Ulusal Sorun Üzerine-Mehmet Ali Yılmaz

Ortadoğu’daki ulusal sorunlar her şeyden önce emperyalist devletlerin sömürülerinden ve gizli-açık işgallerinden kurtuluş sorunudur. Bu kurtuluşu halk kitleleri için -ülkemizde- anlamlı kılacak olan cevher ise işçi sınıfı ideolojisidir.  

Marx 1840’lı yıllarda ulus hakkında bir kitap yazmayı düşündü. Lenin de Birinci Paylaşım savaşı sırasında aynı konuyu işleyen bir kitap yazmaya başladı ama olaylar bunu gerçekleştirmesine olanak vermedi. Sonuçta ikisi de ulus sorununu işleyen kitap yazmadılar/yazamadılar ancak konunun özel alanlarıyla ilgili yazılar yazdılar.

Ulusçuluk hakkında yazan Batılı burjuva ve Marksist yazarların çoğu soruna genelde Avrupa merkezli yaklaştılar. Batıda enternasyonalist olduğunu iddia eden birçok solcunun da aslında ulusçu tavırlar içinde oldukları görülür. Bunlar 2. Enternasyonal’le de sınırlı değildir. Diğer taraftan ezilen halkların bağımsızlıkçı devrimcileri ise genellikle Batılılardan onay görmezler. Sun Yat-sen ve Mustafa Kemal’in ulusçu hareketlerine de bu şekilde yaklaşanlar oldu.

20. yüzyılda Sosyalist Blok yıkılıncaya kadar ulusal sorunun çözümünde Ulusal Kurtuluş mücadeleleri çok etkili oldu. Bu dönemde emperyalizme karşı yürütülen kurtuluş mücadelelerinin başarısında sosyalist devletlerin katkıları önemliydi. Sosyalist Blok’un ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ulusal kurtuluş mücadelelerinin sönümlenmesinde ve bazılarının da emperyalizmin kontrolüne girmesinde etkisi oldu. Diğer yandan siyasal bağımsızlığını elde etmiş geri kalmış ülkelerin bir kısmı neoliberal politikaların da zorlamasıyla emperyalizmin etki alanı içine girdi.

1970’li yıllarda daha çok “Milli Mesele” olarak adlandırılan Ulusal Sorun kavramı sadece ulusların kurtuluşu sorunu değil aynı zamanda bağımsız ve özgür biçimde gelişme sorunudur da. Bu nedenle ulusal soruna tarihsel yönden bakmak önemlidir, çünkü bu sorunun içeriği ve önemi her dönem için aynı değildir. Söz konusu sorunu ulusların ortaya çıktığı dönemdeki ele alışla emperyalizm dönemindeki ele alış farklıdır. Ulusların ortaya çıktığı dönemde, ulusal sorun feodalizmin yıkılması ve ulusların yabancı ulusal baskıdan kurtulmasını kapsıyordu. Emperyalizm çağında ise durum değişti, bu dönemde ulusal sorun, devletler arası bir sorun olarak öne çıkarak, sömürge halklarının genel kurtuluş sorunuyla içiçe geçti. İçinde yaşadığımız dönemde ise ulusal sorunu, emperyalizmin bugünkü ekonomi politiği ve jeostratejisi ile bağlantılı olarak ele almak en doğrusudur.

Yüzyıldır emperyalizmin politikaları zaman zaman değişikliğe uğradı ama emperyalist devletler Ortadoğu’ya yönelik hâkimiyet isteklerinden bir türlü vaz geçmediler. Emperyalist devletlerin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’i ele geçirme ya da paylaşma arzularının büyüklüğü bu bölgedeki ulusal sorunları yakından etkiledi-etkiliyor. Bu bakımdan Ortadoğu’daki ulusal sorunlar her şeyden önce emperyalist sömürü, tahakküm ve gizli-açık işgalden kurtuluş sorunudur. Bu bölgede de, ulusal sorun köylü sorunuyla (feodal, yarı-feodal ilişkilerle) bağlantılı olmakla birlikte aslında bu sorunu aşan özelliklere sahiptir. Çünkü bölgenin sahip olduğu yer altı kaynaklarının yanı sıra Asya-Afrika-Avrupa’nın ve ticaret yollarının kesişme noktası olması bu bölgeyi emperyalist sermaye açısından diğer birçok yerden daha önemli hale getirmektedir. Ortadoğu’nun bu konumu bölgedeki ulusal hareketlerin dış müdahaleye açık olanlarını (mücadelelerini anti-emperyalizm eksenine oturtmayanlar) emperyalist devletler ekonomik, politik ve askeri hesaplarının araçları haline getirdiler-getiriyorlar.

Lenin’in Ulusal Soruna Temel Bakışı

Ekim Devrimi öncesinde Lenin başta olmak üzere Stalin, Buharin ve Troçki gibi Bolşevik Partisi önderleri “Ulusal sorun” hakkında değerlendirmeler yaptılar. RSDİP’nin programına yönelik eleştirilerin en önemlilerinden birisi “Ulusal sorun”la ilgili olanıydı.

1903 yılında Polonya Sosyalist Partisi (PSP)’yle ortaya çıkan tartışmada Lenin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı (UKKTH)’la ilgili görüşlerini iki temel teze dayandırır: Bunlardan birincisi; UKKTH yerine her ulus içindeki proletaryanın kendi kaderini tayin hakkına geçerlilik kazandırılması, ikincisi ise; UKKTH’nı tanımakla desteklemek arasındaki farka yaptığı vurgudur.

Lenin, “Programımızda Ulusal Sorun” başlıklı makalesinin en başında bu iki tez hakkındaki görüşlerini ortaya koymadan önce; “PARTİ programı taslağımızda, başka noktaların yanı sıra, ‘devleti oluşturan tüm ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını’ güvence altına alan demokratik bir anayasaya dayalı bir cumhuriyet isteğiyle ortaya çıktık”larını belirtme ihtiyacı duyar. (V.İ.Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s.11, Sol Yayınları, İkinci Baskı)

Birçok kişinin programda yer alan bu isteği yeterince açık bulmadığını ifade eden Lenin sorunu herkesin anlayabileceği şekilde izah etmeye başlarken sosyalistlerin UKKTH sorununa yaklaşımında temel olması gereken bir belirleme yapar:

Lenin, “… kendi kaderini tayin özgürlüğü için savaşım vermeyi, hiç duraksamaksızın tanımamız, ulusal kaderi tayin etmeyi amaçlayan her isteği kesinlikle destekleme yüklenimi altına girdiğimiz anlamına gelmez” diyerek bütün dönemlerin sosyalistlerine tartışmaya yer bırakmayacak biçimde yol gösterir. (Lenin, adı geçen makale, s.11-12)

Lenin proletarya partisinin temel görevini halkların ve ulusların değil, her milliyetin proletaryasının kendi kederini tayinini geliştirmekte görür. “Proletaryanın partisi olarak sosyal-demokrat parti, halkların ya da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı yerine, her ulus içindeki proletaryanın kendi kaderini tayin hakkına geçerlik kazandırmayı kesin temelli ödevi sayar.” dedikten sonra, işçi sınıfının uluslararası dayanışmasına vurgu yapar: “Her zaman ve hiç duraksamaksızın, bütün ulusların proletaryasının en yakın işbirliği için çalışmalıyız.” Görüşünü ortaya koyar. (agm, s.12)

RSDİP’nin programını bu şekilde açıklamasını PSP “koşullara bakmaksızın körü körüne ilkelere saplanmakla” eleştirmekle kalmaz (RSDİP’ini) “anarşist” görüşler taşımakla da suçlar.

Lenin, PSP’nin bu eleştirilerine ikinci tezle karşılık verir, önce sorar sonra da cevaplandırır:

“Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımak, gerçekte her ulusun kendi kaderini tayin isteğini desteklemek anlamına mı gelir? Her şey bir yana, bütün yurttaşların özgür biçimde dernekleşme hakkını tanımamız demek, biz sosyal-demokratların, kesenkes, her yeni dernekleşmeyi destekleme yüklenimi altına girmemiz demek değildir.” (V.İ.Lenin, agm, s.12)

Lenin bununla da yetinmez ve daha ilerisini de söyler:

“Hatta bu hakkı tanımış olmamız, bizim, uygunsuz ve akılsız bir adım olarak göreceğimiz belli bir derneğe karşı çıkmamızı, ona karşı kampanya açmamızı da önlemez.” (Lenin, agm, s.12)

UKKTH’ını tanıma ve destekleme farkını dernek örneğiyle ifade eden Lenin, açıklamasını “biçimsel” açıdan doğrulamakla yetinmeyeceğini, doğrudan doğruya “köküne” ineceğini belirtir ve şöyle devam eder:

“sosyal-demokrasi, her zaman, ulusal bağımsızlığı, hiçbir koşul ileri sürmeksizin desteklemeyi görev mi saymalıdır, yoksa ancak belli koşullar altında mı desteklemelidir; eğer ikinci yol tutulacaksa, o zaman hangi koşullar altında desteklenmelidir? Bu soruyu, PSP, her zaman koşulsuz destekleme diye yanıtlamıştır.” (Lenin, agm, s.13)

PSP’nin bu dayatmacı tavrına benzer davranışlar bize de tanıdık gelmiyor mu?!

Lenin,  PSP’nin bu tavrını Marksist olmayan Rus sosyalist-devrimcilerine “yakın” olmasıyla ifade eder. “Çünkü”der Lenin, “Rus sosyalist-devrimcileri federal bir devlet düzeni istiyorlar, ‘ulusal kaderi tayin hakkının hiçbir koşula bağlı olmaksızın tam olarak kabulü’nden yana olduklarını belirtiyorlar…” (Lenin, agm, s.13, abç)

Görüldüğü gibi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını hiçbir koşula bağlı olmaksızın savunan Lenin değil, Rus sosyalist-devrimcileri ve PSP’dir.

Lenin onların görüşlerinin “burjuva-demokratça bir sözden başka bir şey olmadığını” belirttikten sonra UKKTH’ını destekleme koşulunun altını bir kez daha çizer:

“Bu sözlerin oltasındaki yeme takılarak, bu yaygaranın çekiciliğine kapılarak, PSP, teorik temelde ve siyasal eylemde, proletaryanın sınıf savaşımıyla bağlarının ne kadar zayıf olduğunu tanıtlıyor. Oysa ulusal kaderi tayin istemini ikinci dereceye koymak, bu savaşımın çıkarınadır. Ulusal soruna bizim yaklaşımımızla, burjuva-demokratça yaklaşım arasındaki bütün farklılığı yaratan şey, işte bu noktadan çıkıyor.” (agm, s.13)

Lenin UKKT talebinin açıkça işçi sınıfı mücadelesine tabi kılınması gerektiğini söylerken bu tavırlarının burjuva-demokratlarla olan farklarını da ortaya koyduğunu ifade etmektedir.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Lenin, sosyalistlerin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını desteklemelerini koşula bağlıyor; bu koşul, ulusal kurtuluş mücadelesinin proletaryanın sınıf çıkarları üzerine oturmasıdır. Lenin’in bu koşulla ilgili düşünceleri Marx-Engels’inkilerden başka Kautsky’nin devrimci olduğu dönemdeki görüşlerine de dayanır. Konuyla ilgili Kautsky’den uzun alıntılar yaptıktan sonra Lenin şöyle der:

“Görüldüğü gibi Kautsky, ulusların bağımsızlığının koşulsuz olarak desteklenmesini kesinlikle reddediyor, sorunun yalnızca genel bir tarihsel temele değil, ama özellikle sınıfsal temele oturtulmasını istiyor.” (V.İ.Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları. s.14, Sol Y. )

Kautsky de Lenin gibi ulusal bağımsızlığı koşullu olarak destekleme yanlısıdır. Lenin, devrimci Kautsky’nin konuyla ilgili görüşlerini ortaya koyarken; ulusal bağımsızlığı desteklemek için esas koşulun sınıfsal temele oturması gerektiğine özellikle vurgu yapıyor. Diğer yandan bir gerçeğin daha altını çiziyor; ayrılıkçıların sıkça başvurdukları bir eğilimi de yadsıyor.  Bu da “sorunun genel bir tarihi temele” dayanılarak ulusların bağımsızlığının koşulsuz olarak desteklenmesi düşüncesinin yanlışlığıdır.

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi Rusya, Almanya ve Avusturya-Macaristan arasında üçe bölünmüş Polonya’nın ulusal kurtuluş mücadelesinin koşulsuz olarak desteklemesini Kautsky de Lenin de kesin olarak reddetmektedir.

Devrimcilerin UKKTH konusundaki tavrı tartışmasız Lenin’in tavrı olmalı.

Lenin’in bu görüşlerini içinde bulunduğumuz koşullarda (UKKTH yönünden) ele alınca şu somut gerçekle karşılaşmaktayız: Emperyalizmin içsel olgu olma durumunun giderek yoğunlaştığı, uluslararası büyük sermeyenin bütün ağırlığı ile hâkim güçleri yönettiği ülkemizde devrimciler, işçi sınıfının ideolojisi üzerinde yükselmeyen hareketleri desteklemek zorunda değiller. Hele de bu hareketler,  ezilen bir halkın adına ortaya atılanlar da dâhil hangi örgüt olursa olsun, emperyalizmin politikalarının parçası haline gelmişlerse devrimciler, bunlara kararlı biçimde karşı çıkmak zorundalar.

Bütün ezilen ulusların KKTH’ını devrimciler elbette ki tanırlar ama destekleyip desteklememeleri somut koşullara bağlıdır. Günümüz şartlarında, ulusal hareketleri desteklemek için gerekli olan birinci koşul; bu hakkı kullanmak isteyenlerin emperyalizmle açıkça mücadele etmeleridir. Günümüzde Ortadoğu’yu yeniden paylaşmak amacıyla savaş alanına çeviren emperyalizmle mücadele üzerinde yükselmeyen hiçbir hareket desteklenmez, desteklenemez. Geleceklerini dünyanın en azgın emperyalist devletlerinin bölgedeki politikalarının başarısına bağlamış örgütleri bir halkın adına ulusal kurtuluş mücadelesi veriyor gerekçesiyle desteklemek ulusal kurtuluşçuluğa da sosyalizme de aykırıdır.

Lenin’in dediği gibi “Marksizm, tutumunu gerçeklere dayanarak alır, imkânlara dayanarak değil.” (V.İ.Lenin, Mektuplar, s.163, Toplum Yayınevi, 1969)

“Bugünün şartları böyle, başka bir kurtuluş imkânı yok” diyerek emperyalistlerle yapılan işbirliği makulleştirilemez.

Amerikalı komutanların verdiği talimatlara ve silahlara yaslanarak kendi kaderlerini tayin etmeye kalkışanları ve onları “sol” görenleri eleştirmeyenler gerçek solu ve devrimciliği çukura gömmektedirler.

Sonuç

Son zamanlarda merkezleri emperyalist devletlerde olan tekeller ve finans sermayesinin temsilcileri Ortadoğu ülkelerindeki petrole ve doğalgaza daha fazla el koyabilmek için Doğu Akdeniz’i savaş gemileri ve uçaklarıyla doldurmakla kalmadılar, ABD ve ortakları İncirlik üssü vd. de kullanıyorlar. Bu emperyalist güçler Ortadoğu’yu yeniden paylaşmak için buradalar, kurbandan en büyük payı kapabilmek için doğrudan ve daha çok da yönlendirdikleri bölgesel güçler vasıtasıyla savaş halindeler. Bu yeni tip emperyalist paylaşım savaşında emperyalistlerin planlarının parçası olunarak milli devletler kurulamaz. İlkesiz, faydacı politikalarla ancak bu emperyalist devletlerin oyuncağı olunur. “Biten soğuk savaşın taraflarıyla uzlaşarak” ancak bu bölgesel emperyalist oyunun piyonu olmaktan öteye gidilemez. Bu yanlış yoldan yürünerek belki devlet de kurulur ama böyle bir devlet emperyalizmin Ortadoğu’daki yeni üssü ve bölge halklarıyla düşmanlığın merkezi olur.

Devrimciler emperyalist-kapitalist devletlerle, ne şekilde olursa olsun, işbirliği yapılarak emperyalizmin tahakkümü altındaki bir devletle yapılan mücadeleyi kurtuluş savaşı olarak görmezler, göremezler. Dünyanın en büyük sömürgecileriyle birlik olunarak bir halkın kurtuluşu değil, daha fazla bağımlılığı ve bölge halklarına karşı emperyalizmin üssü olma durumu sağlanır. Her ne gerekçeyle olursa olsun emperyalizmin politikalarıyla (bırakalım işbirliğini) uyum içinde olan bir mücadele de kurtuluş mücadelesi olamaz. Bizimki gibi yeni sömürge ülkelerde; devrimcilerin vereceği mücadelenin ilk aşaması emperyalizme ve büyük sermayeye karşı proletarya ideolojisinin yol göstericiliğinde verilecek tam bağımsızlık ve demokratik devrim kavgasıdır.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!