Üniversitelerin Gerçek Sahiplerine Acil Çağrı! Mehmet Mert ÖZKOÇ

“Sırası gelmişken şunu da söyleyeyim; kitaplarda rastladığım düşüncelerin çoğuna bundan önce hayatta rastlamıştım.”

 

İşte bu satırlar, bundan tam 89 yıl önce Maksim Gorki tarafından kaleme alınmıştı. Kaleme alındığı eserin adı “Benim Üniversitelerim”di. Aynı zamanda bu eser Gorki’nin otobiyografisini oluşturan serinin de bir parçasıdır. Kitapta Gorki’nin onaltı yaşındayken, okuma aşkıyla üniversiteler şehri Kazan’a gelişini, yaşadığı yoksulluk şartlarını, yaşamının acı ile geçen bu döneminde devrimci-ihtilalci örgütlere ilk kez nasıl katıldığını görürüz.

Yukarıda yer alan söz ise aslında çok basit bir gerçeği yansıtıyor olmasına karşın, çoğu kez yaptığımız gibi, basitliğine aldanarak es geçtiğimiz bir değer taşımaktadır. Kitaplarımız, hayatın ta kendisine ithafen yazılmış metinlerdir. Yaşamlarımızdan mutlak birer parça taşırlar ve asli amaçları da yaşadığımız anı anlamlandırmamıza ilişkindir. Şimdi kaleme alacağımız yazı da, içinde yaşadağımız üniversiteyi anlamaya, anlamlandırmaya ilişkindir.

“Üniversitelerimiz, hür aklın, her ne pahasına olursa olsun gerçek bilimin merkezleridir” demek isterdim. Ama ne yazık ki, bugün içerisinde bulunduğumuz mafya-cemaat-sermaye düzeni üniversitelerimizi birer ticarethane, öğrenciyi müşteri, rektörleri CEO, biliminsanını ücretli personel haline getirmekte, bilimle yakından uzaktan ilgisi bulunmayan nesillerin yetişmesine sebebiyet vermektedir. Bu durum yaşadığımız ülke özelinde ele alındığında 1980’den başlayarak yaratılan bir bilimsizleştime-üniversitesizleştirme sürecinin ürünüdür. Diyeceksiniz ki “Ah be güzel kardeşim, görmüyor musun, al sana memleketin dört bir köşesinde yüzlerce üniversite”. Lakin durum bu kadar basit değil, nicelik niteliği derinden etkileyen bir konudur ve sayının çokluğu, herkesçe bilinen bir deyimde de olduğu gibi her zaman olumlu bir durum teşkil etmemektedir. Bu bilimsizleştirme-üniversitesizleştirme sürecinin koordinasyon ve yönetim merkezi ise darbe anayasanının 130. ve 131. maddeleri ile oluşturuluyordu. YÖK (Yükseköğretim Kurulu) adı verilen, ancak bilimi ve bilimsel çalışmayı yükseltmek ve geliştirmek gibi bir amacı hiçbir zaman taşımamış, aksine kar maksimizasyonunu ve tek tip-denetlenebilir üniversitelerin oluşturulmasını temel almış bu kurul, eğitimin piyasalaştırılmasının aracı, özel üniversitecilik sektörünün adeta düzenleyici kurumu olarak tasarlanmıştı. Zaten süreci incelediğmizde, özel üniversitelerin YÖK ile birlikte pıtır pıtır memleketin dört bir köşesinde baş göstermeye başladığını görüyoruz. Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Semih KORAY durumu şu şekilde özetliyor; “1980 sonrasında üniversitelerimiz de küreselleşmenin gereklerine göre yeniden şekillendirilmeye çalışılmış ve sonuçta maalesef ülke gündeminin üniversitelerimizin gündeminden uzaklaştırılmasında önemli bir yol alınmıştır. Bu sonucun elde edilmesinde kullanılan temel araç, özelleştirmedir. Bilim ve eğitim kamu değerleri olmaktan çıkarılıp metalaştırılmıştır.”

1980 sonrası dünyaya damgasını vuran süreç, “küreselleşme”dir. Küreselleşmenin temel amacı, sermaye ihracının önündeki tüm engellerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu sürecin başlatılmasıyla, ulus dev-letlerin kendilerini savunma olanaklarından yoksun bırakılması, bu devletlerin “küçültülerek” zayıflatılması, kamu maliyelerinin çökertilmesi, çığ gibi büyüyen dış ve iç borç sarmalına kapılmaları, tüm kamu değerlerinin yadsınarak her şeyin özelleştirilmeye çalışılması gibi olgular, birdenbire ve hemen hemen bütün ezilen ülkelerde aynı zamanda baş göstermeye başlamıştır.* Bu dönem, ülkemiz açısından da bütün Cumhuriyet devrimleri ve kurumlarının saldırıya uğradığı bir dönem olmuştur. Ülkemiz, kendi ordusu, kendi parası, kendi kamu iktisadi teşekkülleri, kendi tarımı, kendi sanayii, kendi bankaları, kendi başkenti, kısacası kendi devleti olmayan bir ülke haline getirilmeye çalışılmıştır.

1980’den sonra üniversitelerimiz de küreselleşmenin gereklerine uygun olarak yeniden düzenlenmiş, şekillendirilmiş ve sermaye perspektifli amaca uygun hale getirilmiştir. Bilim ve eğitim kamu değerleri olmaktan çıkarılıp metalaştırılmıştır. Ülke geleceğinin kurulmasında yaşamsal önemde role sahip olan ve bu amaçla planlanıp yönlendirilmesi gereken bilim ve eğitim, değişimin konusu olan özel değerlere dönüştürülmüştür.

Geçtiğimiz son 10 yıl içerisinde eğitimin piyasalaştırılmasına ilişkin çalışmalar hızlandırıldığı gibi farklı bir boyut da kazandı. Bir takım anlaşmalar çerçevesinde cemaat-sermaye uzlaşması sonucu, eğitim sistematik olarak gericileştirildi. Üniversiteler cumhuriyet değerlerinden ve Atatürk ilkelerinden arındırıldı(!). Bugün ise üniversitelere en büyük darbe indiriliyor. Darbenin adı Yükseköğretim Kanunu Taslağı. Şimdi gelin bu kanunla neler değişiyor görelim.

Taslak 12 Kasım 2012’de kamuoyuna açıklandı. Açıklamadan bir hafta önce vitrin çalışmaları tamamlanmış, birçok gazete tarafından taslak parlatılarak halka sunulmuş, YÖK Başkanı ile TÜSİAD görüşmesinin ardından TÜSİAD’ın taslağı hevesle sahiplendiği görülmüştü. Bu hevesli girişim, gericilik ve sermayenin ne ilk ne de son kez kol kola girişidir. YÖK Başkanı Çetinsaya beş maddede tanıtıyor yıkım yasasını: çeşitlilik, kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik, rekabet ve performans sistemi, mali esneklik, kalite denetimi. Bu maddeler bile bir ipucu verebiliyor. Çetinsaya kanunda yapılması gereken bu değişikliğin sebebini üniversite sayısının 27’den 180’e çıkmasına bağlıyor. Gelin biz bu kanun değişikliğinin gerçek nedenlerini tespit edelim.

1)           Öncelikli olarak, iktidarların varlık-yokluk ve ayakta kalabilmesinin şartlarından biri, üniversitelerde hakimiyete sahip olmaktır. Tarih, iktidarların düşüşünde üniversitelerin oynadığı büyük rolü her zaman gözler önüne sermektedir. Bu kanun değişikliği ile birlikte kurulacak olan Üniversite Konseyleri ile iktidar üniversitelerdeki hakimiyet alanını genişletecek, üniversiteler bir kez daha zincire vurulacak.

2)           Kurulacak olan Üniversite Konseyleri’nin bünyesinde o üniversitenin bulunduğu ilin vergi rekortmeninin, üniversiteye en çok bağış yapan kişinin bulunması, üniversitelere bir kez daha sermayenin hakim olacağının göstergesidir. Düşününüz ki İstanbul Üniversitesi Konsey üyesi Ali Ağaoğlu, Beyazıt kampüsünde inşaata girişiyor. Bir sermayedarın üniversite yönetiminde söz sahibi olması, bilime vurulacak olan en büyük darbedir. Bilim her ne pahasına olursa olsun, hiçbir çıkar gözetilmeksizin gerçekleştirilmesi gereken bir faaliyettir.

3)           Vakıf üniversitelerinden farklı olarak açıkça “kar amaçlı” özel üniversiteler ve yabancı üniversiteler kurulacak. Bu meseleyi açmakta fayda görüyorum. Anayasaya göre, vakıf üniversitelerinin kar amaçlı faaliyet göstermesi yasaktır. Ancak yeni tasarıya göre, anayasaya aykırı olmasına rağmen, vakıf değil doğrudan şirket mülkiyetinde olan, gerçek manasıyla özel üniversiteler açılacak. Bu bağlamda şuanki vakıf üniversiteleri de özel üniversitelere dönüştürülecek. Yabancı üniversiteler meselesine gelince, bu durumu çok çarpıcı bir örnek ile açıklamak yerinde olacaktır. 1996’da kurulan Bilgi Üniversitesi 2006 yılında yaşadığı bir mali kriz sonucu, uluslararası bir üniversiteler “şirketi” olan ‘Laureate Education’ın eline geçti. Taslakla birlikte bu durum daha geniş boyutlara ulaşacak. Şunu da eklemek gerekir, bugün bu taslağa karşı en son sesini yükseltecek olan kurumlar vakıf üniversiteleri olacaktır. Şuanda vakıf statüsünden şirketleşerek kar amacına ulaşmayı sabırsızlıkla bekleyen, ellerini avuşturan rektörlerin bulunduğunu bilmenizi isterim.

4)           Ve belki de taslağa ilişkin en çarpıcı düzenleme; Üniversitelerin kendi parasal kaynaklarını kendileri bulmak zorunda olacak. Evet, aynen birer işletme gibi. Düşününüz ki Güzel Sanatlar Fakülteleri yeni eğitim dönemi giderlerini karşılamak için hayır konserleri düzenleyecek ve daha nice çoğaltılabilir örnek akıllarımıza geliyor.

Peki, öğretim üyeleri, asistanlar, onlar için değişen ne olacak? Bu durumu benim izah etmem yersiz olacak, bu nedenle konuyla doğrudan ilgili kişilerin görüşlerini sizlerle paylaşıyorum. Geçtiğimiz hafta, Ankara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ’den sonra İstanbul Üniversitesi’nde de araştırma görevlileri bir forum düzenleyerek yeni YÖK yasa taslağını tartıştı. Forumda söz alan İÜ Hukuk Fakültesi Asistan Temsilcisi Cemil Ozansu, “Mevcut haklarımız elimizden alınmak isteniyor. Bu taslak üniversiteleri değiştirmek için YÖK’ün önümüze koyduğu, açıkladığı programdan ibarettir”, dedi. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) çalışan 50-d statülü asistanlardan Taylan Mercan da işten atılmalarına karşı sürdürdükleri direnişlerini aktardı. Yeni tasarı ile ilgili ise “Adeta kendimizi pazarlamak zorunda olduğumuz iğrenç bir sistem getirilmek isteniyor” diyen Mercan, “İTÜ’ de yaşananlar YÖK Yasa Taslağı’nın bir provasıdır” dedi. Vakıf üniversitesi olan Sabancı Üniversitesi’nde çalışan Ahmet Battal, vakıf üniversitelerinde devlet üniversitelerine nazaran daha sert çalışma koşullarının olduğunu söyleyerek, “Biz çalışıyoruz ama ‘çalışan’ değil, öğrenci statüsünde sayılıyoruz. Söz söyleme hakkımız yasal olarak yok. Verdikleri ücretin adı ‘burs’. Eğer çalışıyorsak neden burs? Keyfiyete göre angarya işlerde çalıştırılıyoruz” dedi.

Sonsöz

Sıkça karşılaştığımız bir soruya bu bölümde cevap vermek istiyorum. Soru şu, “İyi, güzel. Peki, ama sizin YÖK karşısında savunduğunuz sistem ve program nedir?” Bu sorunun cevabı ancak farklı bir yazının konusu olabilir ama özet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin gördüğü en demokratik anayasa olan 1961 “Özgürlükler” Anayasasının Üniversitelere ilişkin hükümleri, bu sorunun cevabı niteliğindedir. Üniversite özerkliği kavramı diyalektik yorum boyutları ile zenginleştirilmelidir. Günümüzde “özerklikten” anlaşılan salt siyasal iktidara karşı göstermelik bir özerkliktir. Özerklik, üniversite üyelerini her türlü egemen çevreye karşı ve üniversite içerisindeki egemen tabakalara karşı koruyan bir anlamda, yeniden tanımlanmalıdır. Bilim niteliği ile asla bağdaştırılamaz, feodalite kalıntısı kürsü hiyerarşisi ve buna bağlı gelişen bir takım anlamsız fetişlerden ibaret olan akademik “asalet” ünvanlarının kaldırılması da akademik özerkliğin bir başka boyutudur. Öğretim üyeliğini halk çocukları için olanaksız kılmış tüm maddi koşulların giderilmesi de gerekir.

Yazımı Prof. Dr. Rona Serozan’dan bir alıntı ile bitiriyorum. “İnsalık bugüne değin, üniversite üyelerinin politika dışı, toplumdan kopuk ve soyut ‘bilim için bilim’ saplantısını, savaş, ölüm, hastalık, yoksulluk, bilgisizlik, kölelik, sömürü ve onursuzluk ile yüklü pek pahalı bir fatura ile ödemiştir.”**

 

Kaynaklar:

*Üniversitelerimizin önündeki iki tehlike:Ülkesizleşme ve bilimsizleşme/ Prof. Dr. Semih KORAY;

**Üniversite, Politika ve Özerklik/Mukayeseli Hukuk Araştırmaları Dergisi, sayı 5/ Prof. Dr. Rona Serozan.

 

Mehmet Mert ÖZKOÇ

Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!