Ayaklanma büyük toprak ağalarının hakim olduğu doğu illerinde patlak verdi. İsyancıların arkasında, Musul meselesinde, yani petrol meselesinde çıkarı olan İngiltere bulunuyordu.”

İsyancıları kışkırtan İngiltere’yi ilgilendiren elbette ki Kürtlerin sorunları değildi, bu ülkeyi yönetenler amaçları için Kürtleri kullanıyorlardı. İngiliz emperyalizmi Musul petrollerinin peşindeydi. Tıpkı bugün ABD’nin Ortadoğu siyasasını belirleyen temel etkenin petrol olması gibi. İngiliz emperyalizminin petrol peşinde olduğunu, bu nedenle Türkiye’nin Musul vilayeti üzerindeki haklarını ele geçirmek istediğini ve bu isteğini gerçekleştirebilmek için Türkiye içinde gerici bir isyan çıkarttığını Komünist Enternasyonal ortaya koymaktadır.

Enternasyonalin açıklamasında Şeyh Said isyanının emperyalistlerin petrol hesaplarının yanı sıra Osmanlı rejiminden kalan “aşar”ın kaldırılmasıyla da ilgili olduğu belirtilmektedir: (*)

“Ayaklanmanın başladığı tarih, ilk olarak Musul meselesinin Milletler Cemiyetinin bir komisyonu tarafından araştırıldığı, ikinci olarak hükümetin zaman zaman toplam ürünün yüzde 80’inini bulan aşar’ı kaldırmayı planladığı bir döneme rastlıyordu.”

Komintern bu açıklamasında, Türkiye aydınları arasında zaman zaman tartışma konusu olan Kemalist yönetimin dayandığı sınıfsal temel, karşısında yer alan kesimler ve uluslararası güçler hakkındaki görüşünü de belirtmektedir:

“Şehir küçük burjuvazisi ile orta burjuvaziye ve köylülüğün bir kısmına dayanan Kemal hükümetinin, büyük toprak ağalığına, yobazlığa ve İngiliz emperyalizmine karşı sınıf mücadelesi tayin edici bir aşamaya girmiş bulunuyor.”

Görüldüğü gibi Komintern ulusal hareketleri emperyalizme karşı olduğu takdirde desteklemektedir. Hele de emperyalizmin yönlendirdiği, onunla işbirliği içinde olan hareketlere karşı çıkmaktadır. Yukarıdaki açıklamasından da anlaşılacağı gibi Komintern, Şeyh Said ayaklanmasında Cumhuriyet Türkiye’sinin yanında tavır almaktadır.

Devam edecek

 

Not: Alıntılar, Aydınlık Yayınları “Komünist Enternasyonal Belgelerinde Türkiye Dizisi-2 Kürt Milli Meselesi” adlı broşürden yapıldı.

 

(*)Aşar (öşür) vergisi; Osmanlı döneminde köylülerden, ürettikleri tarım ürünleri için %10 oranında alınan vergi. Bu vergi, 1800’lerde artmış ve %30’ları bulmuştur. Aşarın ürün çeşidine ve bölgelere göre farklı oranlarda alındığı, zaman zaman %50’lere kadar vardığı görülmüştür.

Şer’î kurala göre, ziraatle uğraşan Müslümanların yediklerinin helâl olabilmesi için bu öşür zekâtını mutlaka vermeleri gerekirdi. Aşar, Türkiye’de uygulanan mülkiyet düzeninin bir sonucuydu ve Osmanlı mülkiyet rejimini temsil eden en önemli vergilerdendi.

Aşarın kaldırılmasına feodal beylerin itirazının altında yatan asıl neden iltizam usulüydü. Bu usule göre devlet bir bölgede yaşayan köylülerden aşar vergisini toplama işini belli bir ücret karşılığında güçlü kişilere ihale ediyordu. Bu usule iltizam, ihaleyi alana da mültezim deniliyordu. Mültezimler devlet güçlerinden de destek alarak genellikle köylüden vermesi gerekenin üstünde aşar adı altında vergi topluyorlardı. Rüşvetin de çokça döndüğü bu işi yapanlar -mültezimler- genellikle mütegallibelerden, aşiretin önde gelenlerinden oluşmaktaydı. Aşarın kaldırılması halinde çıkarlarının tehlikeye gireceğini gören feodal beyler bu verginin kaldırılmasına karşıydılar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923-1929 dönemi ekonomi politikasına damgasını vuran İzmir İktisat Kongresi’nin oy birliği ile alınmış kararlarından biri de 1925’te aşarın kaldırılmasıdır. Aşar; bütçenin gelir kaleminde önemli bir yer tutmasına rağmen Cumhuriyet idaresi, Sultan’ın mülkünün sahiplik sıfatını halka intikal ettirince aşarın alınmasının mantığı da ortadan kalkmış oldu.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!