Yarım Kalmış Devrimin Şafağında-Onur Aydemir

YARIM KALMIŞ DEVRİMİN ŞAFAĞINDA

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

 

Belirli bir tarihsel dönemi sağlıklı biçimde kavrayabilmek, yalnızca o dönemle ilgili belgelere, bu belgelerden yola çıkarak ortaya konulan tarihsel araştırmalara yahut anılara, sözlü anlatılara dayanarak başarılamaz. Kuşkusuz bunların her biri kıymetlidir ancak nehrin aktığı ana yatağı oluşturan, hemen her konudaki düşünceyi sarıp sarmalayan kültürel dokuyu tanımak, hem toplumsal bağlamı hem de düşünme tarzlarının hususiyetlerini ayırt etmekte bütünlüklü bir izleğin oluşmasını sağlar. Kültür bir dönemde gerçekleşen toplumsal üretimin toplamıysa kültür ürünü de onun damıtılmış bir zerresidir. Bu zerrede toplam kristalize olur ve türlü veçheleriyle kendini gösterir.

Tarihle ve toplumla ilgilenenler için bir tür “paralel okuma” olarak düşünebileceğimiz ancak buna indirgenmemesi gereken eserler vardır. Belirli bir dönemin “havasını solutan” bu eserlere yakın tarihimizden pek çok örnek bulmak mümkündür. Günümüzde sıkça hatırlamak durumunda kaldığımız Abdülhamid istibdadını canlandıran eserlerden bazılarını zikretmek gerekirse; Hâlid Ziya Uşaklıgil’in Saray ve Ötesi ile 40 Yıl’ı, “kadri bilinmemiş” yazarlarımızdan Nahid Sırrı Örik’in Sultan Hamid Düşerken’i ilk elden akla gelir. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında, gericiliğin ve kör inançların kundağında aydınlanma meş’alesinin ışıtılması mücadelesini Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece’sinden, İstanbul’un işgalinin tefessüh ettirdiği zayıf karakterleri, günümüze kadar nesli kurumayan işbirlikçileri, sair beter insan tablolarını Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gomore’sinden “ibretle” takip etmek mümkündür.  Pek çok tartışmayı paranteze alsak dahi, Hâlide Edip Adıvar’ın “Türk’ün Ateşle İmtihanı” ile “Ateşten Gömlek” eserleri, Kurtuluş Savaşımızın içeriden bir tasvirini başarıyla sunmaktadır. Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nın sosyolojik bir incelemeyi andırdığını söylemek yanlış olmayacağı gibi, Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’u, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’i, Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu Notları da ülkemizin yaşadığı çelişkili değişim sürecini bütün açıklığıyla dikkate getirir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, yazarın üretimini, onu bizimle buluşturan insanî etkinliğinin ayrılmaz bir parçası saymak gerekir. Bu üretimin niteliği dönemin genel karakterine ve öznenin yapı içindeki pratiğine göre çeşitli görünümler kazanabilir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974) için de eylem ve tanıklık ile iç içe geçen bu üretim, ülkemizin yakın tarihini anlamak bakımından istisnaî bir iz bırakmış gibi görünmektedir.

 

Yazı ve düşünce serüveninde aydınlanmacı ve hümanist düşünce geleneğinden de, Nietzsche ve Schopenhauer gibi düşünürlerin felsefî tutumlarından da izler bulmanın mümkün olduğu Yakup Kadri Karaosmanoğlu, kendini bir ulusun “kurtuluş ve kuruluş” mücadelesinin içinde bulmuştur. Bu olağanüstü tarihsel dönemin, yazarı, kendi kişisel trajedisini mevcut toplumsal koşullar bağlamında yeniden yorumlamaya, başka bir ifadeyle kendini yeniden yaratmaya yönelten ciddi arayışlara taşıdığı düşünülebilir.

Türk Devrimi, emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin tarihsel süreç içerisinde yarı-sömürge haline getirdiği bir ülkenin verdiği kurtuluş mücadelesinin zorunlu bir uğrağı olarak ortaya çıkmıştır. Sömürgeleşmenin devamı olarak gelişen parçalanma sürecine karşı koymaya çalışan radikal küçük-burjuva aydın kadrolar tarafından girişilen ilerici atılımlar, karşısında çıkarları bu türden bağımsızlıkçı-devrimci hareketlerle bağdaşmayan gerici güçler ittifakını bulmuştur. Sömürgeleşme sürecinin bir parçası haline gelen bu gerici koalisyon, hemen her zaman geri üretim ilişkilerinden, arkaik toplumsal yapıdan ve emperyalizmden destek alarak varlığını günümüze kadar sürdürmüştür. Hürriyet ve İtilaf Partisi ve ardıllarının esas olarak bu siyasî geleneği taşıdıklarını söylemek mümkündür. (Türk Siyasal Hayatındaki temel siyasal saflaşmanın aldığı biçimler ile ilgili henüz aşılamamış bir çalışma, bir magnum opus, için bkz. Tarık Zafer Tunaya’nın Türkiye’de Siyasal Partiler eserine bakılmalıdır.).

Ülkemizde içsel dinamikleri de harekete geçirmekle birlikte esas olarak dünya-tarihsel bir nitelik arz eden sömürge/yarı-sömürge ülkeler ile emperyalist merkezler arasındaki çelişkilerin çözümü dünya savaşı düzeyinde kanlı hesaplaşmaları gerektirmiştir. Bağımlılık ilişkilerinin bir sonucu olarak, yükselen yeni emperyalist güç olan Almanya ile ilişki kurmak zorunda kalan (bu zorunluluğun ayrıntısı ve özellikle Rusya ile yapılan “pazarlığın” acı hikâyesi için Talat Paşa’nın hatıraları öğreticidir) Türkiye, adeta bir oldu bittiyle büyük savaşa sürüklenmiştir. Parçalanma tehlikesiyle yüz yüze gelen Osmanlı İmparatorluğu, silah, savaş tekniği ve sayı bakımından kendisinden çok üstün düşman kuvvetleriyle pek çok cephede “çılgınca” bir savaş yürütmek durumunda kalmıştır. Türk halkı, Balkan Savaşlarıyla başlayan, ülkenin bütün kaynaklarını tüketen ve üretimden koparan savaş  boyunca ağır bir sefalete sürüklenmiştir. Falih Rıfkı Atay’ın Cemal Paşa’nın yaveri olarak katıldığı Hicaz-Yemen cephesindeki muharebeleri anlatırken, Anadolu’yu; üzerinde bayrağımızın dalgalanması dışında hiçbir ortak noktamız olmayan uçsuz bucaksız topraklara durmaksızın kan pompalayan yorgun düşmüş bir kalbe benzetir.

 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu işte bu son derece çetin tarihsel koşullar içerisinde bir yazar olarak kimliğini bulmuştur. Aslen Manisalı Karaosmanoğlu ailesinden olan Karaosmanoğlu Mısır’da dünyaya gelmiş, ailesiyle anavatana dönmüş, İstanbul’da hukuk tahsil etmiştir. Anılan devrimci modernleşme sürecinin yakından tanığı olan Yakup Kadri, İttihatçı-İtilafçı hesaplaşmasına, henüz tesiri altında bulunduğu hümanizma temelinde ve kullanılan şiddet yöntemini eleştirerek yaklaştığı “Hüküm Gecesi”nde, geniş ve derinlikli psikolojik tahliller verir. (Siyasal hesaplaşmaların aldığı karmaşık biçimler, ironik olarak, yaşamı boyunca onun da peşini bırakmayacaktır.) Gazeteci Ahmet Samim’in öldürülmesi, Teşkilat-ı Mahsusa’nın estirdiği terör bu fasıldandır. Yapıt, gerek anlatım tekniği ve gerekse çizilen portrelerin canlılığı açısından şaşırtıcı ölçüde parlaktır, bu bakımdan yazarın adeta bilinmeyen başyapıtı niteliğindedir.

Bu çığırdan devam eden eseri Sodom ve Gomore ise, işgal İstanbul’undan canlı portreler verir. Mütareke dönemi sahiden ibret verici öykülerle doludur. İttihat ve Terakki’nin Merkez-i Umumi’sinin ülkeden kaçması, Fransız İşgal Ordusu kolunun başkente yönelmesiyle birlikte işbirlikçilerin nasıl saklandıkları yerden başlarını doğrulttuğuyla ilgili canlı tasvirlere Muhittin Birgen’in son derece ayrıntılı hatıratı “İttihat ve Terakki’de On Sene” de rastlamak da mümkündür. Yakup Kadri’nin karakterlerindeki canlılık, her türlü “kötülüğe” uyum sağlamakta gösterdikleri mahareti bütün acılığıyla gözler önüne sererken, aynı zamanda işgal İstanbul’unda insanların güç karşısında yaşadığı ahlakî erozyonu çarpıcılı biçimde anlatır.

Güç karşısında yaşanan ahlaki çöküşü günümüzde de canlı örneklerle görmemek, takip etmemek mümkün müdür? İşte bu insanî ve vicdanî bunalım, dönemin İstanbul’unun matbuat hayatına da doğrudan yansımaktadır. Emperyalizme karşı Anadolu halkının son derece sınırlı imkânlarıyla Ankara’da örgütlenen Kurtuluş Savaşı’na karşı tavır, o dönemki düşünce hayatının temel eksenini oluşturur. İstanbul halkı, içten içe bu savaşa sempatiyle bakmakta ve kişisel düzeyde kimi “fedaîler” işgal kuvvetlerinin silah ve malzeme depolarını basarak, emperyalistler arası çelişkilerden de yararlanmak suretiyle hem İnebolu yoluyla Ankara’ya lojistik destek sağlamakta, hem de pasif direniş yoluyla destek vermektedirler. Bu dönemde Yakup Kadri, İkdam başta olmak üzere çalıştığı gazetelerde, işgal kuvvetlerinin sansüründen kurtarabildiği sözcüklerle Kurtuluş Savaşı’na destek olmaya çalışır. Bu yazıları daha sonra Ergenekon adıyla derlenecektir.  Keza Kurtuluş Savaşı sürecinde, İzmir’in işgali ve Yunan ordusunun Batı Anadolu’da giriştiği kıyımları anlattığı “Milli Savaş Hikâyeleri” (2009), canlı tanıklığı ve çarpıcı tasvirleriyle savaş dönemini bütün gerçekliğiyle belgeleştiren bir eserdir.

Günümüzde bu eserlerin tanıklığı, bilhassa genç kuşaklar için daha büyük bir anlam kazanmaktadır. Zira ve maatteessüf, emperyalizme karşı verilmiş Kurtuluş Savaşımızı emperyalist bir savaş olarak niteleyen yorumlar yakın zamana kadar bir hayli popülerdi. Baştan aşağı çarpık ve sorunlu bir tarih okumasına dayanan bu gibi yaklaşımların günümüzde vasat bulduğu hastalıklı zemine bakacak olursak, orada da Hürriyet ve İtilaf geleneğinin izlerini rahatlıkla teşhis edebiliriz.

Kurtuluş Savaşımıza destek olmak iştiyakıyla pek çok aydın, dar imkânları ile tehlikeli bir yolculuğu göze alarak, zamanın kasabadan bozma başkenti Ankara’ya akın etmektedir. İsyan ateşlerinin ortasında, belirsizlik içinde ve sürekli taraf değiştiren, sınıf çelişkileriyle karışmış eşkıyalık hareketlerinin tehdidi altında, geleceği belirsiz bir mücadeleye doğru yapılan bu yolculuk başlı başına bir cesaret işidir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vatan Yolunda adlı eseriyle, Avrupa’dan Anadolu içlerine kadar uzanan yolculuğun hülasasını verir. Bu eser ve daha başkaları, ihtimaldir ki aydınların İstanbul’dan çıkarak Anadolu ile “tanışmasının” ve bu tanışma anındaki yabancılaşmanın yarattığı derin sorgulamanın da bir belgesidir. Gerçekten de, Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’ında da gördüğümüz gibi, Anadolu’nun kalbine yaptıkları yolculukla adeta başka bir dünyaya adım atan, hiç bilmedikleri türden kasabalar ve köyler, bitten ve sıtmadan girilemeyen hanlar, her şeyden önemlisi yaşamından, dilinden anlamadıkları, büsbütün yabancı bir halk… Bu olgu, Yakup Kadri’yi de derinden sarsacaktır. Yaban, işte bu duygu yoğunluğunun tesiri altında yazılır (2001). Yakup Kadri bu duygu yoğunluğunu; “Bu eser benliğimin çok derinliklerinden, adeta kendi kendine sökülüp, koparak gelmiş bir şeydir” diye yazmaktadır.

Savaş sonrası yanıp yıkılmış Anadolu köyleri arasında adeta gerçeküstü sahnelerde yaşayan bir meczup gibi dolaşan yazar, bu sıradan insanların Kurtuluş Savaşı karşısındaki tavrı ile çektiği acılar arasındaki geniş açının yarattığı yabancılaşma duygusu karşısında neye uğradığını şaşırır. Köylünün yaşadığı derin mahrumiyet duygusu onu halk ile aydınlar arasındaki karşıtlığı sorguladığı bir roman yazmaya iter ve dönemin toplumsal gerçekliğine ayna tutan bir yapıt ortaya çıkar. Pek çok yazar için “anahtar yapıt” olarak adlandırılan eserler vardır. Dostoyevski için “Yeraltından Notlar”, bütün yapıtlarının anahtarı, düşüncelerinin kesiştiği bir yol ayrımı olarak telakki edilir. Keza Şolohov için “Durgun Don”, Orhan Kemal için “Bereketli Topraklar Üzerinde”, Kemal Tahir için “Devlet Ana” böyledir. Hiç kuşkusuz, Yakup Kadri için de “Yaban”ın, yazarlık yaşamı için bir dönüm noktası ve konu itibariyle de bütün yapıtlarının en berrak görünümünün cisimleştiği “anahtar” bir kitap olduğu söylenebilir.

Yaşanılan bütün acıların aşılacağı son büyük atılımın kapısını açan bir zafer olan Kurtuluş Savaşı, yaşanan büyük mezalimin üzerine bir güneş gibi doğacak, halkın çektiği acılara bir son verecektir. Bu büyük ileri hamleyi “Ankara” adlı ütopya denemesiyle selamlar. Milli Mücadeleyi yürüten kadroların, kurtuluştan sonra bazı sermaye çevreleriyle girdikleri ilişkiler devrim ve ilerleme davasını söndürmüş, büyük hamlenin yarattığı o ateşten ruh sönmeye yüz tutmuştur. Bir anlamda bunun yarattığı hayal kırıklığının ve çaresizliğinin romanıdır Ankara. İnsan psikolojisinde en ağır tahribatlara, yaralara “unutmakla”, “alternatif bir gerçeklik yaratmakla”, “rasyonalize etmekle” dayanılır. İşte böyle acılı bir romandır Ankara. Edebiyatımız açısından, Çernişevski’nin Rusya’da yarattığı ilham ve heyecan neyse neyse, odur. Romanın ikinci bölümünün kurgusuna göre devrim olanca hızıyla yoluna devam etmiş, çağdaş uygarlık hedefinden taviz verilmeden, halkın cumhuriyete sahip çıkan eğitimli bir topluma dönüştüğü günler yakalanmıştır. Oysaki gerçek durum bunun tam tersidir. Devrim içten içe boğulmakta, devrimci kadrolar birer birer tasfiye edilmektedir. Bunun çok acı bir örneğini, dönemi için çok ileri bir kadro olan ve dünya çapında bir iktisat teorisyeni derinliğinde görüşleri bulunan Mustafa Şeref Bey’in İş Bankası çevresi tarafından nasıl görevinden edildiğini görünce daha iyi anlıyoruz (aktaran Avcıoğlu, 2001: 389-390):

 

“ (…) Atatürk: – Meselâ sizin maiyetinizde bir Sanayi Umum Müdürü mü ne varmış, onu nasıl bilirsiniz” diye sordu. Ve Mustafa Şeref’in hiç tereddüt etmeksizin verdiği cevap şu oldu:

– Dürüst, çalışkan ve kıymetli bir mesai arkadaşım olarak bilirim, Paşam…

İşte, ne olduysa bunun üzerine oldu. Atatürk kendilerinde hiç görmediğim bir öfkeyle elini masaya vurdu ve Mustafa Şeref Bey’i öylesine haşladı ki, zavallı adam neye uğradığını bilemedi. Yanı başında oturduğum için görüyordum: Şakaklarından iri iri ter taneleri akıyor, elleri titriyordu. Neredeyse kalbinin küt küt attığını işitecektim. Arada bir bütün kuvvetlerini toplayarak, kendini ya da bakanlığını savunmaya çabalıyor, fakat kelimeler boğazının içinde düğümlenip kalıyor, yalnız şu iki sözü söyleyip susuyordu:

-Efendim, bendeniz, arz edeyim, bendeniz…

Hoş, daha fazla konuşabilse de Atatürk onu dinleyecek değildi. Sesinin en yüksek tonuyla;

– O sizin dürüst ve kıymetli arkadaşınız, diyordu, memleketimizin iktisadî ve sınaî inkişafını baltalamaktan başka şey bilmeyen bir adamdır (…)”

 

Benzer bir akıbete çok yakında Yakup Kadri’nin kendisi de uğrayacaktır. Devrimin ideolojisini yapmaya soyunan, dönemine göre nitelikli entelektüeller arasında sayılabilecek Şevket Süreyya Aydemir ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun başını çektiği aydınlarca çıkarılan Kadro dergisi, devletçi ve kalkınmacı politikalar önerdiği için sermaye çevrelerinin tepkisini üzerine çekmekte gecikmez. Bir süre sonra da, ansızın kapatılır. Ve Yakup Kadri, büyükelçi olarak “sürüldüğünü”, Atatürk’le, Orman Çiftliği’ndeki bira fabrikasındaki karşılaşmasında öğrendiğinde, deyim yerindeyse Mustafa Şeref Bey’den beter hale gelir. Bu hüzünlü yıllarını Zoraki Diplomat, ve devamında devrimi ileri götürmesini beklediği kadrolardan ve bilhassa İsmet İnönü’den duyduğu derin hayal kırıklığını Politikada 45 Yıl kitaplarında anlatır. Ancak, hiç şüphesiz bu hesaplaşmanın en büyük romanı, rejimin gericileşmesi ve “devrimin evlatlarını yemesinin” belgeselini ortaya koyan ve günümüzde bile açıklayıcılık gücünden fazla şey yitirmemişe benzeyen “Panorama” romanıdır. Panorama, devrime musallat olan işbirlikçi egemen sınıflar koalisyonunun bir iktidar bloğu şeklinde kuruluş sürecini ve devrimi yapan küçük burjuva aydın kadronun adım adım iktidardan “sürülüşünü” anlatır. Bu açıdan da “tezli bir roman”dır.

Türk aydınının tarihi büyük trajedilerle, acı tasfiyelerle doludur. Ülkenin yarattığı değerler, emperyalizmle başından beri işbirliği içinde gelişen bir hegemonik sınıf fraksiyonu olan tekelci burjuvazi tarafından, gerek burjuva-parlamentarizmi biçimini farklı atraksiyonlar denemek suretiyle işlevsizleştirerek gerekse de bu biçimi askıya alıp kurdurulan askeri-faşist diktatörlükler eliyle adım adım tasfiye edilmiştir. Günümüzde bunun sonuçlarını ve farklı varyasyonlarını yaşamaya devam ediyoruz. Bu bakımdan Yakup Kadri’nin hikâyesini, bu acı dolu serüvenin bir habercisi olarak okumak da mümkündür. Ülkemizi tanımak ihtiyacı bugün her zamankinden daha günceldir, bu bakımdan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cumhuriyetin kurulu, gelişim ve günümüzdeki yıkım sürecine daha ayrıntılı bakmak isteyecekler için zengin bir kaynaktır.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!