Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine-Mehmet Ali Yılmaz

tayin

Mehmet Ali Yılmaz

 

İnsanın insan tarafından sömürülmesi ortadan kaldırıldığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulus tarafından sömürülmesi de ortadan kaldırılmış olacaktır. Ulusun kendi içindeki sınıflar arasındaki uzlaşmaz karşıtlık ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulusa olan düşmanlığı da son bulacaktır.                                                                                          

                                                                                                                 Komünist Manifesto        

 

Günümüzde altı kalın bir biçimde çizilmesi gereken gerçek; Ortadoğu’daki ülkelerin yüzyıl öncesine göre çok daha yoğun sömürücü ve talancı olan emperyalizm tarafından parçalanılarak yeniden şekillendirilmeye çalışılmakta olduğudur. Emperyalist güçler, bölgenin ekonomik değerlerini-başta petrol ve doğal gazını- ele geçirmek, pazarlarını büyütmek ve hâkimiyet mücadelesinde (Ortadoğu’nun) jeostratejik konumundan yararlanmak için bu yeni düzenlemeyi ya da bölüşümü yapmak istemektedirler. Bunu yapabilmek için ilk adım olarak ülkelerin uluslaşma süreçlerini parçalamaya ve mevcut sınır düzenini itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.

Emperyalistler bu çalışmalarının başarıya ulaşabilmesi için çeşitli kafa karıştırma operasyonları yapıyorlar. Bu operasyonlarında Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı (UKKTH) gibi bazı kavramlardan da yararlanmayı önlerine koymuş durumdalar. Bu hakkı adeta Truva atı gibi operasyon yaptıkları ülkelerin uluslaşma süreçlerini parçalamak için kullanıyorlar. Emperyalist güçler, hedef olarak seçtikleri ülkelerdeki farklılıkları, etnik ve mezhepsel yapıları tahrik edebilmek için UKKTH’nı kullanmaktan geri durmuyorlar.

Neoliberal politikaları uygulamaya sokmalarından beri emperyalistler, Ortadoğu’da daha fazla kaos yaratarak-iç savaş çıkartarak ve ülkeleri parçalayarak amaçlarına ulaşma peşindeler. Bunu Libya’da yaptılar, Mısır’da yapmaya çalıştılar, Suriye ve Irak’ta yapıyorlar. İran ve Türkiye’nin de planın hedefleri arasında oldukları biliniyor. Son zamanlardaki gelişmeler bu ikisi arasında öncelik sırasının Türkiye’de olduğunu gösteriyor.

Uluslaşma Sürecini Parçalayarak Vurmaya Çalıştılar…

ABD merkezli emperyalist planın yürürlüğe sokulmaya başlandığı 1990’lardan beri Türkiye hedefe konulmuş durumda. Neoliberal politikalar uygulamaya başlandığından beri, emperyalist güçler ve içerideki uzantıları, Türkiye’nin demokratikleşmemesi ve özgürleşmemesinin nedeni olarak -asıl neden olan emperyalizme bağımlılığı gizleyerek- “uluslaşma süreci”ni gösterdiler ve bu kavramı hedef tahtasına oturttular. Uluslaşma sürecine karşı; gericileri, yeni liberalleri, bazı sosyal demokratları, Alevici örgütleri, Kürt milliyetçisi kuruluşları ve soldan devşirilenleri örgütleyerek hep birlikte saldırıya geçmelerini sağladılar.

AKP’nin iktidara taşınması süreci de esasen bu planın en önemli parçasıydı. Emperyalizmin yeni politikalarına ayak bağı olan “eski Türkiye”nin tasfiye edilerek yeni emperyalist politikaların ülkemizde daha kolay uygulamaya sokulabilmesi için AKP kurgulandı ve iktidara oturtuldu. AKP’nin iktidara gelmesinden sonra bütün işbirlikçiler koro halinde uluslaşma sürecine ve bu sürecin yarattığı, aynı zamanda dayanağı da olan laiklik, halkçılık, devletçilik ve devrimcilik gibi cumhuriyet değerlerine karşı saldırıya geçtiler. Bu saldırı ile, kısmen de olsa yürürlükte olan planlamacı-kamucu anlayışı yok ederek, KİT’leri özelleştirerek, işçi ve kadın haklarını kısıtlayarak, yargıyı iktidarın yan kuruluşu haline getirerek, eğitimi-kültürel kurumları vb. gericileştirerek mesafe aldılar. Teokrasi ve feodaliteye karşı elde edilen Cumhuriyet kazanımlarını ve halkın mücadelelerle kazandığı ekonomik-demokratik hakları geri alma yolunda çok önemli adımlar attılar-atıyorlar.  Birçok yasa ve Anayasada yaptıkları değişikliklerle bu amaçlarını gerçekleştirdiler.

Böylece bir bütün olarak uluslaşma süreciyle yaratılan ilerici-demokrat değerler tasfiye edildi-ediliyor. Bu tasfiye aslında Türkiye’nin tasfiyesi anlamına geliyor. Böylece Türkiye ülke olarak da tasfiye edilerek emperyalizmin yeni dünya projesinin çok önemli bir parçası hayata geçiriliyor. (Bu günlerde yoğun biçimde gündeme getirilen Yeni Anayasa yapma faaliyetinin asıl hedefi de uluslaşma sürecini tamamen ortadan kaldırmak ve hatta tersine çevirmektir.)

UKKTH Kavramının Ortaya Çıkışı

Bazı yorumcular Kürdistan’ın dört parçaya bölündüğünü, Kürtlerin emperyalist devletlerle “işbirliği”ne girmeden kurtuluşlarının mümkün görünmediğini, buna mecbur kaldıklarını ve zaten ulusal hareketlerin “pragmatik” olduğunu ileriye sürüyorlar ve büyük güçlerin dümen suyunda giderek ancak kendi devletlerini kurabilecekleri anlamına gelen değerlendirmeler yapıyorlar.  Öncelikle bu tür düşüncelerin hem ilkesel, hem de etik bakımdan yanlış olduğunu belirtmek gerekir. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının emperyalist siyasanın politikası haline sokulmasını normal karşılayan anlayışların solda yeri olamaz. Bu hakkın ilkesizliğin ve oportünizmin üretim alanı olarak kullanılmasına solcular-devrimciler karşı çıkmalı.

Dilimizde Kendi Kaderini Tayin Hakkı olarak yer alan kavramın köklerine Büyük Britanya Krallığı’na bağlı olan 13 koloninin yayınladığı Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde rastlıyoruz. 4 Temmuz 1776’da ilan edilen bu bildirgeyi aralarında T. Jefferson, B. Franklin ve J. Adams’ın da bulunduğu beşli komite hazırladı. Bildirgeyi hazırlayanlar; J. Locke’un devletin en yüce görevinin, her insanın hakkı olan yaşam, özgürlük ve mülkiyeti korumak fikri ile J. J. Rousseau’nun Toplumsal Sözleşme görüşlerinden yararlandılar.

13 İngiliz kolonisini bir araya getiren Amerikan bağımsızlık mücadelesinin ortaya çıkardığı bu bildirgeyle sadece ülkenin bağımsızlığı ilan edilmemişti aynı zamanda bütün insanların özgür ve eşit olduğunu, insanların doğuştan gelen ve kaybetme ihtimali olmayan, hükümetler veya devletler tarafından bağışlanmamış ve onların keyfine tabii olmayan haklara sahip olduğu da ilan edilmişti. Ama bildirgenin yayınlandığı dönemde Amerika’da kadın-erkek eşitsizliği, siyah/kızılderili-beyaz ayrımcılığı vardı ve Amerikan Bağımsızlığı ilan edildikten uzun süre sonra bile bu sorunlar çözüme kavuşturulamadı.

ABD, Avrupa’dan göçle büyüyen nüfusuyla burjuva eşitliği ve ortak dilin kullanılması temelinde birleşti ve böylece tek bir Amerikan ulusu oluştu.

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde belirtilen özgürlük ve eşitlik gibi haklar tüm Avrupa’da ama özellikle Fransız aydınları üzerinde önemli bir etki yaptı. Fransızlar, bu bildirgeyle kendi aydınlarının söylediklerini hatırladılar ve bu belge kafalarındaki düşüncelerin harekete geçmesinde etkili oldu. Özellikle Amerikan bağımsızlık savaşında Amerikan halkına yardım için bu ülkeye giden Fransızlar burada edindikleri tecrübelerle kendi memleketlerinde döndüler ve 1789 Fransız İhtilali sırasında bunlardan yararlandılar. Bu yönden bakınca Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin yerel kalmadığı, insan hakları ve kendi kaderini tayin hakkının dünyada yayılması için bir ilk adım olduğu söylenebilir. Bu adım Fransız İhtilaliyle daha da güçlendi.

KKTH Kavramı 20. Yüzyılda İki Farklı Amaca Hizmet Etti

18. yy’da ulus devlet kavramının şekillenmeye başlamasıyla birlikte görmeye başladığımız Kendi Kaderini Tayin Hakkı (KKTH) modern anlamda 20. yy başlarında kullanıldı, ancak iki zıt amaç için…

1- Lenin, emperyalist devletlerin tahakkümü ve sömürüsü altındaki ülkelerin kurtuluşu için savunduğu kendi kaderini tayin hakkı ilkesini dünya proletaryasının zaferiyle birlikte ele alarak kavramın devrimci içeriğini geliştirdi.

2- Diğer taraftan emperyalist blokun yükselen gücü ABD’nin “Demokrat” Başkanı W. Wilson 1918’de yayınladığı Wilson Prensipleri’yle bu ilkeyi ülkesinin yani ABD emperyalizminin yeni sömürgeci amaçlarını desteklemek için kullandı.

I. Paylaşım Savaşı’ndan sonra kurulacak yeni dünya sisteminde söz sahibi olmak isteyen ABD Başkanı W. Wilson ortaya attığı 14 maddeden oluşan Prensiplerinde doğrudan UKKTH’dan söz etmiyordu ama 6 madde bu konuyla ilgiliydi. Wilson, KKTH’nı Birinci Paylaşım Savaşının sonunda ortaya atarak sömürgeci Batılı devletlerin -özellikle de İngiltere ve Fransa’nın- Afrika, Asya ve Ortadoğu’yu paylaşmalarına görünürdeidealist” bir anlayışla müdahale ederek sömürge dünyasında ön almaya çalıştı. Bu yeni çıkışla Batılı büyük devletler arasından sıyrılmak, dünyada etkinlik kurma konusunda bu ülkelerin önüne geçmek isteyen ABD, esasen İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan sonra yürürlüğe sokabildiği yeni sömürge siyasetini “insani haklar” kamuflajı altında güçlendirmeyi amaçlıyordu.

Wilson bu maddelerin 12’incisinde; “Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı,” diyerek Türklere daha sonra Sevr’de bırakılacak olan küçük bir toprak parçası üzerinde manda yönetimi vaadedilmekteydi. Türklere “Güvenli egemenliği” sağlayacak olan da elbette ki kendileriydi.

Bu maddenin devamında, “Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır. (abç)” denilerek sonuçta savaştan yenilgiyle çıkmış Türkiye’nin parçalanmasına gidecek olan sürecin ve egemenlik haklarının kısıtlamasını amaçlayan emperyalist politikaların savunuculuğu yapılıyordu. (Bu günlerde tekrar gün yüzüne çıkartılan özerlik politikalarının kökünün nerelerden kaynaklandığını bu maddede açıklıkla görebiliyoruz.)

Wilson’un Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini –bu devletin yerine- tayin etmeyi hedefleyen söz konusu ilkesi Birinci Paylaşım Savaşı’nın sonlarında moda haline gelen Amerikan Mandacılığının dayanağını oluşturdu. O dönemde ülke içinde ciddi bir taraftarı (bir kısım İstanbul seçkini-aydını ve etnikçi kesimler) oluşan bu mandacı zihniyet, Türkiye’de varlığını değişik görünümler altında hep sürdürdü. Sadece Türkiye’de değil Wilson “idealizmi” sömürge dünyasının elitleri üzerinde de ciddiye alınması gereken ölçülerde etki yaptı. Örneğin Cezayirli, Tunuslu ve Vietnamlı milliyetçiler, Wilson Prensipleri’ne dayandırdıkları taleplerini 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na sundular, ama hiçbiri önemsenmedi ve “geleceğin Ho Şi Min’i Wilson’ı ziyaret etmeye çalıştığı zaman, kendisine derhal kapı gösterildi.” (*)

Birinci Dünya Savaşından sonra toplanan Paris Barış Konferansı sırasında Avrupalı emperyalistler bu idealizmin temel politikalar yönünden bir sorun yaratmayacağını gördüler ve rahatladılar. Diğer yandan artık Rus Devrimi, potansiyel olarak ortak tehlike şeklinde algılanmaya da başlanmıştı.

Çünkü Lenin, bir yandan Komünist Enternasyonal’i sömürgelerdeki “devrimci kurtuluş hareketlerini” desteklemeye yönlendirirken; diğer taraftan Enternasyonal’in esas görevinin ileri kapitalist ülkelerde sosyalizmi kurmak olduğunu belirliyordu. Üçüncü Enternasyonal kolonilerin kurtuluşunun ancak metropollerdeki işçi sınıfının kurtuluşuyla mümkün olacağını ilan ediyordu.

1919 Haziran’ında Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi yayınladığı bildiride emperyalistlerin halklarını aldatmak için başvurdukları şiarları açıklayarak onların ikiyüzlülüğünü açığa çıkarıyordu:

Dört buçuk yıl boyunca, savaşı ‘Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’, küçük halkların ‘Bağımsızlığı’, ‘Özgürlük ve Kültür’, ‘Demokrasi’ için sürdürdüklerini söyleyerek halklarını aldatan hükümetlerin maskeleri düştü, onların birer cellattan, hırstan gözü dönmüş köle tacirlerinden başka bir şey olmadıkları meydana çıktı.” (**)

Yüz yıl sonra da emperyalistler cilalarını değiştirdikleri maskelerini takarak bütün dünya halklarını aldatmaya, sömürü, soygun ve talan politikalarını yürütmeye çalışıyorlar.

Mandacılığın bugünlerdeki temsilcileri de kendi kaderlerini tayin hakkına sığınarak Ortadoğu halklarını ve özellikle de Kürt halkını ABD emperyalizminin politikalarına esir etmek için bütün yeteneklerini ortaya koyuyorlar.

Devam edecek…

Dipnotlar:

(*) A. S. Kanya-Forstner, “I. Dünya Savaşı ve 20. Yüzyıl” isimli kitapta yayınlanan “Savaş, Emperyalizm ve Sömürgeciliğin Sona Erişi” başlıklı makale, S.218, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012.

(**) III. Enternasyonal Belgeler 1919-1943, S. 20, Belge Y. 1979.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!