Yol Ayrımı III: ANGELOPOULOS – Hakkı Zabcı

Yolayrımı seri yazısının bu son bölümünün oldukça uzun olmasından

dolayı, editörümüzün de önerisini dikkate alarak, dört kısımda vermeye çalışacağım. Her ne kadar bu yolu seçtiysem de ANAFİKİR’i bir magazin dergisi gibi görmüyorum. Arayışımızı yürekten paylaşabilecek, kendilerini tanımasak da, dostlarımızın yazının uzunluğu ya da kısalığı ile pek ilgilenmeyeceklerini sanıyorum. Yeter ki yazılanlar beklenen arayışın kilometre taşları olsun ve yeter ki o dostlar bu yazılara erişsin.

Her neyse…

YOL AYRIMI III: ANGELOPOULOS KISIM 1-Geçmişin Şimdiki Zamanı

Onu, ilk, 90’lı yılların ortalarında  “ULYSSES GAZE” (Ulis’in Bakışı) ile tanımıştım. Theodoros Angelopoulus’dan söz ediyorum. Komşunun sanatkolik iflah olmaz beyazperde politikacısından…

Ulysses’in Bakışı’nı seyrettiğimde, müthiş bir kıskançlık duygusu bütün benliğimi sarmalamıştı; bizde neden böylesi yok diye.

Düşünsenize, yıl 1989, Berlin Duvarı yıkılmış, Gorbaçov, “glasnost”, “perestroika”, Yeltsin ve 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması… Reel sosyalizmin beklenen katmerli yenilgisi. Akabinde, emperyalizmin programladığı BALKAN trajedisi. Dağılan Yugoslavya, ayrışan toplulukların birbirine girmesi. Kasaplar… Cellatlar… Toplu katliamlar… Acılar, acılar, acılar…

Angelopoulus, Balkanları öne çıkararak, bu süreci anlatır “Ulis’in Bakışı”nda. Uzak ve yakın geçmişle yüzleşir onu sorgulayarak, günümüzde yaşananları değerlendirir. Geçmişi şimdiki zamana getirir. Şimdiki zamanı da yarına. En önemlisi, yarının rotasını çizerken bir umut ışığını aramasıdır. Gelecekten umutsuz değildir. Ve politikanın estetiği renklenir beyaz perdede. Görsel bir şölendir seyredilen. İşte sanat budur dedirtir insana. Bir Balkan destanıdır ortaya çıkan.

Çocukluğunun İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali ve sonrasında Yunan İç Savaşı’nın sancılı günlerinde geçmesi, onun geleceğini şekillendirmiş denebilir. Babasının, Yunan İç Savaşı’nda devrimci saflarda faşizme karşı savaşması; ölüme mahkûm edilmesi; öldü denilirken (çocuk halinde babasının ölüsünü binlerce ölünün arasında araması, her bir ölünün yüzünü çevirip babası mı diye bakması hayatı boyunca gözlerinin önünden gitmeyecektir) babasının çıkagelmesi. Bu travmatik çocukluk dönemi tarifsiz bir çelişkidir onun için. Yüzünün bir tarafı gülerken diğer tarafının ağlaması. Bu çelişki filmlerine de yansır.

Önceleri, Aristoteles’in trajedyaya bakışının etkisi altındadır; ta ki, Bertolt Brecht’in epik tiyatrosu ile tanışıncaya kadar. Bundandır ki, 60’lı yıllar onun için bir dönüm noktasıdır. Epik tiyatronun sinema versiyonunu büyük bir maharetle yaratır. Başarısının temelinde, Brecht’in yattığını toplumcu dürüstlüğü içinde söylemekten kaçınmaz.

Ağlayan Çayır

Amerikan filmlerindeki gibi süper kahramanları yoktur. Başlangıçta “esas oğlan-esas kız” sayılabilecek figürler, filmin izleyen bölümlerinde arka fonu oluşturan hareket halindeki toplumun içinde kaybolurlar ve arka plandaki toplumun grift yapısı ön plana çıkar. Filmin başoyuncusu toplumun bütün öğeleridir artık siyasal kargaşanın içinde… Çok büyüksün Angelopoulus, ama senden büyük Brecht var.

Mütevazı yönetmenin bir üçlemesi var: “Ağlayan Çayır, Zamanın Tozu ve Öteki Deniz”. Öteki Deniz’i bitiremeden, o bir motosiklet çarpması sonucu bu dünyadan göçtü.

Bu üçlemede tasarlanan ancak son kısmı bitirilemeyen uzun bir yolculuktur. Birinci Dünya Savaşı öncesi başlayan ve günümüze uzanan bir tarihi yolculuk. Günümüzde de bitmeyen, yarınlara uzayan bir yol açımı. Ana tema, “Gelecek asla durmaz”. O akışı durdurmak mümkün değildir. Geçmiş, gelecekle kendisini ilişkilendiremezse ölür. Bunda hayıflanacak bir şey yoktur onun için; çünkü her son yeni bir başlangıçtır.

17 Kasım 1973’te askeri cunta, öğrenci ayaklanmasını ve oturma eylemini bastırmak için orduyu görevlendirir. Olaylarda çok sayıda öğrenci yaşamını yitirir. Konu, “Zamanın Tozu” filminde işlenir, ne tesadüftür ki, 2008 yılında Selanik’te filmin galası yapılmazdan birkaç gün önce sözünü ettiğimiz öğrenci ayaklanmasının 35. anma gününde, Selanik sokaklarında öğrencilerle polis karşı karşıya geliyordu.

İşte size “Zamanın Tozu”nda betimlenen olayın “ŞİMDİKİ ZAMAN”daki tezahürü.

Angelopoulos’tan dem vururken, Brecht’ten söz etmeden geçilir mi? Bağlantı noktamız geçmiş ve şimdiki zaman olsun. Açalım:

Bertot Brecht

60’lı yılların ortası. Üniversite öğrenimi için Ankara’ya geldiğim günler. O dönem Asaf Çiğiltepe’nin Dostlar Tiyatrosu vardı Ankara’da. Yeri şimdiki yerinde, o küçük salon. Brecht’in bir oyunu sergileniyor. “Arturo Ui’nin Yükselişi” (Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi- Oyun ben seyrettiğim dönemde, Arturo Ui’nin Önlenemez Yükselişi). Toplumun çürümüşlüğü ve faşizmin yükselişi ana tema. Brecht olunca, neyi, kimi anlatıyor oyun deyince, yanıtı son derece basit oluyor: Nazi Almanyası ve Hitler.

Neyse, oyundayız. Perde açılıyor. Genco Erkallar, Rana Cabbarlar, Çetin Önerler…

Anlatıcı (Genco Erkal) sahnede. Gözleri seyircinin gözlerini deliyor sanki. O ağdalı sesi ile,

“Sayın seyirciler, bugün burada-

Hey siz, arkadakiler gürültüye kesin lütfen!

Siz de şapkanızı çıkarın, bayan!-

Evet, ne diyorduk, bugün burada size

Tarihin en büyük gangster gösterisini sunacağız.

Ayrıca, hiç duymadığınız bir olayı ilk kez açıklayacağız:

Doklardaki Kredi Yolsuzluğunun Gerçek Yüzü!

Buna ek olarak daha neler neler:

Yaşlı Dogsboroughnun Vasiyeti ve İtirafları!

Borsanın çöküşü sırasında,

Arturo Ui’nin durdurulamayan yükselişi!

Ve Şu Mahut Antrepo Yangınından Sansasyonel Açıklamalar!

Dullfeetin öldürülüşü: Adalet Komada!

Gangsterler arasında: Ernesto Roma’nın katledilmesi!

Finalde size sonuç tablosu olarak

Cicero kentinin gangsterler tarafından fethedilişini sunacağız. Sanatçılarımız, şimdi burada, size,

Ünlü kahramanları canlandıracaklar gangster dünyamızın

Hepsini

Gelip geçenleri

Ölüleri, yaşayanları

Unutulanları, kalanları

Doğanları, olanları

Örneğin namuslu yaşlı Dogsborough gibilerini

Yüreği kara, saçları ak pak.

Sana hizmet edenleri çıkar ortaya, sen ayartılmış ihtiyar!

Ayrıca size-hah geldi işte- çiçekçi Givola.

Sentetik yağlayıcı ağzı ile

Yutturur size oğlağı sütçü beygiri niyetine

Yalanı kısaymış bacakları!

Onunkine bir bakın hele!

Şimdi de Emanuele Giri, süper soytarı!

Çık da görsünler o iğrenç yüzünü!

Bütün dönemlerin en azılı katili!

Bas git, gözüm görmesin seni.

Ve şimdi de seyredeceğiniz en büyük kozumuz!

Gangsterlerin gangsteri!

Kötü ün sahibi Arturo Ui!

Bütün günahlarımızı, yolsuzluklarımızı, zorbalıklarımızı, budalalıklarımızı ve zaaflarımızı

Temsil eden bir serseri!”

 

Bertold Brecht, Bütün Oyunları, Cilt IX, Arturo’nin Yükselişi, Özdemir nutku çevirisi.

Arturo Ui’nin Yükselişi

Oyun sırasında uzunlamasına bir beze yazılmış kocaman bir yazıyı iki oyuncu sahneni orta yerine getirir: “Uzun Bıçaklar Gecesi”.

Neydi bu Uzun Bıçaklar Gecesi. Önce biraz bunun üzerinde duralım. Sonra, anlatım metninde geçen özel ve isim ve kavramların nelere gönderme yaptığı, neyi çağrıştırdığı konularına değinelim.

UZUN BIÇAKLAR GECESİ

Avrupa’da, 30’ların başında, ekonomik ve siyasi kriz, özellikle yoksul kesim üzerinde olumsuz etkiler yaratır. Proleterleşeceğini düşünen küçük burjuvalar, bunların içinde özellikle küçük esnaf ve zanaatkârlar tutunacak dal ararlar. Bu büyük kalabalık en azından konumların muhafaza etmek için yarınlarından habersiz, kendilerine uzanan eli yakalarlar. Bu el, faşizmin elidir ve gücü sokağa dayalı SA örgütüdür (Sturn Abteilung). SA komutanı, Ernst Roehm militanlarının büyük kısmını sokaktan ve özellikle sorunlu küçük burjuva çocuklardan seçiyordu. Bu yöntemle SA’ların militan sayısı süratle yükseliyordu. O kadar ki Alman ordusunun asker sayısından daha yüksek bir seviyeye ulaşmıştı. Ve böylelikle SA’lar Almanya’nın en korkulan gücü haline gelmişti. Hatta, Roehm Hitler’e Alman ordusunun SA’lardan oluşmasını teklif etmişti. Roehm militan gücünün niteliğinden ve Nazizm’in geleceği için küçük burjuvazinin kollanmasını istiyor ve bu isteğini Hitler’e iletiyordu. Devlet kademelerinde de önemli yerler edinmişti. Ancak kendisi, kendisine teklif edilen bakanlığı bile kabul etmeyerek bir güç gösterisi içerisine girmişti. Bu güç gösterisi, Hitler’i rahatsız ediyordu. Hitler küçük burjuvazi yerine büyük sermayenin sanayicilerinin yanında yer almış ve onların istemleri doğrultusunda Roehm’in küçük burjuva ağırlıklı politikalarına karşı çıkıyordu. Roehm’in örgütü SA’lar Hitler’i rahatsız etmeye başlamıştı, ki o SA’lar Almanya’da Nazizm’in kök salmasının en önemli faktörleriydi. Hitler kaygılarını gidermenin yolunu SA’lara karşı kendi kontrolünde, SS’leri (Schutzsteffel) kurmuş ve başına da güvenilir adamı Heinrich Himmler’i getirmişti. Roehm’in dominant yapısı, başına buyruk olması Hitler’i daha radikal kararlar almaya itmiş, Hermann Goering, Joseph Goebbels, Heinrich Himmler’in telkinleriyle, onu yok etme noktasında harekete geçirmiş, 1934 Haziran ayının sonunda bizzat kendisinin yönettiği bir operasyonla Roehm ve Örgütün ileri gelenleri kurşuna dizilmiş ve böylelikle SA’lar dağıtılmıştır. Bu operasyona tarihte “Uzun Bıçaklar Gecesi” denmiştir.

Ne Diyorsunuz? Uzun Bıçaklar Gececi size bir şeyler anımsatıyor mu?

Evet! Şimdi, gelelim anlatım metnindeki özel isim ve kavramların anlamlarına:

DOGSBOROUGH: 30 Ocak 1933’te Hitler’i başbakanlığa getiren Paul von Hinderburg’utemsil ediyor.

ANTREPO YANGINI DAVASI: Leipzig’de 21 Eylül–23 Aralık 1933 tarihleri arasında görülen parlamento binası yangını davasına gönderme yapılıyor. (Bu davada Dimitrov’da yargılanmış ve yaptığı savunma büyük etki yaratmıştı.)

ERNOSTO ROMA’yı NASIL DOĞRADILAR: Ernesto Roma 1931-1934 (1Temmuz 1934’te öldürülen) yılları arasında Hitler’e çok yakın olan ve SA’ların kurucusu Ernst Roehm’dir.

Arturo Ui’den bu anlatım metnini niye verdim? Angelopoulus nasıl ki geçmişi verirken onu şimdiki zaman ile çakıştırır, bizde bu yöntemi kullanarak Arturo Ui’nun Önlemez Yükselişi’ni şimdiki zaman ile çakıştıralım.

Bu çakıştırma işlemine yardımcı olur düşüncesiyle, Hitler’in propaganda Bakanı Goebbels’in propaganda prensiplerine başvuralım. Ne diyordu Goebbels:

Yargı devlet hayatının efendisi olamaz, devlet politikalarının hizmetkarı olur ancak (Nüremberg Mahkemeleri’ni hatırlayalım).

-(Goebbels Hitler’e dönerek) Bana vicdansız bir basın (medya) temin et, sana bilinçsiz bir halk sunayım.

-Amacımız doğruları söylemek değil, büyük yalanlarla insanları etkilemektir esas olan. Ve bu yalanları sürekli tekrarlamak gerekir. Bir şeyi ne kadar çok tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar çok inanırlar. Hıristiyan âlemini düşünün, 2000 yıldır aynı şeyleri tekrarlayarak kendilerini var ediyor.

Hatalı olduğunu ya da yanlış yaptığınızı asla kabul etmeyin. Kendinizi savunmak yerine, karşınızdakini sürekli savunmada bırakın. Hep aynı rakibe yüklenin ve kötü giden her şeyi onun üzerine yıkın.

Önemli olan aydınlar değil, önemli olan kalabalıklardır. Çünkü onları kandırmak çok kolaydır.

Goebbels’ten bu kadar yeter sanırım.

Şimdi, ülkemizde Arturo Ui’ye benzeyen biri var mı sorusunu tekrar soralım. Ve Uzun Bıçaklar Gecesi ile ülkemizde gelişen olaylar arasında bir benzerlik var mı düşünelim?

Fransız Gazetesinden

 Siz bu yanıtları düşünün, ben, sevgili dostum Tanju Akad’dan bir alıntı yaparak YOL AYRIMI III yazısının ikinci kısmına bir kapı aralayayım.

“1960’larda NATO tarafından kurdurulan, kont-gerilla tarafından yetiştirilen sivil milislere verilen ideolojik İslam gıdasının, zaten var olan İslamcı akımlarla birleştirilince ne kadar güçleneceğini göremedik. Bunların dünyadaki ilerici dalga karşısında marjinalleşeceği yanılgısını yaşadık. Halbuki dünyadaki ilerici dalga sonuna gelmiş, çekilmeye başlamıştı. Bunu da göremedik. Geçici bir çekilme sandık. Zaten daha çocuk sayılırdık. 1967’de biz 15, sonradan 68’li diye anılacak olan ağabeylerimiz de 20 yaşındaydı. Batının yedirdiği Türk-İslam sentezinin de kısa süre sonra rafa kaldırılıp yerine radikal İslamcılığın getirileceğini ise sadece biz değil, kimse öngöremezdi gerçi. Bu nedenle bu büyük gelişmeyi anlayamadık.”

Hakkı Zabcı

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!