Ülkemiz Kuşatma Altında- Mehmet Ali Yılmaz

9 Ağustos 1942, Pazar. Alman kuşatması altındaki Leningrad’da Shostakovich’in 7. Senfonisi bilinen adıyla “Leningrad Senfonisi” icra ediliyor.

 

Mehmet Ali Yılmaz

 

Türkiye emperyalist güçlerce sadece dışarıdan kuşatılmış durumda değil, işbirlikçileriyle birlikte içeriden de çürütülerek dağılma sürecine sokulmaya çalışılıyor.

Ülke emperyalizm tarafından ekonomik, siyasal ve askeri olarak kuşatılarak her yönden bağlanmış ve elini-kolunu oynatamaz hale getirilmiş durumda. Bu tuzak 1947’den itibaren kurulmaya başlandı ve son onbeş yıldır da bu yönde çok önemli gelişmeler kaydedildi. Özellikle bu son dönemde Türkiye, iktidar çevrelerinden verilmeye çalışılan görüntünün aksine, emperyalizm tarafından çok boyutlu şekilde işgal altına alınmış; 1908’lerden beri hayat bulmaya, gelişmeye çalışan ilerici toplumsal doku; işbirlikçi “aydınlar”ın liberal, post-modernist düşünceleri ve dinci-gericilik ideolojisiyle bozulmuştur.  Devlet kurumlarının ve sayısız kamusal kuruluşun sadece bağımlı iktidarlar eliyle kontrol altına alınmasıyla yetinilmedi, bu kuruluşlar iktidar yanlısı para-militer odaklar ve dinci cemaatler tarafından kapıcısına kadar ele geçirildi. Böylece Türkiye emperyalist güçlerce ve içerideki işbirlikçileriyle (büyük sermaye kesimi, gerici iktidarlar, faşist ve dinci çevreler) yoğunlaştırılmış biçimde hâkimiyet altına alındı.

ABD emperyalizmi, devleti ve kamusal kurumları genel olarak AKP iktidarı vasıtasıyla kontrol ederken; doğrudan CIA’nın yönettiği Fethullah örgütü eliyle de en kritik devlet kurumlarını (polis, istihbarat, askeriye, yargı ve eğitim kurumları) ve daha birçok kamusal örgütü ele geçirdi.

İki yıl öncesine kadar iktidarın en yakın ortağı olan Fethullah örgütünün ABD’nin desteğiyle giderek finans çevrelerine, çok sayıda medya kuruluşuna, diyanet alanına hâkim olmaya başlaması karşısında kendilerinin tasfiye edilmekte olduğunu gören AKP yönetimi bu güce karşı iktidarını ve çıkarlarını korumaya yöneldi. Bazı alanlarda bu kavga çok kızıştı. Özellikle F tipi dershanelere dokunulmaya başlanmasından sonra örgüt, Ordudaki uzantılarına yönelecek tasfiyeyi durdurmak için AKP hükümetini devirerek iktidarı zorla ele geçirmeye kalkıştı. Birçok aydını etkisi altına almakta başarılı biçimde kullandığı “yumuşak güç” görüntüsünü bir kenara atarak 15 Temmuz’da bütün zalimliğiyle ortaya çıktı. ABD’nin desteğiyle başlatılan 15 Temmuz darbe girişimi ülke içindeki çeşitli toplumsal ve resmi dinamiklerin bu harekete katılmaması veya karşı çıkmasıyla başarısız oldu.

Darbe girişimi başarısızlığa uğratıldı ama başta Ordu olmak üzere önemli kurumların yıkıntının altında kalması dış tehditleri arttırdı ve bu tehditlerle bağlantılı iç krizi derinleştirdi. Bu başarısız girişimden sonra devlette, sermaye kesiminde, dinsel çevrelerde, basında, bazı dernek ve sendika gibi kuruluşlarda FETÖ’ye yönelik tasfiyeler yapılmasına karşın içten ve dıştan kuşatılan ülkenin nefes alması zorlaştırıldı. Olağanüstü hal koşullarındaki bu tasfiyelerin etkin kuruluşlarda yapılan kısmını devleti ayakta tutmaya çalışan bürokrasinin planladığını söyleyebiliriz. Bu tasfiye hareketinin sağcıların eski alışkanlıklarını düşünürsek solculara doğru da sıçratılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bu ülkede yaşanan her büyük kriz döneminde solcuların en azından bir bölümünün okkanın altına gitmesi sivil-asker sağcıların eski bir alışkanlıklarıdır.

Türkiye’nin FETÖ belasından kurtulmuş ya da kurtuluyor olması ülkenin büyük sorunlardan kurtulduğu anlamına gelmiyor. Çünkü FETÖ, ABD emperyalizminin Türkiye’nin başına sardığı belalardan sadece birisidir. PKK-PYD gibi ABD’nin Ortadoğu planı içinde rol alan, sonuçta Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan etnikçi bir örgütle ve IŞİD gibi iktidarın yanlış Suriye politikaları nedeniyle başımıza sarılan bir başka belayla da karşı karşıyayız. Bu örgütler son zamanlarda darbe kalkışmasının yarattığı kaostan ve AKP iktidarının bu krizi fırsata çevirme faaliyetlerinden de yararlanarak Türkiye’de silahlı ve özellikle de bombalı saldırılar düzenliyorlar, kitle katliamları yapmak için her fırsatı kolluyorlar. Böylece halk umutsuzluğa ve çaresizliğe mahkûm edilmeye, ülke içsavaşa sürüklenmeye çalışılmaktadır.

Bütün bu kuşatmaların, çürümenin, ülkeyi dönüştürme faaliyetlerinin içerdeki baş sorumlusu AKP hala iktidarda ve darbe girişimini önleyen en önemli unsur olarak da bu iktidarın tepesindekiler gösterilmekte. Onbeş senedir Kıbrıs ve Ege’de verilen tavizlerin, ülkeyi çıkmaza sürükleyen Suriye ve Irak politikalarının, Cumhuriyetin tasfiyesinin, uluslaşma sürecinin durdurulmasının birinci sorumlusu başkomutan olarak görüldükçe, Anayasayı hiçe sayan tavırları muhalefet tarafından meşru kabul edildikçe bu ülkede ne hukuk ne de demokrasi olur.

Lozan Antlaşması’nın Sonuçlarına Saldırının Nedeni

Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Lozan Antlaşmasını neden itibarsızlaştırmaya çalıştığı ortaya çıkmaya başladı. Bilindiği gibi Musul sorunu bu anlaşma ile çözülemedi. Lozan Antlaşmasından sonra devam eden görüşmelerde de İngilizlerin kurduğu yeni tuzaklar yüzünden başarı elde edilemedi ve sonuçta Musul kaybedildi. Şimdi öyle anlaşılıyor ki Erdoğan kaybedilen Musul’u geri almaya niyetleniyor ve bu nedenle Lozan’dan başarı çıkmadığını ilan ediyor.

Onu bu hamleye Amerika sevk ediyor olabilir. Çünkü ABD Türkiye’nin PKK-PYD ile anlaşmasını ve Suriye içlerinde izin verildiği kadar ilerlemesini istiyor. Amerika, Türkiye’nin PKK-PYD ile yeni bir çözüm süreci başlatmasından ve Suriye sınırını (Ceraplus-Azez hattını) tutmakla yetinmesinden yana olduğu söylenebilir. Rakka’ya gidilecekse de bunun kendi kontrolünde olmasını dikte etmekte.

ABD, Rusya ve İran’ı dışarıda tutarak Musul’a yapılacak bir operasyonun da kendi planları çerçevesi içinde gerçekleşmesini istiyor. Türkiye’nin Musul operasyonu içinde yer almasını ancak bu koşul altında mümkün görmektedir. Başika konusunda Irak hükümetinin Türkiye’ye karşı takındığı son tavır da ABD’nin bu politikasının bir uzantısı mahiyetinde.

IŞİD “karşıtı” uluslararası koalisyonun ABD’li sözcüsü Albay John Dorrian’ın, Irak topraklarında bulunan Türk askerleri hakkında yaptığı açıklamada, Türk askerlerinin, Irak hükümetinin IŞİD ile mücadelesinde yardımcı olan ve destek veren uluslararası koalisyon güçlerinin içerisinde olmadığını söyledi. Amerikalı Albay Dorrian, açıklamasında, “Irak topraklarında bulunan Türk ordusu, Irak hükümeti tarafından verilen resmi izinle gelmemiştir ve illegaldir” diyerek Türkiye’nin Irak’ta yapacağı her hareketi kontrolleri altına almak istediklerini ortaya koydu.

Erdoğan sonuçta ABD ile anlaşarak ancak Musul operasyonunda yer alabileceğini bildiği için iç kamuoyunu bu tür bir harekâta hazırlamak için Lozan’la ilgili konuşmuştur. Lozan’da Mustafa Kemal ve İsmet Paşaların bile alamadığı Musul’u ABD bayrağı altında feth ederek Türk kamuoyunun gözünde “kahraman” olmayı ummaktadır. Böylece ABD gölgesinde de olsa “Musul kahramanı” bir Başkomutanımız olacak!

Bu arada önümüzdeki hafta Türkiye’ye gelecek Putin ile Musul sorununu nasıl çözüme bağlanacak işte orası henüz muamma. Putin’e hangi tavizler verilerek “Musul kahramanlığı” elde edilecek göreceğiz.

Halk arasında söylenen bir atasözünü bu duruma uyarlayarak şöyle de diyebiliriz: Neo-Osmanlı sevdası vezir eder mi bilinmez ama rezil etme ihtimali çok yüksek…

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Kanber Ağcaoğlu

    Burada sadece hatırlatmak istedim,
    Turgut Özal’da aynı konuyu işgal ile yapmayı anlatmıştı sonuçta iktidarı kaybetti ve belkide hayatıyla ödedi.
    kısaca bundan da bahsedilebilinirdi diye düşünüyorum.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!